Filozof Schopenhauer şöyle der:
“İnsan ne kadar sıradan ve bilgisizse, dünya ona o kadar anlaşılır görünür. Çünkü gördüğü her şeyi, olduğu hâliyle, sanki kendiliğinden açıklanıyormuş gibi kabul eder.”
Oysa bilgi arttıkça kesinlik azalır.
Kötülük yapma gücüne sahip olup da bunu yapmayan biri olmadıkça, ona asla 'iyi' diyemem. Gerçekte kim olduğunu bilmen için, elinde seçeneklerin olmalı.
Filozof Nietzsche ise bu gerçeği kendi sarsıcı üslubuyla tamamlar: "Pençeleri olmadığı için kendilerini 'iyi' zanneden o acizlere ömrüm boyunca güldüm."
Ne garip bir çelişki…
İnsan bazen tek başına, yalnızca bir kitabın eşliğinde otururken kendisini dünyadaki en dolu insan gibi hisseder.
Bazen de kalabalıkların ortasında, onlarca insanın arasında otururken tarifsiz bir yalnızlığa düşer.
Çünkü ait olmak bir mekân meselesi değildir; anlaşılma ve kabul edilme hissidir.
Immanuel Kant der ki:
“İki şey vardır ki, insan onları ne kadar uzun ve derin düşünürse, hayranlık ve saygıyla o kadar daha fazla dolar: Üzerimdeki yıldızlarla bezeli gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.”
Dışımızda sonsuzluğu, içimizde ise ahlakı taşıyoruz.
Nefsi emmareye uymak ne hata!
Hep anındır bu emmarat-ı hava.
Nefsinin her arzusuna uymak ne büyük bir yanılgıdır! Çünkü insanı hakikatten uzaklaştıran, çoğu zaman kendi hevâsının bitmek bilmeyen emirleridir.
Doğuda, Freud’dan yüzyıllar önce varoluşsal sancıyı duyan Ömer Hayyam, şöyle diyordu:
“Bana sorulmadan giydirildi bu hayat hırkası, Şaşkınım; düşünceler içinde bocaladı aklım. Gün gelip soyunacağım bu hırkayı da üstümden, Neden geldim, nereye kaçarım... Yine anlayamadan.”
Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza’da insanlığın en ikiyüzlü maskesini düşürür: Ahlak, eylemin özüyle değil; ona biçilen gücün, estetiğin ve politikanın ölçeğiyle yargılanır.
Napolyon milyonları ölüme sürüklediğinde tarih onu "vizyoner bir kahraman" ilan edip anıtlaştırır. Oysa Raskolnikov, toplumun kanını emen bir tefeciyi ortadan kaldırdığında, sistem onu yasa dışı "sıradan bir cani" olarak damgalar.
Çünkü güç, şiddeti şiirselleştirip meşrulaştırır; sefalet ise onu yalnızca çıplak ve çirkin bir suç olarak bıkakır.
Gazâlî der ki: “Yüz, kalbin suyundan içer.”
Yani insanın kalbinde ne varsa, er ya da geç yüzüne vurur. İç dünyandaki huzur da, kin de, merhamet de, karanlık da mimiklerine siner.
Filozof Nietzsche’nin Zerdüşt’ü şöyle demişti: “Seni ısıracaklarını bilsen dahi, sen yerken köpeklere de yedirmekten geri durma.” İşte bu yüzden Zerdüşt, üst insan olmalıydı.
Hükümdar ile Tabibin Söyleşisi
Sasanî Hükümdarı Kısra, Arapların ünlü tabibi el-Hâris bin Keldet el-Sekafî’ye sordu: "Hekimlikte maharetin nasıldır?"
Hâris cevap verdi: "Dilediğinizi sorun."
"Tıbbın esası, kökeni nedir?"
"Dudaklarına hakim olmak (az yemek ve az konuşmak) ve ellerini şefkatle kullanmaktır."
Kısra: "İlacı bildin. Peki ya hastalığın kökeni nedir?"
Hâris: "Yemeğin üstüne yemek yemektir. İnsanoğlunu yok eden de, kırlardaki yırtıcı hayvanları kıran da budur."
"Doğru söyledin. Peki hastalıklara alev olan o kıvılcım nedir?" "Hazımsızlıktır. O birikinti karında kalırsa öldürür, çözülürse bedenli hasta eder."
"Hacamat hakkında ne dersin?"
"Ay hilal haline gelip küçüldüğünde, bulutsuz berrak bir günde; ruh huzurlu, gönül neşeli iken yapılmalıdır."
"Peki ya hamam (sıcak banyo)?"
"Karnın tokken hamama girme, sarhoşken ailene yaklaşma, gece üstün açık yatma. Bedenine narin davran ki neslin kuvvetli olsun."
Kısra: "İlaç içmek hakkında ne düşünürsün?" Hâris: "Sağlığın yerindeyse ilaçtan uzak dur. Bırak bedenin kendi dengesini bulsun. Ne zaman ki hastalığın kıpırdandığını hissedersen, onu bastıracak ilaçla önünü kes. Çünkü beden toprak gibidir; imar edersen çiçek açar, bakımsız bırakırsan viran olur."
"Peki ya içecekler?"
"En tatlısı en içimi rahat olanıdır; en hafif olanı en lezzetli olanıdır. Sek (katıksız/ağır) içme ki baş ağrısı yapmasın, türlü hastalıkları tetiklemesin."
"Hangi et daha makbuldür?"
