Bilinçdışı beden imgesi, arzulayan öznenin simgesel bedenlenmesidir.
- F. Dolto
Yani arzunun ete kemiğe bürünmüş hali ile dil ve sözle örülmüş temsili.
Lacan’ın deyimiyle bedenin/organın dil tarafından ısırılmış olması.
İnsan unutur, unutması gereken şeyi dahi unutur, ama unuttuğu şey onu unutmaz.
Bilinçdışı denilen şey budur. Terk ettiğin yer, göç ettiğin topraklar ayakkabıların tabanına sonsuza dek yapışıp kalır.
-P. Julien, Pour lire Jacques Lacan
Semptomların böylesine çoğalmasının nedeni de budur, çünkü her şey gelip bu “ilişki” noktasına takılır. Freud ‘cinsellik’ dediği şeyden söz etmekte haklıdır. Konuşan varlıklar (parlêtres) için cinsellik umutsuz bir vakadır.
J. Lacan
Erkek diye cinsiyetlendirdiğimiz konuşan varlık (parlêtre) ile kadın diye cinsiyetlendirdiğimiz konuşan varlık arasındaki ilişkinin içinden asla çıkamayacağız. İnsan varlığı dediğimiz şeyi özgül kılan da budur.
Bu ilişki (münasebet) dediğimiz şeyin bir gün başarıya ulaşma ihtimali ya da elimizde bilimsel olarak yazılabilir bir formülü hiçbir zaman olmayacaktır ve tam da burada tüm yön duygularımız bütünüyle kaybolacaktır.
Bu yazının yasaları ve anahtarları bilinmedikçe de o tanıdığımızı, anladığımızı, yorumladığımızı sandığımız semptomlar çözülemez olarak kalır.
- J. Lacan
Psikanalist, bilinmeyen kıtaların, büyük derinliklerin kaşifi değildir. Psikanalist, gözlerinin önünde duran ve herkesin bakışına açık olan yazıyı çözmeyi öğrenir. Yani psikanalist, bir dilbilimcidir.
Özel hayat denen şey bir kurgudur. Analizde özel hayat yoktur, psikanalize edilmiş hayat vardır. Analistin de özel hayatı yoktur. Ama analist, bu yokluğu gizlemek için (konumu gereği) her türlü kurguyu kullanır (örn. mutlu özel hayat kurgusu). Bu bir tür ikiyüzlülüktür.
-J. Lacan
Kadın, erkeği sevdiğine inanır ama aslında arzuluyordur (erkeği değil).
Erkek, kadını arzuladığını sanır ama aslında seviyordur (kadını değil).
Erkek, sahip olmanın (avoir),
Kadın, olmanın (être) peşindedir.
Bu yüzden erkek ile kadın arasında bir şey yoktur.
-J. Lacan
“Descartes, Kant, Marx, Hegel ve aynı cümlede andığım birkaç kişi için, ‘Onları aşamayız’ dediğimde, bu, elbette aşılamaz oldukları anlamına gelmez. Demek istediğim şu: bu insanlar bir araştırmanın yönünü belirleyen, bir doğrultu çizenlerdir.
Dolayısıyla Freud'u aştığını sanan günümüz psikoloji bilimi, Lacan'ın "les non-dupes errent" (aldanmayanlar hata yapar) dediği bir konumda “aldanmadığı”, nesnel ve bilimsel olduğuna inandığı söylemini aslında bilinçdışının yapısal hakikatini inkâr ederek kendi yanılgısını üretir.
Bu, hayatı kamusallaştırma anlamına gelmez. Arada bir eşik, bir ara düzlem vardır. Bu da psikanalizden geçmiş ya da psikanaliz tarafından işlenmekte olan bir hayattır. Ama artık özel bir hayat değildir.
- J. Lacan, La logique du fantasme
Şaşırtıcı olan şey, ‘özel hayat’ (vie privée) denen bu ifadenin kimsenin, özellikle de bununla psikanalistlerin, ilgisini hiç çekmemiş olmasıdır. Özel hayat nedir? Neyin özelidir? Bunun etrafında türlü retorik süslemeler yapılabilir. Özel hayat, neden bu kadar ‘özel’dir?
Analize girildiği andan itibaren artık özel diye bir şey kalmaz. Kocaları analize girdiğinde kadınların hissettiği öfke haklıdır. Bu analistleri rahatsız etse de, bunu kabul etmek gerekir, çünkü artık “özel hayat” diye bir şey kalmamıştır.
Dolto da, ebeveyninin kendisini sevmediğini ve reddettiğini söyleyen bir çocuk analizana “Sen doğmayı arzuladın ve doğdun. Şimdi bununla ne yapacaksın?” diye soruyor. Bu da yaşam dürtüsünü tekrar çağırarak çocuğu arzusunun sorumluluğunu almaya bir davet.
Lacan, analizde sürekli dış dünyadan ve diğerlerinden şikayet eden Analizana şu Hegelci soruyu(Die schöne Seele) sorar: "Şikayet ettiğin o dünyadaki kendi payın nedir?" Bu, özneyi kurban rolünden çıkarıp kendi arzusunun sorumluluğunu almaya zorlayan bir müdahaledir.