Nasıl bir his biliyor musun, oda geniş ama sığamıyorsun, bak kapı orada ama çıkamıyorsun, pencere açık ama nefes alamıyorsun, bir şeyler düğüm düğüm dizilmiş boğazına ama ne yutabiliyorsun ne de atabiliyorsun...
Bir şeye güvenerek umutlandığında bu sana güç verir, motive eder. Eğer kendine umutlanmak için izin vermezsen evet, hayal kırıklığı yaşamazsın ama hayatının bir kısmını kaçırırsın.
Anlatılamayan şeyler var... Sözcüklere dönüştürülemeyen, bir başkasına tanımlanması imkânsız olan şeyler... En yakınlarımızın bile durup bir an gözümüz daldığında sordukları sorulara cevap veremeyişimizin nedeni bu belki de...
İnsan, ardından gelecek acıları düşünerek; o an sahip olmadığı ama olacağını düşündükçe heyecan duyduğu şeylerden vazgeçebilecek kadar güçlü olsaydı… bambaşka bir hayatı olurdu.
Bazen insanın içinde, bazen iki insan arasında, bazen de hayatın en sessiz anlarında öyle şeyler olur ki orada sözler değil, sessizlik gerekir...
Ve bazen o sessizlik, bir kalbin atışı kadar güçlü duyulur.
Konuşmasan da olur...
Çünkü ben senin içini duymayı öğrendim artık...
Çünkü sabrım, senin dönüşümünün en sessiz şahidi...
Ve sen…
Sessizliğin kıyısında duran bir cümle gibisin;
söylenmeyen ama hissedilen,
uzak gibi duran ama bir o kadar da içimde yankılanan…
Ruhunun sessiz tarafında durmayı seçtiğinde,
bir başkasının da kendi yankılarını duyması için alan açarsın...
Bu sessizlik, “umursamazlık” değil.
Bu, en nazik sahip çıkma biçimi.
Sana bir şey diyemiyorum çünkü her cümle ya yarım kalıyor, ya da fazla geliyor. Ama içimde... içimde bir yer var, hep sana ait. Ve orası konuşmak değil, sadece var olmak istiyor...
Sadece iyi olduğunu bilmekle yetinecek kadar sevmişim gibi...
Çünkü bazen, sadece anlaşıldığını hissettiği için daha rahat, daha kolay, daha çabuk iyileşir insan.
Rüya ziyadesiyle hünerli bir sihirbazdır, varlıklarını boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır ve birbirine uzaktaki kişileri de kavuşturur.