Bugün okul çantası yerine poşet taşıyan, defteri ve kalemi olmadığı için okula gitmek istemeyen çocuklar var. Derin yoksulluk koşullarında yaşayan, günlük, güvencesiz işlerde çalışan aileler için okul masrafları karşılanması güç bir yüke dönüşüyor. Okullar açılırken, @yoksulluk_ag olarak sizleri çocukların okul ihtiyaçlarına destek olmaya ve “Okul Kırtasiyesi İçin Dayanışma” kampanyamıza katılmaya davet ediyoruz. Bütçenize uygun bir miktarla bir çocuğun okul masraflarının azalmasına yardımcı olabilirsiniz. Eğitim hakkı için çocukların yanında olun, dayanışmayı büyütün. Bağış için link burada: https://t.co/9BUwj22FnV
86 milyonun açlığını, yoksulluğunu; gençlerin işsizliğini, emeklilerin sefaletini düşünmeyenlerin derdi halk değil, kendi siyasi hesaplarıdır.
Çocukların okula aç gitmesi umurlarında değil… Vatandaş geçim mücadelesi verirken, onlar bir milletvekili koltuğu uğruna Erdoğan iktidarını ayakta tutmanın hesabını yapıyorlar.
DİRENECEĞİZ, MİLLETİMİZLE BERABER DİRENECEĞİZ!
Bosch Türkiye’nin reklamını konuşurken meseleyi sadece bir “reklam tartışması” olarak görmek eksik olur. Burada asıl tartışılan; ifade özgürlüğü, yaşam tarzlarına müdahale ve “aile” kavramının kim tarafından, nasıl tanımlanacağıdır.
Anneler Günü vesilesiyle hazırlanan bir reklam filminin iktidara yakın medya kuruluşları tarafından hedef gösterilmesi, ardından idari incelemeye konu edilmesi; Türkiye’de ifade özgürlüğünün ne kadar dar bir çerçeveye sıkıştırıldığını bir kez daha göstermektedir.
Bir reklam filmi üzerinden yürütülen bu tartışma, aslında çok daha büyük bir sorunu işaret ediyor: İktidarın topluma tek tip bir “aile” tanımı dayatma ısrarı.
Oysa hayat, resmi ideolojilerin çizdiği kalıplardan ibaret değildir.
Bu ülkede farklı yaşam biçimleri vardır, farklı bağlar vardır, farklı sevgi biçimleri vardır ve hiç kimse, bu çeşitliliği yok sayarak toplumu tek bir modele mahkum edemez.
İfade özgürlüğü yalnızca çoğunluğun benimsediği düşünceler için değildir. Eğer bir toplumda reklamlar dahi idari baskıyla susturuluyorsa, orada özgürlükten söz etmek mümkün değildir.
Öte yandan bu tartışma, hayvan hakları konusunda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin negatif yönde gerçekleştirmek istediği toplumsal dönüşümü de görünür kılmaktadır.
Bir hayvanla duygusal bağ kuran insanların bu duygusal bağını küçümsemek ya da değersizleştirmek; yalnızca bireysel tercihlere müdahale değil, aynı zamanda merhamet duygusunu da hedef almaktır.
Topluma yukarıdan değer dayatmak yerine, farklılıklarla birlikte yaşama kültürünü güçlendirmemiz gerekir.
Aile, devletin ideolojik müdahalesiyle değil; bireylerin özgür iradesiyle, sevgiyle ve dayanışmayla kurulur. İhtiyacımız olan şey; yasaklar, soruşturmalar değil, dayanışma ve karşılıklı saygıdır.
#AnnelerGünü #Bosch #BoschTürkiye
Silivri’den herkese merhaba,
Öncelikle paylaştığım videoyu yeniden izlemenizi ricaediyorum.
Videoda, 13 Haziran 2013 tarihinde Ankara’da, dönemin Başbakanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın davetiyle katıldığım heyetin, hükümet yetkilileriyle yaptığı 3.5 saatlik toplantı sonrasında, Başbakanlık konutunun merdivenlerinde yaptığım konuşmam yer alıyor.
O halimi düşünüyorum. TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı gencecik bir Tayfun. Hükümet davetiyle görev bilmiş kendine orada olmayı ve bu açıklamayı yapmayı.
Bu açıklamanın üzerinden kocaman bir 9 yıl geçti ve bir andasuçlu ilan edildik. Aklımızın hala almadığı bir karar.
Bugün, haksız yere tutukluluğumuzun 1000. gününü geride bıraktık.
1000 günlük anormallik yaşıyoruz.
1000 gündür demir parmaklıklar arkasındayız.
1000 gündür sevdiklerimize hasretiz.
1000 gün hayatımızdan geçti, gitti.
