Bu güzel ve sözel açıklamayı yazılı dilde biraz daha inceltmek isterim. Öncelikle bebeğin anneden ayrışmasının, yetişkin hayatında başkalarından ayrılma değil, nasıl bağ kurduğu konusu olarak yaşanacağının altını çizmek gerek. Bahsedilen konu kişisel tarihteki bir hatıra değil, bugün başka insanlarla, işimizle, toplumla nasıl bağ kurduğumuza kadar etkileri olan, bugüne dair güncel bir konu. Sevebilen ayrışır önermesinin tam ters yönden tarifi de doğrudur. Ayrışabilen sever.
Ayrışmayla ayrılmayı ayırt etmek gerek. Ayrılmakla ayrışmanın ayırt edilememesi bir psikozdan çok daha sık olarak, bölünerek tutunmayla; bağımlı, borderline, narsistik örgütlenmelerde görünür. Şöyle diyelim; ayrışma bir bağ kurma konusudur. Bizim nasıl arkadaş, sevgili, evlat, ebeveyn, çalışan olduğumuza dair bir konudur, onları terketmek demek değildir.
Çocuk istikrarlı ve güvende hissettiği bir ilişkide anneden ayrışmakla/ ayrılmak arasında bir farka ulaşır. Kurduğu ilişkide bir istikrara erişebildiği oranda sevdiğinden ayrıyken onu yitiriyor gibi korkmaktan, farklı fikir ve istekteyken sevgisini yitirmekten, ulaşamadığında ona ve kendinin başına bir felaket geldiğine yönelik kaygılardan sıyrılır. Sevdiğiyle ayrışmıştır, ayrılmaz, kaybetmez. Psikotik de sever ama ayrışmamış bir sevgidir. Bu tarifleri ya hep ya hiç gibi yapmak yerine, herkes için kendince demek daha yerinde. Ayrışmayı fiziksel bir koptu/ kopmadı gibi düşünmeyin. Nasıl bir ayrışma/ ayrışamama yaşandığı daima daha açıklayıcı olacaktır. 1 veya 0 yerine, nasıl sorusu daha açıklayıcı olur. Kendince.
Yazılı dilde daha dikkatli bir ifade kurarsak, çocuk sevdiği için değil bağın içinde istikrarlı bir güven bulması sayesinde ayrışabilir. Kusursuz bir bağ bulamayız. Eksiksiz, kesintisiz de olamaz. İstikrarlı olabilir. Çocuğun duygusal ihtiyacını yeterince karşılayabilir.
Çoğu zaman anlaşılamayan; bebeğin annesinden, anneye kızarak, beğenmeyerek, anneden zarar görerek, mahrum kalarak, kaybederek, anneyle bir çeşit çatışmayla ayrışmadığı. Bebek annenin ilgisine, sevgisine doydukça anneden ayrışır. Sevginin bu biçimini tatma şansına sahip olur. Ayrışma biçimince, ayrıştığı oranda olgun bir sevgi mümkün olur.
Psikozda ayrışmanın kabaca gerçekleşmediğini kabul ederek ayrı bir yere koyalım. Post Travmatik Stres bozukluğu dışındaki tüm kaygı yakınmaları bir yerinden ayrışma meselesine yaslanır. Sevdiklerine alınan, kıskanan, yitirmekten sürekli kaygı içinde yahut herkes ona hayran olsun diye bekleyen biri sonuçta karşısında başka biri olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş, bu durumun etrafında bir ilişki kuruyor. Psikozda başkalık kabul edilemez bir tehdit gibi yaşanırken, histerik için dikkat çekme zeminidir.
İstikrarlı bir güven; diyelim anne depresyona girdi, kalp krizi geçirdi, evde ciddi kavgalar var, hemen ardı sıra yeni kardeş geldi, annenin kendi kişiliği yargılayıcı veya çocuğun bireyleşmesi karşısında kaygılanıyor, bu tür durumlarda mümkün olmayabilir. O zaman kişinin yaşı 70 de olsa her sevgi bağı aynı ayrışma sorunuyla yaşanır. Çocukken ayrışma dediğimiz, yetişkinken nasıl bağlandığımızdır. Kişi farkında olmadan geniş daireler çizerek aynı olayları yaşadığı veya yalnızlığa çekildiği bir kısır döngü tuzağına düşer.
