مقایسه کنید بزدلی خبرنگار صهیونیست اینترنشنال را با شهامت خبرنگار صدا و سیما در ایران. بدبخت صهیونیست مثل موش به سوراخ می خزد و خبرنگار ایرانی شجاعانه به کارش ادامه می دهد.
Bir Esnafın en son yapacağı eylemi yaptı
DİRENİŞ.
Yeni zelanda bir iranlı lokanta sahibi esnaf ,girişte yere abd-israil bayraklarını serdi.
Müşterileri olan siyon ümmettinden iranlılar ve diğerlerini kaybetme pahasına
Esnaf için önemli iki şeyi aslında yere serdi.Para ve müşteri
Gerald Ford uçak gemisi böyle yanmış. ABD, yangının çamaşırhane çıktığını iddia ediyor. Bu nasıl çamaşırhane? 337 metrelik geminin altını kaplamış, heryeri yanıyor. 200 asker yaralı, hiçbiri güverteye çıkmayı akıl edememiş mi? "Vurulduk" demek bu kadar mı zor?
🔴 Almanya Başbakanı Friedrich Merz:
"Molla rejimi ne kadar çabuk sona ererse, bu savaş da o kadar çabuk biter.
Düşmanlıkları sona erdirmek tamamen bu rejime ve sözde Devrim Muhafızlarına bağlıdır.
Bu gerçekleşene kadar, İsrail ve Amerika'nın bu rejime karşı savunmalarına devam edeceğini varsayıyorum."
🔴 Önde gelen Arap analist:
ABD, İran’la savaşın büyük bir yenilgi ve daha fazla tabut anlamına geldiğini biliyor!
🔹 Abdülbari Atvan, yazar ve siyasi analist:
“ABD böyle bir savaşta yenilir ve İran’ı mağlup edemez. Evet, yıkım olur; ancak #İran bir kıtadır—orada neyi yok edeceksiniz? İran mutlaka misilleme yapacaktır. İran milleti, saldırganlığı kabul etmeyen; onur ve izzet sahibi bir millettir ve bu saldırganlığa karşı duracaktır.”
Epstein Dosyası ve Kötülüğün Ekosistemi: “Önce Yavaş Yavaş Sonra Birdenbire”
Epstein Adası’nda yaşanan olayları ya da verilen rakamları sadece “acı veren trajik bir öykü” olarak dinlemek; öfkelenmek, tiksinti ve nefret duymak her ne kadar insani bir refleks olsa da bunların nasıl küresel bir olgu haline geldiğini anlamaya yetmiyor. Dahası bu olayları bir grup örgütlü sapığın/çetenin yeraltında; herkesten ve her şeyden kopuk bir adada ya da çok gizli mahfillerde gerçekleştirdiği eylemler şeklinde sunmak (kuşkusuz öyle bir yönü de var) bu olayların dinamiklerini anlamaya da engel oluyor. Halbuki bu kişilerin bazıları gündelik yaşamımızda bir bilim adamı, bir hakim, bir filozof, bir teorisyen ya da bürokrat olarak “saygın” pozisyonlarda karşımıza çıkmaktadır.
Epstein adasına çok da uzak olmayan bir anlayışın bazen bilimsel bir makaleye, bazen aktivist bir eyleme, bazen de devlet destekli STK projelerine yansıdığını görmek insanlara Epstein Adası kadar korkunç gelmemektedir. Bunun sebebi muhtemelen, bu kadar anormal ve kriminal olayların ancak anaormal ve kriminal ortamlarda “ucube” kişilerce gerçekleştirilebileceğine olan inançtır.
Bu inanç temelde doğru olsa da ucubeliği sadece karanlık odalarda, “efsunlu ritüeller” eşliğinde “ezoterik ayinlerde” aramak yanıltıcıdır.
Bu bakış açısı çoğu zamanda gözümüzün önündeki ucubeliği; mantıksal uzantısı Epstein adasına çıkan bilimsel, bürokratik ya da felsefi metinlerdeki/eylemlerdeki ucubeliği görmemize engel olmaktadır. Başka bir ifadeyle legal ve onaylanmış ucubelikle “karanlık” ve “reddedilen” ucubelik arasındaki iş bölümünü, iş birliğini fark etmemizi engellemektedir.