1000 gün dile kolay…
1’den 1000’e kadar saymaya başlasa insan usanır, bir yerde saymayı bırakır.
Oysa ben hiç bırakmadım, eşim Meriç bırakmadı, kızım Vera bırakmadı. Annem ve babam bırakmadı. Meslektaşlarım bırakmadı. Öğrencilerim bırakmadı.
Hayatı bir yerde durdurma isteği geliyor, yalan değil. Çünkü anılar hep dışarıda. O anların fototğrafıyla avunuluyor burada ancak.
1000 gündür bir bu anılara yenileri eklenir mi diye düşünüyorum.
Videodaki gencecik Tayfun bir daha düşüyor hatrıma.
Defalarca şiddetsiz ve demokratik tepki gösterilmesini, yasalara saygıyı hatırlatan ben değil miydim? Bütün TV kanalları bunlarıyayınlamadı mı?
Şimdi neden hiç parçası olmadığım ve karşı çıktığım şiddet eylemlerinin faili sayılıyorum?
Bu soruyu 1000 gündür soruyoruz.
Mahkemede de sorduk. Tanıkları dinleyin dedik. Bütün ulusal kanallara çıkan görüntüleri verdik. Bakın bu masumiyetin kanıtıdedik. Kabul etmediler. Peşin hükümle, siyasi inatla verilen 18 yıllık bir ceza ile tüm hayatımız altüst edildi. Yine de sormaya devam ettik. 1000 günde en az 1000 kere sorduk.
Sorsak, belki Silivri’nin soğuk duvarı bile dile gelir konuşurdu, bir cevap verirdi. Olayın birebir tanıkları ise susuyor. Hapishane duvarından bile daha soğuk olmak mümkün mü? Mümkünmüş.
Çok basit, çok temel bir sorular soruyoruz: Benim suçum ne? Bu suçun kanıtı ne? Bu cezanın gerekçesi ne? Haykırıyoruz. Ailem haykırıyor, ufacık kızım Vera haykırıyor, aynı soruları, çevirip çevirip soruyoruz. Cevap yok.
Adalet hepimiz için ne önemli bir kelime. Değil 1000 gün bir ömür geçse de bugün olduğu gibi gür haykıracağız: Adalet, hemen şimdi.
Biliyorum sıkılıyor canınız. Biliyorum adaletin geciktiği her gün bir kâğıt kesiği gibi acıtıyor canımızı.
Ama vazgeçmiyoruz umut etmekten. Ne olur hiç vazgeçmeyelim umuda tutunmaktan.
Dostlarım, haksız tutsaklığımızın 1000. gününde özgür ve güzel günlerimizin yakın olduğu umudu ile hepinizi Silivri’den hasretle selamlıyorum.
Sevgilerimle;
Tayfun Kahraman / Silivri K. C. İ. K. A/42
Gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum. Neden bazı "İslamcı" çevreler, Atatürk'e duyduğumuz sevgiyi, saygıyı sürekli "tapınma" olarak nitelendirme ihtiyacı hissediyorlar? Biz hiçbir zaman, "Atatürk'e dokunmak peygambere dokunmak gibidir." demedik. Anıtkabir'e gidip çul çaput bağlayıp, "Ey Ulu Gazi, bana iş ver, aşk ver, ev ver." diyerek Atatürk'ü dua nesnesi hâline getirmedik; sadece tarihî bir önderi, bir kurucu aklı, bir uygarlık idealini temsil ettiği için saygıyla andık.
Ancak görünen o ki, bazı kesimler için "saygı" kavramı ya "itaat"tir ya da "tapınma"... Çünkü kendi liderlik algıları bu iki uçtan birine sıkışmış durumda... Liderlerini eleştirilemez, hatasız ve adeta metafizik bir otorite olarak gördüklerinden, rasyonel bir saygı biçimini kavramakta zorlanıyorlar. Dolayısıyla, Atatürk'e duyulan "bilinçli" saygıyı ancak kendi kategorileriyle, yani "kutsallık" üzerinden yorumlayabiliyorlar. Onlar için birine saygı duymak, o kişiyi kutsallaştırmak anlamına geliyor. Çünkü kendi liderlik algıları, rasyonel sevgi ile sorgusuz bağlılık arasındaki farkı ayırt edemiyor.
Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki, "Biz yalnızca Allah'a iman ederiz, tek liderimiz Hz. Muhammed'dir." diyorlar; ama ilginçtir, bu cümleleri kurarken bile Atatürk'le bir karşılaştırma yapma ihtiyacı hissediyorlar. Yani kendi bilinçaltılarında Atatürk'ü, Peygamberle kıyaslanabilecek bir figür olarak konumlandırıyorlar. Oysa biz hiçbir zaman böyle bir kıyasın tarafı olmadık.
Çünkü birinin alanı imandır; diğerinin alanı ise akıl...