Terapinin bir bilgilenme işi değil, ilişkilenme işi olması da temelde ayrışma/ bağlanmanın doğasından kaynaklanır. Freud'lu karikatürlerdeki çocukluğa inmeye çalışan terapist, çoğunlukla terapistin bakışı değil. Yahut anne babaya kızma, yine terapistin değil danışanın terapiden ilk anda anladığı olmaya daha yakın. Psikanalitik yönelimli terapilerin çocuklukla, anneyle, babayla bu kadar ilgili olmasının nedeni, bugün terapiye başvuran kişinin nasıl bağ kurduğuna bakabilmek. Yoksa bugünkü ilişki, geçmiş bağın yeniden sahnelenmesine mahkum kalır. Bu yüzden pek çok terapi türü duygusal destek sunsa da kalıcı fayda hemen daima danışan terapist bağının yorumlandığı yerde mümkün. İlişkisel bir problem, ilişkinin işlendiği bir yöntemle ele alınmak zorunda haliyle.
“Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilmez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Şu anda soruyu yaşaman gerekir. Belki daha ileride farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabı yaşarken bulacaksın.”
Rilke.
20:08
Bu çocuğun adı Yaşar.
13 yaşında.
Dün babası işe gitti.
Bugün Yaşar, babasının tabutunun karşısında oturuyor.
Babası Kerim Ören, 37 yaşındaydı. Soma’da madenciydi.
Dün, 1 Ekim 2026’da meydana gelen göçükte dört çalışma arkadaşıyla birlikte hayatını kaybetti.
Fotoğrafa uzun süre baktım.
Çünkü o bakışı biliyorum.
Benim de bir rakamım var:
20:08.
11 Ocak 1995.
15 yaşındaydım. Üniversiteye hazırlanıyordum. Babam evde kalp krizi geçirdi ve öldü.
Otuz bir yıl geçti.
Telefon numaralarını unuttum.
Adresleri unuttum.
İnsanların yüzlerini, konuşmaları, günleri unuttum.
Ama 20:08’i unutmadım.
Çünkü bazı rakamlar beynin hafıza merkezine değil, insanın bedenine yazılıyor.
Şimdi Yaşar’ın da bir rakamı var.
1 Ekim 2026.
Belki bir de saat.
Onu biz bilmiyoruz.
Ama o muhtemelen hayatı boyunca bilecek.
Benim babam kalp krizinden öldü.
Yaşar’ın babası ise sabah çalışmaya gitti ve eve dönemedi.
İşte burada iki baba kaybı birbirinden ayrılıyor.
Ölüm bazen hayatın biyolojik gerçeğidir.
Ama bir insan işyerinde öldüğünde toplumun sorması gereken ikinci bir soru vardır:
Bu ölüm önlenebilir miydi?
Dünkü Soma göçüğünde yedi madenci göçük altında kaldı. İkisi sağ çıkarıldı. Kerim Ören, Halit Ersay, Ramazan İnce, Ömer Karakaya ve İsa Olcay hayatını kaybetti. Olayla ilgili adli soruşturma sürüyor..
Beş kişi.
Yine bir rakam.
Ama şu fotoğrafa bakınca insan anlıyor:
Ölüm istatistik değildir.
Beş işçi öldüğünde yalnız beş çalışan eksilmez.
Beş evin kapısı başka türlü açılır.
Masalarda sandalyeler boş kalır.
Çocuklar bir gecede büyür.
Ve bazı çocukların hafızasına, ömürleri boyunca silemeyecekleri bir tarih yazılır.
Ben 20:08’i biliyorum.
Yaşar’ın bugün babasının tabutuna bakarken ne düşündüğünü bilmiyorum.
Bilmem de mümkün değil.
Ama bir şeyi biliyorum:
İnsan babasını çocukken kaybettiğinde, takvim artık yalnız zamanı göstermez.
Bazı tarihler insanın hayatını ikiye böler.
Öncesi.
Sonrası.
İş güvenliği dediğimiz şey de bu yüzden yalnızca yönetmelik, baret, sensör, denetim ya da üretim meselesi değildir.
İş güvenliği, bir çocuğun babasının akşam eve dönme hakkıdır.
Bugün Yaşar’ın yüzüne iyi bakın.
Çünkü iş kazalarının gerçek bilançosu Excel tablolarında değil,
çocukların yüzlerinde tutuluyor.
Benimki:
11 Ocak 1995 — 20:08.
Yaşar’ınki:
1 Ekim 2026.
Bazı rakamlar unutulmaz.
Çünkü artık sayı değildirler.
Bir hayatın kırıldığı yerdirler.
Sine Aras Akten
@_geistarbeiter “Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı” cümlesiyle, “O sular ki gökkubbenin altındadır ve o sular ki gökkubbenin üstündedir; ve onları birbirinden ayırdı”.ikincisi deneyime,gördüğüme daha yakın bir anlatım sanki.ilki ise dili fazlaca kullanmış.
@arcacengiz Doğru anladıysak tabii;terapide tam da konunun bu olmaması gerekmez mi?Konunun bu olmaması hatta terapiyi oluşturmaz mı?Diyalektik bir yorumlanma,aktarım ve karşıt aktarımların çözümü süreci değil mi terapi?Yoksa bir polisiye bulmaca mı söz konusu zekayla halledilmesi gereken?