Bugün Epstein’in akademi dünyasının en “saygın” üniversiteleriyle ve hocalarıyla nasıl böyle içli-dışlı olabildiğine pek çok kişinin hayretle yaklaşmasının sebebi biraz da budur.
Habuki Alfred Kinsey’in kan donduran araştırmaları da o saygın üniversitelerden birinde başlamış ve ABD hukuk sistemini değiştirmişti, bunu daha önceki yazımda anlatmaya çalışmıştım. Şüphesiz hikaye Kinsey’le sınırlı değildi. Günümüzdeki “cinsiyet, cinsellik” anlayışına Kinsey kadar etki etmiş bir isim daha vardı: John Money.
“Gender” kavramını ilk kez ortaya atan Money bugün de hâlâ alanın “otorite” ismi olarak hayırla yad edilmektedir. Onun da Kinsey’inki kadar kan dondurucu bir hikayesi vardı. Bu hikaye de yine dünyanın en saygın üniversitelerinden birinde, John Hopkins’te başlamış ve dünyanın en “saygın” isimlerini ve kurumlarını etkilemişti.
*
1921’de doğan Money 1952’de Harvard Üniversitesi’nden doktorasını almıştı. Aynı yıl John Hopkins Üniversitesi’ne geçti ve 2006’daki ölümüne kadar orada “pediatri ve tıbbi psikoloji” profesörü olarak çalıştı. İnsanlık tarihinin en kirli deneylerinden birine de işte bu üniversitede çalışırken imza attı.
“John/Johan vakası” olarak bilinen bu olay David’in intiharıyla sonuçlandı (çocukların isimlerini gizlemek için böyle adlandırılmıştı, şimdi daha çok “David Reimer vakası” olarak biliniyor). Yazıyı uzatmamak için çok kısaca aktaracağım (Money’in ve Reimer’in hikayesi John Colapinto’nun “Doğanın Yarattığı Gibi” kitabında ayrıntılı işlenmektedir, dileyenler ayrıntılara o kitaptan ulaşabilir):
Ron ve Janet Reimer 19 Aralık 1964 tarihinde evlendiler. Janet bir yıl sonra hamile kaldı ve 1965 yılında Brian ve Bruce adını verdikleri erkek ikizleri oldu. Fakat ikizlerin idrar sorunları vardı. Doktorlar “fimozis” ismi verilen basit bir sorun olduğunu, sünnet derilerinin alınmasıyla sorunun çözüleceğini söylediler. 27 Nisan 1966 günü Bruce ameliyat oldu. Fakat her nedense Bruce’un sünnet derisi “yakma” yöntemiyle alınmaya çalışılmış ve çocuğun organı tamamen tahrip olmuştu (Bu ameliyat işeminde de bir takım gariplikler vardır ama oraları geçiyorum).
John Money, Reimer ailesinin hayatına işte bu noktadan sonra girdi. Aileye Bruce’u “kız gibi” yetiştirmelerini tavsiye etti. Eğer hiç kimseye bir şey söylemezlerse ve çocuklarına “kız” muamelesi yaparlarsa bir sorun olmayacak, Bruce kendini bir kız sanacak ve hayatına kız olarak devam edecekti. Brian da bir “kız kardeşi” olduğunu düşünecekti.
Aile endişeliydi ancak Money aileye sorun çıkmayacağı yönünde garanti verdi. 3 Temmuz 1967 tarihinde Bruce ameliyatla “kız” yapıldı. Ailesi Bruce’un adını Brenda olarak değiştirdi ve onu bir kız gibi büyüttüler. Bu arada John Money, aileye ikizleri yılda bir kez görmek istediğini, kontrole getirmelerini söyledi.
Aile her yıl Brian ve “Brenda”yı Money’in muayenehanesine götürmeye devam etti. İşte bu muayenede akıl almaz olaylar oldu. İkizler John Money’in 1950’lerde geliştirdiği teorileri test etmek için “denek” olarak kullanılacaktı.
