İçinizde büyüttüğünüz şeyin size yararlı mı zararlı mı olduğunu, gözünüzü kaybettiğinizde anlamayın. Arada bir durup bakın: Boynuzunuz nereye doğru uzuyor?Çünkü insanı her zaman büyüttüğü şey öldürmez; bazen onu öldüren, büyüttüğü şeyin yanlış yönde büyümesine seyirci kalmasıdır.
Dağ keçilerinin boynuzları büyüdükçe her zaman o hayranlık uyandıran ihtişam ortaya çıkmaz. Bazen boynuz, büyüdüğü yönün bedelini sahibine ödetir; kıvrılıp göze batar, dayanılmaz bir acıyla kör eder ve nihayetinde öldürür.
İnsan da böyledir. İçinde büyüttüğü her şey onu güçlendirmez. Kimi hırs, kimi öfke, kimi gurur, kimi de yıllarca beslediği bir kırgınlık, fark etmeden insanın kendi hayatına saplanan bir boynuza dönüşür.
Mesele yalnızca neyi büyüttüğümüz değil, hangi yöne doğru büyüttüğümüzdür.
Ben hep başkalarının hayatındaki eksikleri tamamlamaya çalıştım. Kendi hayatımın eksiklerini ise kimse görmesin diye sessizce taşıdım.
Şimdi anlıyorum: Kendinden vazgeçmeyi erdem sanmak, insanın kendine yapabileceği en zarif kötülüktür.
Hayatımın hiçbir döneminde talepkâr bir insan olmadım; olamadım.Kendi ailemden dahi bir şey istemeyi çoğu zaman kendime fazla gördüm. İhtiyaçlarımı erteledim, önceliklerimi susturdum. Başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyacım kadar önemseyip onların yükünü de sessizce omuzladım.
Belki de buna fedakârlık dedim, belki karakter, belki de insan olmanın gereği… Oysa insan, sürekli kendinden eksilterek başkalarına yetişmeye çalıştığında bir süre sonra iyilik yapan biri değil, kendi hayatında figüran olur.
Öyle servet, makam, saltanat hevesimiz de yok. Kader bize saray vermemiş olabilir; fakat başkasının sofrasındaki ekmeğe göz dikmeyecek de değiliz. Zalimin tahtı başına dert olsun, bizim meselemiz garibanın sofrasına sandalye çekmek. Gerisi zaten tarihin biraz da mizahın meselesi.
Fakir alışkanlığı değil de zalimin tahtı zor yıkılır; biz zaten taht sevdalısı değiliz. Bu saatten sonra bizim gözümüz garibanın ekmeğinde, cebindeki üç kuruşta, akşam eve götüreceği huzurda.
Sonra ne olur biliyor musun?
İnsanlar senin yaralarını anlamaktan önce, yaralarının onlara açtığı zararları hatırlamaya başlar.
Ve bir süre sonra yalnız kalırsın.
Çünkü herkes senin acını anlamaya çalışabilir; fakat hiç kimse senin mutsuzluğunun bedelini ödemek zorunda değildir.
Hayatında yolunda gitmeyen şeyler yüzünden mutsuz olan insanların zamanla mendeburlaşmasına katlanamıyorum. Kendi içindeki huzursuzluğu etrafına bulaştırmayı, düzeni bozmayı ve her şeye isyan etmeyi bir tür rahatlama biçimi sanıyorlar.
Çevrendekilere zorluk çıkararak bir katarsis yaşayamazsın. Başkasının huzurunu bozmak, kendi huzursuzluğunu iyileştirmez. Aksine bu, çoğu zaman yalnızca işlevsiz bir savunma mekanizmasına dönüşür.
Bazı hikâyeler okunmak için değil, insanın kendi sonunu bile bile neden hâlâ okumaya devam ettiğini anlaması için vardır. Sonunu bildiğimiz hikayelere selam olsun.
Hayatımızdaki bazı şeyler bile bile lades demektir. Sonunu bildiğin bir hikâyeyi yeniden okumak, kokusunu ezbere bildiğin bir gülü yine de koklamak gibidir.
Hikâyenin nasıl biteceğini bilirsin ama okumaktan vazgeçmezsin. Çünkü insan bazen sonunu değil, o sona kadar yaşayacağı şeyleri merak eder. Gülün kokusunu bilmek, insanı onu bir kez daha koklamaktan alıkoymaz.
Sonu güzel de olsa kötü de olsa, bazı şeyleri bile bile yapmak isteriz. Çünkü akıl sonucu hesap ederken, insan ruhu yaşanmışlığı önemser. Belki de mesele sonunu bilmemek değil; sonunu bilerek yine de yola çıkacak kadar istemektir.
İnsanın birine anlatma isteği ve ihtiyacı diye bir şey var. Bu, yalnızca önemli olayları paylaşmak değil; gün içinde başından geçen en sıradan şeyi bile dönüp birine anlatma arzusudur. Bu annen, baban, abin, sevgilin veya bir arkadaşın da olabilir.
Çünkü sevdiğimiz insanları yalnızca özlemeyiz; hayatın içinde onlara anlatmak üzere biriktirdiğimiz küçük şeylerle de yaşarız.
Ve insan bazen birini kaybettiğinde, yalnızca o kişiyi değil, ona anlatacağı bütün hayatı da kaybeder.
Belki de en acısı şudur:
Annesini kaybetmiş bir çocuk, annesinin cenazesinde eve gelen kadınlara dağıtılacak tülbentlerin yerini hatırlayamaz ve refleksle annesini aramak ister.
İşte bazı yokluklar böyledir. İnsan, yokluğunu aklıyla değil, alışkanlıklarıyla fark eder.