Artık bana kendimi değersiz hissettiren hiçbir yerde duramıyorum. İnsan yıkıla yıkıla kendini inşa eder. Kimse beni sevmek zorunda değil. Ve ben de kimseyi tolere etmek zorunda değilim.
o kadar emek verdin, o kadar yol yürüdün. buradan dönüp gitmek hiç kolay değil; ama artık yol yürünemeyecek kadar sarplaştıysa, "o kadar emek vermiş" olmak da bir anlam ifade etmemeye başlıyor. emeğin yerini tükenmişlik, umudun yerini ise hayal kırıklığı alıyor. işte tam o noktada vazgeçmek gerekiyor. zorlamamak, oldurmaya çalışmamak gerekiyor. bazen zahmetle yürüdüğün yolları gerisingeri yürümek de tekâmüldendir. sen geriye düştüm sanırsın, ellerim boş sanırsın ama başka kapılar açılacaktır, bilemezsin.
ilerlemeyen hiçbir şeyin yükünü taşımak zorunda değiliz. kitaplar yarım kalabilir, insanlar yolun bir yerinde bırakılabilir, acılar ve sevinçler bile zamanla geride kalabilir. hayat, kendi ritmiyle genişler. onu sıkıştırdığımızda değil, bıraktığımızda yolunu bulur.
samimiyet bir insanın karakterinde varsa bunu hayatının her alanında yansıtır; sözlerinde, davranışlarında, attığı adımlarda, ilişkilerinde hatta duygularında ve hislerinde.. yaptığı her şey özenli ve kıymetli olur. öyle ki allah samimiyetinden ötürü onun her işini yoluna koyar.
evlilikten elbette bazı beklentilerim var ama galiba en çok konuşmasam da bir bakışımdan dâhi beni anlayabilmesini istiyorum. kendimi anlatmak için çabalamak istemiyorum, ben öylesine kendi halimdeyken beni anlasın istiyorum. ben daha derdimi anlayamadan o çare olsun istiyorum.
artık çok yakın ��evrem hariç kimseyle ciddi konuları, hayata bakışımı falan konuşmamaya çalışıyorum. genelde insanlarla yüzeysel muhabbet edip, her şeye gülüp geçiyorum, ciddi bir konu açılırsa da dalgaya vuruyorum. beni anlamayacak insanlara bir şey anlatmak çok yorucu çünkü.
birinin benim hakkımda “onunla birlikte yürümek iyi gelir” diye düşünmesi ve bunun aynı anda benim de aklıma düşmesi baharın ilk günü gibi bir şey. kimse kimseyi ikna etmeye çalışmadan ve peşinden sürüklemeden. yan yana. aynı içtenlikle. baharın ilk çiçekleriyle aynı havada.
Kısacası kadın demişki insanların misafirlik, taziye, bayramlaşma, ev işleri, israf, övünme, gıybet, el âlem baskısı, kadın eğitimi, iyilik ve düğün gibi konularda yaptıkları kültürdenmiş doğru olan ölçülü, helal-haram hassasiyetli davranışların ise dinden olduğunu söylemiş
“Gösterişe, abartıya, başka birilerinin etkisiyle sarsılabilen temeli olmayan insan ilişkilerine değil; inceden yapılan güzelliklere, nazik duruşa, ağır başlılığa ve çıkarsız sevgiye inanıyorum. Kendi halindeliğe, omurgalı duruşa ve arkası dolu cümlelere inanıyorum.”
Evlenmek için geç kaldığını düşünen yığınla insan var. Erken evlendiği ya da yanlış kişiyle evlendiği için yıllarının heba olduğunu düşünen yığınla insan olduğu gibi. Çocuk hasretiyle yananlar, çocuklu hayattan bunalıp özgür yılları düşleyenler.. Kariyer yapamadan geçen yılların yasını tutanlar, çalışma hayatından bitap düşüp evde dinlemeyi hayal eden kadınlar… Herkes sahip olmadığının hasretinde, herkes birbirinin elindekine talip. Başkasında olan cazip bir nimet gibi görünürken elindeki eziyet gibi gelir insana. Mutluluk ise elindekilerle yetinmekle ilgilidir, varolana şükretmektir.
Ne kadar hassas olursanız olun. Ne kadar dindar olursanız olun. Ne kadar aile terbiyesi alırsanız alın. Her türlü günahı işleyecek bir tabiata sahipsiniz. Ve görevimiz kendimizi eğitmek. Biz çaba harcayacağız. Allah koruyacak.
yani biz sanıyoruz ki zorluklar bizi buluyor ama gerçekten yaşam binbir çeşit üzüntü ile dolu. birazı bana birazı sana birazı başkasına yazılmış. kimsenin hayatı pürüzsüz harika değil. karanlığın içindeki aydınlığı görmedikçe daha da kararıyor içerisi. şükür diyelim şimdiye şükür. bundan geriye koymasın rahman
kurtlarla koşan kadınlar kitabındaki şu kısmı çok sevmiştim:
"kadınlar yirmili yaşlarına gelmeden önce bin kez ölmüşlerdir. engellenmiş umutları ve düşleri de vardır." (s. 398)
günümüzü anlatan en iyi alıntılardan biri bu. ölümlerden yaşam yeşertebilmek gibi kadın olmak.