Money’in teorisinin özü şuydu: Cinsiyet ve cinsel davranışlar doğuştan gelen bir şey değil, bir “inşa”dır; öğrenilen bir şeydir: Biyoloji değil, sosyoloji belirleyicidir.
Colapinto, Money’in ikizleri istismarına dair pek çok bilgi verir. Bunları burada aktarmaktansa şu kadarını söylemekle yetinelim: Çocuklara “müstehcen” resimler gösteriyor ve onları bu tür eylemler yapmaya zorluyordu. Money’in ifadesiyle ikizlere “cinsel oyunlar” oynatıyordu. Brian şöyle anlatmaktadır: “Money, Brenda’yı [Bruce’u yani] ofisindeki kanepenin üstünde dört ayak üstünde tutar ve benimde arkasına geçip… sürtmemi isterdi”
İkizler ayrıca Money tarafından fotoğraflarının çekildiğini de anlatmaktadırlar. Hem Brian hem de Bruce, John Money’in kendilerini soyunmaya zorladığını ve bunun için baskı uyguladığını belirtmektedir. İkizler, John Money’in “iki yüzü” olduğunu söylüyordu. Anne-babasının yanındayken yumuşak ve nazik davranıyordu. Ama çocuklarla yalnız kaldığında sertleşiyordu. Bruce [David] sonraki yıllarda yaşadığı şu olayı anlatmıştı: “Bana giysilerimi çıkarmamı söylemişti ama ben yapmadım. Orada durdu ve bağırdı: ‘Şimdi!’ Beni döveceğini sanmıştım. Kıyafetlerimi çıkardım, titriyordum.”
John Money uzun yıllar yazdığı kitaplarda ve makalelerde ikizler vakasını bir “başarı hikayesi” olarak anlattı ve deneyin %100 başarılı sonuç verdiğini iddia etti. Gerçekte deney sonuçları Carrie Hull’ın “Cinsiyetin Ontolojisi” kitabındaki ifadesiyle “tam bir rezaletti”.
Bruce ailesine Money’in muayehanesine gitmek istemediğini söylüyordu. Kendisine “kız” olduğu söyleniyordu ama o hep “erkek” gibi hissetmişti. Çocukluğu bunalım içinde geçti. 15 yaşındayken gerçekleri öğrendi. İsmini değiştirdi ve doğal cinsiyetine dönmek için çaba gösterdi. Money’in hala deneyin başarılı olduğunu yazmasından rahatsızlık duyarak 1997’de basına röportaj verdi ve kimliğini açıkladı. Ancak bunalımını atlatamadı ve 36 yaşında intihar etti.
Burada önemli olan nokta John Money’in muayehanesinde uygulamış olduğu şeyleri "gizlememiş" olmasıdır. Bunları zaten “teorik” olarak savunuyor, kitaplarında ve makalelerinde anlatıyordu. “Çocuklarda Cinsel Oyunlar” diye bir teori geliştirmişti. Cinsel İmzalar kitabında açık-saçık resimlerin çocukların cinsel eğitiminde kullanılabileceğini yazmıştı.
O dönemde tam bir “otorite” olarak tanıtılan Money’in görüşleri hem basın hem de bilim dünyası tarafından adeta sorgusuz sualsiz kabul ediliyordu. Birkaç kişi dışında itiraz eden yoktu.
Örneğin New York Times 1973’te yayınlanan bir makalede Money’i göklere çıkarıyor, Man & Women, Girl & Boy isimli kitabının (Money, bu kitapta ikizler vakasını ayrıntılı bir şekilde gururla anlatmaktadır) sosyal bilimler alanında ortaya konulan “en önemli kitap” olduğunu söylüyordu.
Colapinto şöyle yazmaktadır: “İkizler Vakası, sosyal bilimlerden pediatrik üroloji ve endokrinolojiye kadar binlerce kitaba girdi.”
John Money, bugün de cinsellik alanının “dev ismi” olarak anılmaya devam etmektedir. Çalışmaları hala bilimsel yayınlarda çok atıf alan isimlerden biridir. Bu arada selefi Alfred Kinsey’in de bilimsel dergilerde 6 binden fazla atıf aldığını ifade edelim.
