BURADA BEDENLENİRKEN NEDEN UNUTTURULDU HER ŞEY BİZE..?
Ey gönül yolcusu…
Bil ki insanın hikâyesi beşikten başlamaz. Sen sandın ki annenin rahminden çıktığın gün doğdun. Oysa senin asıl doğuşun, zamanın henüz zaman olmadığı, kelimenin henüz sese bürünmediği, varlığın henüz surete inmediği o sır meydanındadır. Sen, toprağın çocuğu olmadan evvel hitabın çocuğuydun. Beden elbisesini giymeden evvel bir bakışın içindeydin. Adın konmadan evvel çağrılmıştın. Dilin yokken cevap vermiştin. Gözün yokken görmüştün. Kulağın yokken işitmiştin.
Sana “Elestü bi Rabbiküm” denildiğinde, sen henüz bu dünyanın tozuna bulaşmamıştın. Sen orada “Belâ” dedin. Fakat bu “evet” dilin eveti değildi; varlığının evetiydi. Ruhun, Rabbini tanıdı. Tanıdı ama bu tanıyış sonra sana perde ardına çekildi. Çünkü bu âleme gelirken sana unutuş gömleği giydirildi. Hafızanın kapısı örtüldü. Gözünün üstüne dünya perdesi indirildi. Kalbinin içine ise incecik bir sızı bırakıldı. İşte o sızı, senin ezelde verdiğin cevabın dünyadaki yankısıdır.
Sen şimdi sorarsın: “Madem orayı gördük, madem Hakk’ın hitabını duyduk, madem asıl yurdumuz o yakınlık makamıydı, neden unutturuldu bize?”
Ey aziz yolcu, bil ki unutuş gazap değildir; çoğu zaman rahmetin ta kendisidir. Çünkü insan bütün hakikati birden hatırlasaydı, bu dünyanın ağırlığına dayanamazdı. Bir damla bedene okyanus hafızası yüklenirse, o beden paramparça olur. Güneşe çıplak gözle bakamayan insan, Hakk’ın yakınlığını bütün açıklığıyla nasıl taşısın? Bu yüzden perde çekildi. Ama perde kopuş için değil, yolculuk içindir. Saklanış ayrılık için değil, arayış içindir.
Hakk, kulunu terk ettiği için gizlenmez; kul kendisini arayarak kemale ersin diye gizlenir. Çünkü bulmak, kaybettim sanan gönle verilmiş bir nimettir. Eğer sen bu dünyaya her şeyi bilerek gelseydin, ne arardın? Eğer aramasaydın, nasıl yanardın? Eğer yanmasaydın, nasıl pişerdin? Eğer pişmeseydin, hamlığından nasıl soyunurdun? Sûfî yolunun sırrı buradadır: İnsan bilmek için değil, yanarak bilmek için gönderilmiştir.
Ezelde bildiğin hakikat, dünyada sana tekrar sorulur. Orada “evet” demiştin; burada her nefeste yeniden “evet” demen istenir. Orada yakınlık kolaydı; çünkü perde yoktu. Burada yakınlık daha kıymetlidir; çünkü perde vardır. Orada ışık içindeydin; burada karanlığın içinde ışığı ararsın. Orada aşk sana verilmişti; burada aşkı kanınla, gözyaşınla, sabrınla, kırılışınla, teslimiyetinle yoğurman istenir.
Ey gönül…
Dünya dedikleri yer, Hakk’tan uzak bir yer değildir. Uzaklık vehimdir. Fakat bu vehim terbiye içindir. Kul kendini uzak sanır ki yakınlığı arasın. Kendini garip sanır ki asıl yurdunu özlesin. Kendini yalnız sanır ki “Benimle olan kim?” diye sorsun. Kendini kaybolmuş sanır ki rehberin kıymetini bilsin. Kendini beden sanır ki bir gün beden olmadığını idrak etsin.
