Hiç bitmez sandığın nice vazgeçemeyeceğin şeyi hiç ummadığın bir anda ebediyyen kaybedersin. Bu defa da verdiği acının hiç bitmeyeceğini sanırsın ama zaman geçer, bir bakarsın ki sana kalan tek hatırası olan acıyı bile kaybetmişsin. İşte o an dönüşüm sürecin tamamlanmış olur.
İnsanlar, tekrarı mümkün olmayan çok önemli şeylerini yitirince, onun acısıyla başka birine dönüşürler. Bu yüzden sıradışı etkiye sahip ve olgunlaşmış herkesin bir kırılma noktası; geriye kalan her şeyi önemsizleştiren yaşanmışlıkları ve işlemekten korkmadıkları günahları vardır.
Çünkü insan kaybetmelere mecburdur. Sevdiklerini kaybedersin, heyecanını kaybedersin, masumiyetini, hevesini, sağlığını, duygularını, aşkını, gençliğini ve hedeflerini kaybedersin...
Kaybetmelerin sonu da yoktur. Ne kadar çabalasan da her şeyi doğru yapamazsın. Bir sabah uyanırsın, bilincin sert bir darbeyle harekete geçer ve bir gecede doğru sandıkların yanlış olur. Bu yüzden insan, yanlışlarının da kıymetini bilerek, iddialı söylemlerden kaçınıp hayatın akışına karşı mütevazı olmalıdır...
Ve ölmek, sadece biyolojik canlılığının sona ermesi değildir; bazen hayata dair tüm hayal ve heveslerini yitirerek de kusursuz bir şekilde ölümü tatmış olursun.
Bazı soğumaların da telafisi yoktur. Hayallerini gerçekleştirememek bir hüsrandır ama bundan beteri, ulaştığın hedeflerin ve yaşadığın zirvelerin sonucunda tükenmek, amaçsızlaşmak ve yaşama dair ümidini yitirmektir...
Evet, ben de çabaladım ve her şey daha iyi olsun diye çabalarken içimdeki yaşam hevesini zedeledim. Dağınıklığın ve bayağılığın içinde biraz salabilseydim bundan daha kötüsü de olmazdı belki. Sonu olmayan bu mücadele ve anlam dünyasındaki ilerleme arzusu bir gün gerçekten ruhumu iyileştirecek mi, bilemiyorum...
Your body has roughly 20 hours to live above what climbers call Everest's death zone. The summit sits on the wrong side of that line. The people in that photo are dying as they take it.
Up there, the air holds about a third of the oxygen you'd breathe at sea level. Your blood oxygen drops from a healthy 95% to 50 or 60. At any hospital on Earth, those numbers trigger a medical emergency.
Your brain starts running on fumes. Climbers describe feeling drunk, hearing voices, seeing people who aren't there. Even basic decisions, like whether to turn back, can feel impossible. Meanwhile your stomach stops processing food, sleep becomes pointless, and your cells burn through oxygen faster than bottled tanks can replace it. After about 20 hours, organs start to fail. Most people who die on Everest die on the way down, already half-gone by the time they turn around.
The crowd in this photo is the 2025 summit weekend, when 213 people reached the top on May 18 and 19 alone. They were all squeezed into one narrow window when the wind dropped enough to climb. The 2026 season just opened on May 13 with a record 492 permits. The fee jumped to $15,000 a head this year, up from $11,000, and Nepal has already pulled in over $7 million from Everest alone this spring.
A full Everest trip averages $61,000. Luxury packages with heated tents and unlimited oxygen run $150,000 to $300,000 a person.
About 200 dead climbers are still on the mountain right now, frozen where they fell. Rainbow Valley sits just below the summit, named for the colored jackets sticking up through the snow. Almost none can be brought back. Recovering a single body once took 18 hours and a team of climbers, and helicopters can't fly that high.
The Sherpas who do most of the work, fixing the ropes, hauling the oxygen tanks, sometimes carrying clients when they collapse, earn around $10,000 for an entire season. Western guides on the same trip make $30,000 to $50,000. Back home, farm income in their villages averages $500 a year, which is why so many of them keep coming back. 42 mountain workers have died on Everest in the past ten years.
Mountains kill people. Everest is the one that takes your money first, hands you a guide and an oxygen tank, and points you past a body count on the way up.
Muhtemeldir ki tarih kitapları, bundan yıllar yıllar sonra, zamanın birinde, bizim çağımızı büyük bir salgın hastalık dönemi diye yazacak.