Nitekim Judith Butler, Kate Millet, Gayle Rubin gibi pek çok isim bu düşünceleri işlediler ve teorileştirdiler. Kaliforniya Üniversitesi’nde profesör olan Daniel Tsang’ın editörlüğünü yaptığı 1981 basımı “Yaş Tabusu” kitabı bu konudaki ilk yayınlardan biriydi. Kate Millet bu kitapta “sömürücü olmamak” kaydını düşerek şunları söylüyordu: “Ataerkil aile yapısının bir parçası, çocukların cinsel yaşamının kontrolüdür; hatta çocukların tamamen kontrolüdür… Dolayısıyla çocukların cinsel özgürlüğü, cinsel devrimin önemli bir parçasıdır.”
Alfred Kinsey ve John Money’in açtığı yol pedofiliye “bilimsel” bir dayanak sağlamıştı. Bugün akademik dünyada bazen “mahcup” bir edayla bazen de daha “açık” bir şekilde pedofiliyi savunan bazı isimleri görebilirsiniz.
Queer kuramın öncü isimlerinden olan Gayle Rubin bunlardan biridir. Michigan Üniversitesi’nde doçent olan Rubin “Cinsel Aykırılıklar” kitabında şöyle der: “Bugün birine ‘sübyancı’ (pedofil) dendiğinde neredeyse her zaman ‘çocuk tacizcisi’ kastedilir. Taciz ve istismar yasadışı bir eylemdir. Sübyancılık (pedofili) ise teknik olarak psikolojik durumu ifade eder; o psikolojik duruma sahip kişinin hangi eyleme giriştiğiyle ilgili hiçbir şey ifade etmez.”
Rubin’in kitabında hem John Money’den hem de çocuklarla ilişkiyi savunan NAMBLA’dan sitayişle söz ettiğini de belirtmek gerekir.
Daha da önemlisi psikoloji biliminin en saygın dergilerinden biri olan Psychological Bulletin dergisinde 1998’de çıkan bir makalenin çocuklara yapılan istismarın o kadar da kötü olmadığını savunmuş olmasıdır.
Michigan, Pennsylvania ve Temple üniversitesinden 3 akademisyenin yazdığı makalede yazarlar çocuğa yönelik cinsel istismarla ilgili ABD’deki yaygın görüşleri şöyle sınıflandırıyor: “(a) zarar verme olasılığı yüksektir, (b) bunu deneyimleyen çoğu çocuk veya ergen etkilenecektir, (c) bu zarar genellikle şiddetli veya yoğun olacaktır ve (d) cinsel istismar hem erkek hem de kız çocukları üzerinde eşit derecede olumsuz bir etkiye sahip olacaktır. Bu yaygın inanca rağmen, üniversite ve ulusal örneklerden elde edilen ampirik kanıtlar daha temkinli bir görüşü desteklemektedir. Mevcut incelemenin sonuçları bu varsayılan özellikleri desteklememektedir; cinsel istismar, üniversite popülasyonunda cinsiyetten bağımsız olarak yaygın bir şekilde yoğun zarara neden olmamaktadır.”
Makale çocuk ve ergen arasında ayrım yapmakta ve çocuğun yetişkinle olan ilişkiye olumlu tepki vermesi durumunda bunun “istismar sayılmaması” gerektiğini savunmaktadır.
Makale yayınlandıktan sonra tepkiler gelmiş ve makale kınanmıştır. Ancak yazarlar 2000 yılında Sexuality&Culture dergisinde yayınladıkları makalelerinde görüşlerini savunmaya devam etmişlerdir.
Dahası bu konuda 1987-1995 yılları arasında PAIDIKA: The Journal of Paedophilia isimli akademik bir dergi de yayınlanmıştır. San Francisco Eyalet Üniversitesi’nden John Paul De Cecco’nun da aralarında bulunduğu pek çok akademisyen dergide yazmıştır. Psychological Bulletin’de yayınlanmış olan makalenin üç yazarından ikisinin bu dergide de makaleleri yayınlanmıştı.