Bu yüzden unutturulduk. Çünkü hatırlamak, hazır verilen bir bilginin adı değildir. Hatırlamak, gönlün kabuklarından soyunmasıdır. İnsan dünyaya inerken üzerine kat kat elbise giydirilir: beden elbisesi, isim elbisesi, aile elbisesi, korku elbisesi, arzu elbisesi, benlik elbisesi, dünya elbisesi… Sonra ömür boyunca bu elbiselerden birer birer sıyrılması istenir. Kimi acıyla sıyrılır, kimi aşkla, kimi zikirle, kimi hizmetle, kimi sabırla, kimi bir mürşidin bakışıyla, kimi bir gecenin sessizliğinde döktüğü tek damla gözyaşıyla…
Zira insan, unuttuğunu akılla değil, hâl ile hatırlar. Kitap okur, ama kitap kapıyı gösterir. Söz duyar, ama söz ancak fitili tutuşturur. Asıl hatırlayış, kalbin içindeki kilidin açılmasıdır. Bir an gelir, insan ne aradığını bilmeden aradığını bulur gibi olur. Bir ney sesi duyarsın, içinde eski bir yara kanar. Bir secdede alnın toprağa değdiğinde, sanki toprağın altından gök açılır. Bir gece yalnız kalırsın, bütün dünya susar, fakat kalbinin içinden çok eski bir hitap yükselir. İşte o an anlarsın: Ben bu dünyaya aitim ama bu dünyadan ibaret değilim.
Sûfîler buna zikir derler. Zikir yalnızca dilin “Allah” demesi değildir. Dil söyler, ama kalp uyanmazsa söz henüz kapının dışındadır. Zikir, unutan varlığın kaynağını yeniden tanımasıdır. Zikir, ezelde verilen cevabın dünyada yeniden duyulmasıdır. Zikir, ruhun kendi sahibine dönmesidir. İnsan dünyaya nisyanla gelir; zikirle dönüş yolunu bulur. Unutuş kapıysa, zikir anahtardır.
Ey talip…
Sakın dünyayı yalnızca düşüş yeri sanma. Dünya bir gurbet yeridir, evet; ama ayn�� zamanda vuslatın mayalandığı dergâhtır. Burada her acı bir öğretmendir. Her kayıp seni sahibine çağırır. Her ayrılık büyük kavuşmanın provasıdır. Her sevgi, Hakk sevgisinin gölgesidir. Her güzellik, Cemâl’den düşmüş bir kıvılcımdır. Her kırılış, kalbin taşını çatlatmak içindir. Çünkü çatlamayan kalbe nur sızmaz.
Nefs de sana düşman olarak verilmedi; terbiye edilsin diye verildi. Sen onu kendin sandığın sürece perdedir. Onu tanıdığın zaman binektir. Arzuların seni bağlar; fakat onların ardındaki açlığı anlarsan seni Hakk’a götürür. Korkuların seni daraltır; fakat onların ardındaki teslimiyetsizliği görürsen seni secdeye götürür. Öfken seni yakar; fakat ateşin kaynağını bilirsen seni arınmaya götürür. Sûfî, dünyayı terk eden değil; dünyanın içindeki işaretleri okuyandır.
Unutturulduk, çünkü aşk mecburiyetle doğmaz. Eğer hakikat apaçık gözümüzün önünde dursaydı, herkes ona yönelirdi. Ama bu yöneliş aşk değil, zorunluluk olurdu. Hakk, kulunun kendisine mecburen değil, özleyerek gelmesini diledi. Görmeden inanmasını, unutarak aramasını, düşerek kalkmasını, karanlıkta ��şığı seçmesini, dünya çağırırken yine de içindeki sessiz sese dönmesini murat etti. İşte kulun kıymeti burada belli olur.
Bir gün anlarsın ki sana unutturulan aslında bütünüyle kaybolmamış. Sadece gönlünün derinliğine saklanmış. Sen onu uzaklarda ararken, o sende bekliyormuş. Sen göklerde sanırken, o şah damarından yakınmış. Sen kapı kapı dolaşırken, kapı kendi kalbinin içinde açılmayı beklermiş. Ayrılık sandığın şey, perdeli yakınlıkmış. Gurbet sandığın şey, dönüş hasretinin terbiyesiymiş.
Ey gönül yolcusu…
Bu âleme gelişin başı unutuş, ortası arayış, sonu hatırlayıştır. Beden sana mezar olsun diye değil, mabed olsun diye verildi. Dünya sana zincir olsun diye değil, ayna olsun diye açıldı. Nefes sana oyalanman için değil, her alışverişte “O’ndan geldim, O’na döneceğim” sırrını tatman için bağışlandı.
Ve bil ki en büyük hatırlayış, insanın “Ben kimim?” sorusunun sonunda “Ben O’nun kuluyum, O’ndan geldim, O’nunla varım ve O’na döneceğim” diyebilmesidir.