"Taze koyun eti... Yağlısı en şifalı olanıdır. Deve ve sığırın tuzlanıp kurutulmuş etinden sakın."
"Meyveler için ne dersin?"
"Her meyveyi mevsimi ilk geldiğinde, tam zamanında ye. Mevsimi geçip dönemi kapandığında ise terk et. Meyvelerin en hayırlısı nar ve turunç; sebzelerin en hayırlısı hindiba ve marul; kokuların en hayırlısı ise gül ve menekşedir."
Kısra: "Su içmek hakkında ne dersin?"
Hâris: "Su bedenin hayatıdır, gücünün kaynağıdır. Kararınca içildiğinde şifadır; fakat uykudan hemen sonra içmek zarardır. Suların en hayırlısı; nehirlerin en büyük, en soğuk ve en berrak olan sularıdır."
"Bana insanın aslını söyle, nereden gelir?" "İnsanın kökü, suyu içtiği yerdir." (Yani başı, zihni ve algısıdır.)
Anton Çehov diyordu ki “Yaşlanmanın ilk alameti, hayal kuran bir insandan hatırlayan bir insana dönüşmektir.”
Bunu 30 yaşındaki yaşlı da yapar 70 yaşındaki genç de.
Filozof Aristoteles’in 2400 yıl önce, farkında olmadan birini kırmanın nasıl bir kötülüğe dönüşebileceğini anlatırken kullandığı inceliğe bakın:
“İçinde bir ilke yoksa, o kötülük daha az rahatsız edicidir.”
Dünya, peşinden koşandan kaçar; kaçana ise yaklaşır. Elindeyken sonsuza dek kalacakmış gibi davranır.
Varoluş felsefesinde buna atılmışlık diyoruz.
Atıldın.
Seçmedin.
Ve artık geri dönüş yok.
Dostoyevski, “O kadar çok şey hissettim ki… Sonunda hiçbir şey hissedemez oldum.” diyordu.
Her çağın insanının yaşadığı tükenmişliği bundan daha çarpıcı anlatan çok az söz vardır.
Dostoyevski der ki:
"Bence en güzel ruhlar; yaşadıkları tüm acılara, kırgınlıklara ve hayal kırıklıklarına rağmen nazik kalmayı başarabilenlerdir."
Kafka yanıt verir:
"Fakat bazen dünya, o güzel ve nazik ruhları ödüllendirmez..."
Kıyıda kararsızca bekleyen kurnaz bir tilki, nehrin karşı tarafında duran deveye seslendi: "Söylesene, bu derenin suyu ne kadar derin?"
Deve gayet sakin yanıtladı: "Dize kadar..."
Tilki hiç düşünmeden kendini sulara bıraktı. Ancak su anında boyunu aştı, akıntıya kapıldı. Boğulmanın eşiğine gelen tilki, üstün bir çabayla canını kurtarıp nehrin ortasındaki bir kayaya sığınabildi. Nefes nefese, öfkeyle deveye bağırdı: "Hani dize kadardı, yalan söyledin!"
Deve başını salladı ve sakince fısıldadı: "Ben yalan söylemedim ki... Benim dizime kadardı."
Hikayeden hissemiz: Bir başkasının ölçüsü, senin sınırların olamaz. Hayatı başkalarının tecrübeleri ve boyu üzerinden yaşamaya kalkarsan, en derin sığlıklarda bile boğulursun. Kendine göre adım at; çünkü herkesin "dizi" de, "derinliği" de başkadır.
Filozof Albert Camus diyor ki "Tarihte öyle bir an gelir ki; 'iki kere iki dört eder' deme cesaretini gösteren her ruh, ölüme mahkûm edilir."
Bu sarsıcı tespit, George Orwell’in 1984 romanındaki o yalın ve ölümsüz kehanetle doğrudan yankılanır: "Özgürlük, 'iki kere iki dört eder' diyebilmektir."
Antikçağ filozofu Aristoteles’in felsefi yapıtları neden yasaklandı?
1210 yılında Paris’te toplanan bir kilise kurultayı, Aristoteles’in felsefi eserlerinin okunmasını yasakladı. Kararın ardından yalnızca bu metinleri okumak değil, onları okutmak ve yaymak da ağır yaptırımlara bağlandı; yasağa uymayanların aforoz edileceği ilan edildi.
Ancak yasak bununla sınırlı kalmadı. 1215 yılında Papa’nın özel temsilcisi olan bir kardinal, Paris Üniversitesi’nde Aristoteles’in özellikle metafizik ve doğa felsefesi üzerine ders verilmesini de engelledi. Böylece yalnızca kitaplar değil, bu fikirlerin üniversitelerde tartışılması da hedef alındı.
Yıllar sonra, 1253’te Papa IX. Gregorius, Aristoteles’in eserlerini incelemek üzere bir komisyon kurulmasını emretti. Amaç, Hristiyan inancıyla bağdaşmadığı düşünülen bölümleri ayıklamak ve metinleri denetim altına almaktı. Yasak, zamanla doğrudan bir sansür ve denetim mekanizmasına dönüştü.
Peki Aristoteles’ten neden bu kadar çekiniliyordu? Bir filozofun yüzyıllar önce kaleme aldığı eserler, nasıl oldu da dönemin en güçlü dinî otoritelerini böylesine endişelendirdi? Asıl soru şudur: Yasaklanan gerçekten Aristoteles miydi, yoksa insanın özgürce düşünme cesareti mi?