*
Money, John Hopkins’te ikizleri test ederken, aynı tarihlerde Kinsey’den etkilenen bir başka profesör de Berlin’de Hannover Üniversitesi’nde iş başındaydı.
Pedofili savunucusu olan psikoloji profesörü Helmut Kentler kimsesiz çocuklar için kurulan koruyucu aile evlerinde “deney” adı verdiği bir çalışma yürütüyordu.
Kentler sıradan biri değildi. O dönem Batı Almanya’da eğitim alanında “lider” konumunda olan; yazdığı kitaplar geniş halk kitleleri tarafından okunan, popüler biriydi. Kentler çocukları “koruyucu baba” ismi altında pedofiliklerin yanına yerleştiriyordu. Üstelik devlet bu pedofiliklere “bakım ödeneği” sağlıyordu. Deney yaklaşık 30 yıl boyunca sürdü. 2019’da Hildesheim Üniversitesi tarafından yayınlanan rapor Kentler’in başında bulunduğu deneyin akademik kurumlardan, sosyal yardım ofislerine kadar geniş bir ağı kapsadığını belirtmektedir. Dönemin yetkilileri çocukların cinsel istismarına ilişkin kanıtları görmezden gelmişler dahası zımnen onaylamışlardı.
Bu vakanın da bir teoriye dayandığına dikkatinizi çekmek isterim. Kentler çocukların da “cinsel varlıklar” olduğu düşüncesine dayanan “Cinsel Eğitimi Özgürleştirme” teorisine bağlıydı, bu teoriyi radyo ve televizyonlarda anlatıyordu. Almanya’da yaşanan tek vaka bu değildi. Prestijli Odenwald okulunda da 1966-1991 yılları arasında benzer bir trajedi yaşanmıştı.
*
Hemingway’in Güneş de Doğar romanında bizim durumumuzu özetleyen sarsıcı bir diyalog geçer:
“İflas etmen nasıl oldu?” diye sordu Bill.
“İki şekilde” dedi, Mike, “önce yavaş yavaş, sonra birdenbire.”
Eğer bugün Epstein dosyasındaki gördüklerimizden dolayı nutkumuz tutuluyor, kan beynimize sıçrıyor ve dehşete düşüyorsak bunun sebebi “yavaş yavaş” kısmını önemsemediğimiz içindir.
Her şey düşüncede başlar sonra söze ve kağıda dökülür; teori olarak ders kitaplarında, bilimsel araştırmalarda, projelerde karşımıza çıkar. Her birine duymaktan hoşlanacağımız “güzel” isimler verilir. Sonra küçük adımlar atılır, bu adımlar giderek büyür ve kurumsallaşır. Bir sabah uyandığımızda iflas ettiğimizi görürüz ama gerçekte iflas çok önce başlamıştır.
“Yavaş yavaş” kısmında bu yolun iflasla sonuçlanacağını fark eden akademisyenler ve uzmanlar da olur elbette. Ama bunlar dönemin hakim görüşleri tarafından susturulur. Pek çok susturma yöntemi vardır ve bunlardan en etkilisi itibarsızlaştırmadır.
Kinsey’in neler yaptığı en az 50 yıldan beri biliniyor, yazılıyordu. Bunu Reisman gibi kişiler anlatmaya çalıştılar. Pek çok bilimsel çalışma yaptılar. “Saygın ve yaygın” dergiler, gazeteler, kurumlar onları “gerici” anlamına gelen etiketlerle damgaladılar. Onların konuşmaları “ipe sapa gelmez şeyler” ya da “komplo teorileri” olarak küçümsendi.
Günün sonunda Kinsey ve Money gibi kişiler temize çıkarıldı. Kentler de dahil bunların hiç biri yaptıklarından dolayı yargılanmadılar. Bugün hala Türkiye de dahil dünyanın farklı yerlerinde pek çok “bilimsel” ve “felsefi” eserde bu adamların yaşadığını, yaşatıldığını görebilirsiniz.
Not: Aşağıdaki fotoğrafta solda David Reimer'in çocukluğu görülüyor. Sağda ailesiyle birlikte.
Yorumlar kısmına bir önceki yazının da linkini bırakıyorum.