İşte bize bu yüzden unutturuldu: Hatırlayışımız aşk olsun diye. Arayışımız ibadet olsun diye. Gurbetimiz vuslatı do��ursun diye. Perdemiz yırtıldığında gördüğümüz şey yalnızca bilgi değil, bizzat Hakk’ın yakınlığı olsun diye.
Çünkü insan ezelde işittiği sesi dünyada unutur; fakat kalbine konulan hasret, o sesi yeniden bulması için verilen gizli rehberdir.
"Ormanda yürüdüğümüzde, çimenlere uzandığımızda, denizde yüzdüğümüzde doğaya dışarıdan dokunmuş oluruz; bilinçdışıyla ilgilendiğimizde ve rüyalar yoluyla kendi içimize yöneldiğimizde doğaya içeriden dokunuruz ve bu aynı şeydir, her şey yeniden yoluna girer.”
C. G. Jung
Ves a otros avanzar.
Lograr. Construir. Mostrar.
Y algo dentro de ti se encoge.
Sientes que deberías estar en otro punto.
Que ya tendrías que haber resuelto más.
Que vas lento…
o peor, que te has desviado.
🌑 Pero esa voz no es tuya.
Es el eco de un mundo que mide la vida en resultados,
no en procesos.
Tu camino no tiene el mismo ritmo que el de los demás.
Ni la misma historia.
Ni las mismas heridas que sanar.
Y aun así… te comparas.
💡 El alma no llega tarde.
El alma llega cuando está lista.
No estás perdiendo el tiempo.
Estás atravesando lo que necesitas atravesar
para no construir algo que luego no puedas sostener.
Porque avanzar rápido no siempre es evolucionar.
A veces es solo huir más deprisa.
Y tú…
no estás tarde.
Estás en tu tiempo.
– C.G. Jung (si te recordara que la vida no es una carrera… sino un proceso de encuentro contigo)
Her bedende 2 varlık bulunur.
Biri BEN dediğimiz varlık. Diğeri ise "bir ben var benden içeri" dediğimiz YÜKSEK BENLİK.
BEN'in Yüksek Benlikten haberi yoktur.
YÜKSEK BENLİK ise her şeyi bilmekte, görmekte, sessiz ve derinden, her an BEN' le birlikte yaşamaktadır.
BEN'e yön veren Ego'dur. YÜKSEK BENLİĞE yön veren ise EVRENSEL BÜTÜN dür.
BEN kendi YÜKSEK BENLİĞİNİ duyabilirse VİCDAN olur GÖNÜL olur.
BEDEN ve AKIL, EGO' ya teslim olur, EGO' nun yolunda yürürse "Kula kul olunur".
BEDEN ve AKIL, VİCDAN' a teslim olur, Onun yolundan yürürse HAKİKİ İNSAN - KAMİL İNSAN olunur.
Kula kulluktan HAKİKİ İNSAN oluncaya kadar olan Süreç EVRİM' dir.
HAKİKİ İNSAN' lıktan sonra devam eden Bilgilenme ve Bilinçlenme ise TEKAMÜL' dür.
Anadolu’da çok eskilerde söylenmiş olan bir Sufi sözü vardır. “Nara (Ateşe) giren nur (ışık) olur” derler.
Nar yani ateş = Kendini bulma yolunda imtihanlar ve zorlu olaylar.
Nur= Tekamül etmek. İnsan-ı Kamil olmak.
İnsanın "Kim olduğunu" bulması bir hayat değil belki onlarca hayat sonunda bile mümkün olmayabilir. Çünkü insan kendini diğer insanların gözlerinde, yorumlarında arar. Maddiyatta arar, güçte ara, itibarda arar, şöhrette arar. Bazıları aşklarda arar. Oradan oraya koşturur ve savrulur. Bu arayışların hepsi özünde insanın kendini bulması içindir.
Bu normaldir. Çünkü insanın kim olduğunu anlaması, kim olmadığını bilmesi ile gerçekleşecektir. Bu sebeple insan önce kim olmadığını öğrenmelidir. Ve bu maceraların hepsi bunun içindir.
Kısaca insan önce kendini dışarıda arar. Ne zaman içe döner o zaman doğru yola girmiş olur.