@VeysiCe Dilin dışında konumlanmış bir zihin söz ettiğimiz.Hayatı boyunca bununla baş etmeye çalışacak.İçsel bir farklılık bu.Öğretime dayalı olmayan bilgileri(görgü,nezaket,mizah ve estetik)edinmek için hesaplamalar yapacak,başkalarında kendiliğinden oluyorken.otizmden nasıl çıkacak.
“Öncelikle otizm ile ilgili kendi deneyimimden başlamak istiyorum. Yetişkin otizm spektrum bozukluğu kendi pratiğimde yıllardır varmış; ama isimleri farklıymış. Depresyon, sosyal fobi, obsesif-kompülsif bozukluk, şizoid kişilik bozukluğu, şizo-obsesif bozukluk, hatta kimi zaman şizofreni. Otuzlu ya da kırklı yaşlarına gelmiş, arkasında üç veya dört ayrı tanı ve pek çok ilaç değişikliği bulunan; dosyası her şeyle dolu olmasına rağmen yine de sanki esas olana tam ulaşamamış insanlar. Kırılmış, küsmüş, odasına daha da kapanmış insanlar. Bazılarına aslında çok büyük potansiyelin var, ‘sen bir dahisin denmiş’, ancak ‘bu potansiyeli açığa çıkarman lazım’ denmiş, denemiş olmamış, hayal kırıklığına uğramış, derin suçluluk hissetmiş, ailesini suçlamış. Aileleri yalnız ve bazen yılmış. Bu kitap, benim için bu insanlar hakkında.”
@tuncacaylant@iletisimyayin Gerçeği dümdüz söylemişsiniz,olay tam da bu,Behzat’ın dobralığı,her türlü acıya evet diyen hali,her bedeli ödemeye hazır hali demek gerçek değil yaratıcısının ihtiyaç duyduğu ve asla edinemediği bir şeymiş.
This is one of the most beloved paintings in America, and it puts its finger on something we all pass through, first as the child, and one day as the parent left behind...
The painting is Breaking Home Ties, by Norman Rockwell, on the cover of the Saturday Evening Post in 1954. A father and his teenage son sit side by side on the running board of a battered farm truck, waiting at a railway stop. A single track runs along the bottom of the picture. A ticket pokes from the boy's pocket. His suitcase is stacked with schoolbooks and wears a "State U" pennant. The train is coming to carry him off to college, away from home, for the first time in his life.
Everything is in the way they sit.
The son sits upright, scrubbed and dressed in his best, eyes fixed on the horizon, on the track, on the future rushing toward him. He is already half gone. For him that train is the beginning of everything.
His father sits beside him in worn work clothes and scuffed boots, looking the other way, down the line, as if he cannot bear to watch it arrive. The same train means the opposite thing to him. For the son it is the start of a life. For the father it is the day the house grows quieter, the chair at the table sits empty, and the person he built his world around walks out into a life that no longer has him at its centre.
Look at his hands. He is holding two hats. His own battered one, and resting on top of it, his son's crisp new one, held carefully together, because it is the last small thing he can still do for the boy...
And then the dog, its head laid in the son's lap, gazing up, refusing to look away. Rockwell knew exactly what that was for: "The father couldn't show how he felt about the boy's leaving," he said. "The dog did."
It has moved people for 70 years because every leaving is a beginning for one person and an ending for another. The child steps out into the world, as they should. And someone stays behind, watching them go, and loving them enough to let them go anyway...