Çünkü biri dinin, diğeri ise ulusal bilincinin temsilcisidir.
Çünkü biri kalbe seslenir, diğeri akla...
Çünkü biri inancı biçimlendirir, diğeri millet olma iradesini...
Atatürk'e yönelen sevgi, bir tür "putperestlik" değil; akla, bilime, özgürlüğe ve çağdaşlaşmaya duyulan minnettarlığın sembolik bir ifadesidir. Kaldı ki, eğer bu değerlere yönelmek bir "tapınma" sayılıyorsa, keşke bu toplum biraz daha o "puta" eğilebilseydi. Çünkü o putun adı, aydınlanmadır.
Sonuçta mesele şudur:
Bizim saygımız bilinçten, onların bağlılığı koşullanmışlıktan doğuyor. Mesele Atatürk'ü kutsallaştırmak değil, onun temsil ettiği akıl ve ilerleme mirasına sahip çıkmaktır. Bizim için Atatürk, bir inancın değil, bir bilincin sembolüdür. Onu korumak, bir putu savunmak değil; aklın, özgürlüğün ve çağdaş bir yaşam idealinin hâlâ bu topraklarda karşılık bulabilmesini sağlamaktır. Çünkü mesele kişi değil, fikirdir ve fikirler bilinçle yaşar.
Atatürk'e duyulan sevgi, geçmişe değil, geleceğe yöneliktir. Biz onu değil, onun açtığı yolu savunuyoruz. Çünkü Atatürk, bir heykel değil; bir yön, bir ufuktur... Tapınmaya değil, düşünmeye çağırır.
Ve belki de aramızdaki en büyük fark, tam olarak buradadır:
Biz, onun gösterdiği yolda yürürken diz çökmeyi değil, başımızı dik tutmayı öğrendik. 🇹🇷🇹🇷🇹🇷
#MustafaKemalAtatürk
#TarihinKıskandığıLider
#10Kasım #10Kasımoo
Bak Türkiye’de hukuk dedikleri bu.
“Hukuka, mahkeme kararına saygı” dedikleri bu.
“Kimse hukuktan üstün değil” diye yatıp kalkıp sayıkladıkları ülke bu.
Akbelen dün Zehra Anneyi kaybetti. Bugün iki şirket daha çok para kazansın diye ömrünü vakfettiği zeytinlerine girdiler.
Mahkemelerin tedbir kararlarına rağmen zaten giriyorlardı.
Baktılar mahkemelerle uğraşmak da yorucu, topladılar meclisi, el kaldırıp el indirdiler “kanun” diyip geçirdiler zeytin, ağaç, toprak, hayvan, insan ve su düşmanı bir şirket talimatını.
Şimdi de jandarma eşliğinde uyguluyorlar.
Şimdi sorsan bu dozerler “hukuka uygun” ama yüz yıllık ağaçlarına siper olan bu insanlar devletine ve kanunlarına karşı duran “teröristler”!
Günlerdir Bayramoğlu Mah’sinde sivrisinekten ne gece ne gündüz dışarda oturulabiliyor. @Daricabeltr gerekli ilaçlamanın yapıldığını söylüyorlar - nihayet. Ama şu saatte bile sinek istilası altındayız. Sizin ilçenizde yaşayanlara reva gördüğünüz hayat kalitesi bu mu? Ayıptır.
Antik kara liste
✍️Bakanlık, İmamoğlu’nun tutuklanmasına tepki gösteren Yalın, Sertab Erener, Melike Şahin, Mabel Matiz, Cem Adrian'ın arasında bulunduğu sanatçıların antik kent tiyatrolarında konser vermesini fiilen yasakladı
https://t.co/qHQpM5XF2J
Timur Soykan yazdı
Tüm bunlar itirafçı olup “Duymuştum” diye ifade versin diye mi yapılıyor?
📌“7,5 buçuk saat kelepçeli ve bir metrekarelik zırhlı kabinin içinde…”
📌“Burada yerde yatıyorum. Eşyam çöp torbasında. Haftada sadece bir kez, 10 dakikalık görüşme hakkım var”
Milyonlarca vatandaşımızın Türkiye için omuz omuza verdiği, tarihimizin en geniş katılımlı, en barışçıl sivil eylemi #Gezi12Yaşında.
Yeşiliyle, doğasıyla, adil ve özgür bir gelecek için mücadelemiz bugün de sürüyor.
Gezi eylemlerinde protesto hakkını kullanırken öldürülen canlarımızı rahmet ve saygıyla anıyorum.
Hiçbir suçu olmadığı halde, bir kin uğruna hapiste tutulan; Can Atalay, Osman Kavala, Tayfun Kahraman, Mine Özerden ve Çiğdem Mater'in bir an önce özgür kalmasını diliyorum.