Gözümüzle gördüğümüz her şeyin “tam olarak öyle” olduğuna inanmak, insanın en eski alışkanlığı. Oysa kadimler bilir: Görmek, hakikatin kendisi değil; yorumun başlangıcıdır. Göz sadece ışığı alır. Zihin o ışığı anlamlara çevirir. Ve biz çoğu zaman “ışığı” değil, zihnin ürettiği “anlamı” gerçek sanırız.
Bir nesneye bakarsın; “katı” dersin. Ama o katılığın içinde atomik bir boşluk vardır; hareket vardır; titreşim vardır. Bir yüze bakarsın; “mutlu” dersin. Oysa yüz, sadece bir maske olabilir; içte fırtına da saklıdır. Bir olay görürsün; “bu böyledir” dersin. Ama gerçekte, senin gördüğün yalnızca bir açı, bir çerçeve, bir kesittir.
Kadim öğretiler şunu fısıldar: Görünen, görünmeyenin gölgesidir.
Gölgeyi duvara çarptığı şekliyle gerçek sanan, kaynağı kaçırır.
Aynı manzaraya iki kişi bakar; biri huzur görür, diğeri tehdit. Manzara aynı, gerçeklik farklı. Çünkü gerçeklik; dışarıda duran şeyden çok, içeride çalışan “algı”dır. Ve algı, geçmişin, korkuların, beklentilerin, arzuların, inançların filtresinden geçer. Bu yüzden çoğu zaman gördüğümüz şey “dünya” değildir; kendi iç dünyamızın yansımasıdır.
Belki de en derin uyanış şudur:
Göz, gerçeği göstermez; gerçeği seçer.
Zihin, gerçeği bulmaz; gerçeği kurar.
Ve biz, “gördüğümüz gibi” yaşamayı bırakıp, “gördüğümüzün arkasını” merak ettiğimiz gün… hakikate yaklaşırız.
Dinler bize Tanrı ile şeytanın sanki bir savaş, bir çekişme halinde olduğunu anlattı. Aslında bunlar mecazen anlatılmıştır.
Bilinçli zihniniz , farkındalık, seçim ve yaratım yapar. Bu içinizdeki "Tanrı"dır. Yaşamı o söyler, yönlendirir ve gerçekliğinizde neyin gerçek olduğunu o seçer. "BEN'İM" diyen ilahi kıvılcımdır.
Bilinçaltınız ise derin kalıplar, gizli korkular ve şartlanmalar içerir. Bu "Şeytan"dır. Kötü olduğu için değil, kontrol altına alınmadığı takdirde sizi eski döngülere, şüphelere ve gölgelere çekebileceği için. Karanlıkta çalışır, perdenin arkasından fısıldar, inanmaya programlandığınız şeyleri tekrar tekrar yaşatır.
İşte bu yüzden Tanrı ile Şeytan'ın sürekli savaştığını söylerler. Bu, uzaklardaki kozmik bir savaş değildir. İçinizdeki günlük bir ileri geri harekettir. Yüksek farkındalığınız ile bilinçaltı programlamanız arasındaki çekişmedir.
Savaş dışarıda değil, içeride. Ve kendi zihninizin savaş meydanında ustalaştığınızda, savaş sona erer. İşte o zaman cennet artık beklediğiniz bir yer değil, sizin yarattığınız bir durumdur.
"Tanrı ve Şeytan" hikâyesi her zaman kendi bilincinizle ilgiliydi.
🚨 Kendinle Konuşmak En Güçlü Biyohack Olabilir! 🚨
Biyolog Andrea Salvi, 20 yıl boyunca neredeyse hiç hastalanmayan, soğuk algınlığı geçirmeyen ve biyolojik olarak yaşlanmayan insanları inceledi. Sonuç şaşırtıcıydı: Bunun sırrı genlerde, diyetlerde ya da takviyelerde değil… kendileriyle yüksek sesle konuşmalarındaydı. 🧠
Salvi buna “içsel boşaltma etkisi” adını verdi, duygusal yükü sesle dışa aktaran, bağışıklık sistemini yenilenme modunda tutan bir mekanizma.
🧬 Duygular bastırıldığında, vücutta iltihap belirteçleri (sitokinler) %35 artıyor.
Ama duygularını ifade edenlerde tam tersi oluyor: Vücut sesi bir “tehdit geçti” sinyali olarak algılıyor, bağışıklık sistemi savunmadan onarıma geçiyor.