İngilizcede bu kelime oyununun çok ikna edici durmamasının sebeplerinden biri de İngilizcenin Eski Yunanca gibi bir "pitch-accent language" olmamasından ileri geliyor. Eski Yunancada bir hece veya harf İngilizcede olduğu gibi bastırarak veya daha sert bir şekilde telaffuz edilerek vurgulanmaz; bunun yerine çok daha müzikal bir odak vardır: Ses yükselir ve alçalır. Bu yükseliş ve alçalmalar aksan işaretleri dediğimiz işaretlerle belirtilir. Odysseus'un isim oyunu ise sadece semantik bir hile taşımaz, aynı zamanda telaffuzda da bir hile olduğu açıktır. Odysseus şöyle der:
Οὖτις ἐμοί γʼ ὄνομα (İsmim Outis'dir (Hiç-kimse). (9.366)
Οὖτις normalde οὔτις diye yazılır. Odysseus'un bu ismin bir özel isim olduğunu Polyphemos'a belli ettiğini iki kelimenin farklı telaffuzlarından anlıyoruz: bir özel isim olmayan, basitçe "hiç biri, hiç kimse) anlamına gelen οὔτις kelimesinde "acute" aksan taşıyan bir diphtong var. Diphtonglarkısa bir ünlüye (1 birim) kıyasla iki birim olarak varsayılır. Yani daha uzun okunur. "Acute" işareti ise bize burada diphtongun ikinci biriminde sesin yükseldiğini söylüyor: Dolayısıyla οὔτις kelimesinde ses diphtongun ikinci biriminde yükselip -τις son ekinde alçalışa geçiyor. Odysseus ise οὔτις kelimesinin bir özel isim olduğunu bu vurguları değiştirerek gösterir: Özel isim olmayan kelimede iki birimlik diphtongun ikinci biriminde sesin yükseldiğini gösteren acute aksan Odysseus'un telaffuzunda circumflex'e dönüşür: Circumflex bize diphtongun ikinci biriminde değil, birinci biriminde sesin yükseldiğini söylüyor. Dolayısıyla Polyphemos bunun bir özel isim olduğunu fark ediyor. Fakat Odysseus'un hilesi bununla sınırlı değil, asıl trick'i (metis) Polyphemos'un yardım için çağırdığı arkadaşlarına söylediği cümlede görüyoruz:
ὦ φίλοι, Οὖτίς με κτείνει (Ah dostlar, Hiç-kimse beni öldürüyor)
Polyphemos'un arkadaşları Οὖτις kelimesinin bir özel isim olduğunu anlamaz, çünkü Polyphemos bu kelimeden hemen sonra bir enklitik olan με (beni) zamirini kullanır. Enklitik kelimelerde herhangi bir vurgu yoktur; burada olduğu gibi genelde vurgularını kendilerinden önceki kelimeye atarlar. Bundan dolayı da Οὖτίς με kulağa οὔ τίς με (kimse beni öldürmedi) olarak gelir. Normalde özel isim olan Οὖτις kelimesinde ses diphtongun birinci biriminde yükselip, sonra -τις son ekinde daha alçak bir perdeye geçerken, sırf Polyphemos bu kelimeden sonra bir enklitik kullandığı için circumflexin etkisi azalır ve ses yükselip alçalacağı yerde hem diphtongun birinci biriminde hem de -τις son ekinde yükselir: Οὖτίς. Bu da özel ismi οὔ τίς με (kimse beni öldürmedi) cümlesinden ayırt edilemez hale getirir. Bundan dolayı da Polyphemos'un arkadaşları iyi o zaman sorun yok deyip giderler.
Şimdi daha iyi anladınız mı Odysseus'a neden Homerps πολύμητις diyor? :)
Gençliğimizin bir bölümü onun sesinden şiirlerle geçti. Şaire veda tatlı bir sızıyla. Umut veren şiirlerinden birisi. Grup yorumun harika da bir yorumu : https://t.co/MmQJAh2yoW
@CangulOrnek@inanmutlu1 2. topluca bir araya gelen bireyler(ki artık birey demek anlamsızlaşır bu düzeyde) kendilerini aşan bir enerji elbette ortaya çıkarırlar. bu kişinin bunun aksine kendini inandırma çabası ve argüman olarak öne sürdüğü durumlar en baştan hatalı bir yanlış ayrımın doğal sonucu
@CangulOrnek@inanmutlu1 1.Birey ve toplum diye iki ayrı düzeyde düşününce doğal bir düşünme hatası yapıyor. İnsan kendini aşan eylemde bulunabilir. Çünkü topluca bir araya gelir ve topluca yapılan eylemler tek tek bireylerin kendisini aşar. Bu ahlaki ideolojik olarak temellendirsin veya öyle yapmasın.
@dilanimou Ne güzel anlatmışsınız etkisini.Terapi gerçek anlamda seçmeyi destekliyor.Sahneyi koyuyor önüne, ki yarım yamalak her gün oynadığı oyun, işte oyun işte roller,sıradaki sahne metnin dışına şimdi çıkabilir ya da sözünü isteyerek söyle gibi.
3. Bu amaçlara onlar farklı yollarla gidebilirler, bu yollar da onların yaşam alanları dediğimiz kendilerine özel dünyalar oluşturur. Yani sonuç olarak ortak ve ayrılan yanlarımızı anlamalıyız.#otizm#autism#fenomenoloji
1.Sadece konuşmuyor mu?
Otizmli bir çocuk da kendi yaşam alanına sahiptir. Yani dünyayı konuşmanın olmadığı başka bir evrende deneyimlemektedir. Evet aynı fiziksel dünyanın içindeyiz fakat aynı şeyleri görmüyor, aynı şekilde deneyimlemiyor ve aynı duyusal araçlara başvurmuyoruz.
2. Fakat yine de belirtmek gerekir ki;bağlanmak, çeşitli amaçlar yaratıp onun peşinde gitmek, duyusal olarak kendimizi rahatlatmak;işte bunlar ortak amaçlarımızdır.