2021’de Bologna’daki nörobilimciler bunu doğruladı:
Duyguları yüksek sesle ifade etmek, sadece 5 dakikada kortizolü %23 azaltıyor.
🗣 Yüksek sesle konuşmak Broca alanını (konuşma merkezi) aktive ediyor, amigdalanın (kaygı merkezi) aktivitesini düşürüyor.
Beyin, kendi sesini dışsal bir “otorite” gibi algılayarak kontrol hissini geri kazanıyor.
Ve ironik olan şu: Toplum onları “garip” buluyor.
Ama bu “garipler”, stresle baş eden, daha az hastalanan ve daha uzun yaşayan insanlar.
Belki de delilik, kendinle konuşmak değildir.
Belki delilik, susup kalmaktır, zihin içten çığlık atarken.
#Psikoloji #Nörobilim #Biyohacking #Stres #UzunYaşam #ZihinBedenBağlantısı #Kortizol #Bağışıklık #DuygusalSağlık
GEÇMİŞTEKİ TRAVMALARINIZ SİZİ BUGÜN HALA ETKİLİYOR OLABİLİR! 👇
🧠 Travma Tepkileri: Beynin 4 Hayatta Kalma Modundan birini aktive ediyor ve bir ömür o evrede kalabiliyorsunuz!
Kötüsü farkında bile değilsiniz!
Travma sonrası beynimiz genellikle 4 temel savunma tepkisinden birine girer.
Her biri, bilinçdışı bir şekilde hayatta kalma stratejisi olarak gelişir 👇
🔥 FIGHT (Savaş)
Ani öfke patlamaları
Kontrol etme ihtiyacı
Eleştirel, hükmedici davranışlar
İrritabilite, yargılama eğilimi
Kapı çarpma, kendine zarar verme
Bu modda kişi tehdit algıladığında saldırganlaşarak güç kazanmaya çalışır.
🏃♂️ FLIGHT (Kaçış)
Aşırı düşünme, sürekli meşgul olma
Anksiyete, panik, OCD
Mükemmeliyetçilik
Kaçınma, yalnızlıkta hüzün
Hiperaktivite, yerinde duramama
Kişi duygularından kaçmak için sürekli “yapma” hâlindedir.
❄️ FREEZE (Donma)
Karar verememe, hissizleşme
İzolasyon, dissosiasyon
Kapanma, bitkinlik
Çok uyuma, isteksizlik
Bu tepki, beynin tehdit karşısında “ölü taklidi yaparak” hayatta kalmaya çalışmasıdır.
💞 FAWN (Memnun Etme)
İnsanları memnun etme
Hayır diyememe, sınır eksikliği
Kimlik karmaşası
Aşırı uyum, kendini feda etme
Sürekli öz-eleştiri
Bu durumda kişi, reddedilmemek için kendini bastırır ve başkalarını önceler.
🧩 Her bir tepki, geçmişte seni korumuş olabilir.
Ama artık o ortamda değilsin.
Şimdi, hayatta kalmak yerine yaşamayı öğrenme zamanı.
Aynen öyle ve tabiki yanlış, olumsuz düşüncelerin ürettiği duygu durum bozukluklarından uzak durmak ve yaşamın çok kısa olduğunun bilincinde olarak herseye çok fazla takıntı yaratmamak, biraz esnek ve sürekli olumlu yanları görebilmek..
"In the beginning was the Word..."
A single •
The ONE
"The keys to all knowledge are contained in the dot, the line, and the circle. The dot is universal consciousness, the line is universal intelligence, and the circle is universal force... the threefold unknowable cause of all knowable existence." ~ Manly P Hall
İnsan zihnindeki en güçlü metafor:
Platon’un Arabası.
İnsanların %97’sinin diyetlerini yarıda bırakmasının, hayallerinden vazgeçmesinin ve hayatta sürekli mutsuz olmasının nedeni bu.
Bu yüzden, onun psikolojik gücünü keşfetmeye başlayalım.
İşte özet:
✔ İkigai – Hayat amacını bul
✔ Kaizen – Her gün %1 geliş
✔ Pomodoro – 25 dk odaklan, 5 dk mola
✔ Hara Hachibu – %80 doy, aşırılıktan kaçın
✔ Shoshin – Daima öğrenci kal
✔ Wabi-Sabi – Kusurları kabul et
Bu teknikleri kullanarak sen de hayatını değiştirebilirsin!