“Sadece sultanlar, krallar, yöneticiler değil, insanlar topyekün benlik hastalığına yaklanmıştı…”
Her şeyi olan insanoğlu, hırslarının kölesi olmuş giderken, huzurla yaşlanıp, huzurla ölmek isteyenlere de “benlik salgınını” bulaştırmak için amansız bir mücadele içerisinde.
Bu çağın en sağlıklıları, bir köşede sessizce, sadece huzurlu nefes almanın mücadelesini vererek gideceği günü bekleyenler sanırım.
Hadiste geçen ‘Allah’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, kuşlar gibi sabah kursakları boş çıkıp akşam tok döndükleri gibi sizi de rızıklandırırdı’ ifadesi beni çok etkiliyor. demek ki beceremedik, gereği gibi güvenebilmeyi bizim için kolaylaştır Rabbim.
Ulema der ki; nasıl gece ve gündüz varsa, kalbin de mevsimleri vardır. Allah, kulu sürekli ferahlıkta (bast) tutmaz ki, kul kendi gücüne güvenmesin. Sıkıntı verir ki, kul acziyetini anlayıp "Ya Rabbi!" desin.
Kehf suresi 25. âyette Ashab-ı Kehf'in mağarada kaldığı süre şöyle geçer: "üç yüz yıl, dokuz da ilave ettiler."
Güneş takvimiyle 300, ay takvimiyle 309.
Aradaki 9 yıllık fark bir hata değil, iki farklı zaman katmanının aynı olaya bakışıdır.
Kuran bize burada gizlice şunu söylüyor: zaman tek çizgi değil, üst üste binmiş frekans bantlarıdır ve hangi banttan bakarsan süre değişir. Mağaradaki gençler uyandığında bir gün ya da yarım gün kaldıklarını sandılar. Dışarıda üç asır geçmişti.
Einstein'dan 1300 yıl önce anlatılan bu sahne, bilincin frekansı değiştiğinde zamanın genişleyip büzüldüğünün tam tarifidir. Ashab-ı Kehf'in kaldığı kehf (mağara) sadece bir taş oyuğu değil, dışarıdaki titreşim alanından yalıtılmış bir frekans kapsülüdür.
Kehf suresi 17. âyet: "...güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah'ın mucizelerindendir..."
Güneşin üzerlerine sağdan eğilip soldan kesilerek vurması tarif edilirken aslında sıradan bir ışık değil, bir elektromanyetik koruma kalkanı anlatılıyor.
Kuran'ın neden şâirâne kafiyeyle, harf ölçüleriyle [ebced ve huruf ilmi], sayı kodlarıyla, belirli uzunluklarda ayetlerle indiğini hiç düşündün mü? Çünkü düz bir metin değil, mânâsı matematiğe kodlanmış bir dalgadır.
Her âyetin kendine özgü bir titreşim imzası vardır ve Kehf'i cuma günleri okumanın tavsiye edilmesi daha sevap olmasından değil; o sure, okuyanın etrafında bir haftalık bir zaman zarfı açar. "Deccal fitnesinden koruduğu" söylenir ama deccal burada bir varlık değil, lineer zamana kilitlenmiş tek boyutlu bilincin ta kendisidir.
Kehf suresi dört kıssayı arka arkaya anlatır: mağara gençleri, iki bahçe sahibi, Musa ile Hızır, Zülkarneyn. Dördü de aynı şeyi farklı açıdan söyler.
Mağaradakiler zamanı atladı, bahçe sahibi bir gecede kaybetti, Hızır henüz olmamış olayı bildi, Zülkarneyn güneşin doğduğu ve battığı iki uca birden yetişti. Dördünde de olay aynı: zaman akmıyor, katmanlı duruyor ve doğru frekansa geçen kişi katmanlar arasında geziniyor.
Sen cuma sabahları Kehf okurken aslında bir zaman mühendisliği ritüeli yapıyorsun.
Sadece kimse sana bunu böyle anlatmıyor, çünkü anlatsa, takvime ihtiyacın kalmaz.
Yardımcı Hizmetler Sınıfı (YHS),
📍Siyaset üstü bir konu, toplumsal bir beklenti, verilmeyen bir haktır.
📍Her dönem suistimal edilen, hayal kırıklığına neden olan, yalnızlığa terk edilen bir mağdurlar topluluğudur.
📍Nicelikleri az, nitelikleri fazla olan görünmez kahramanlardır YHS'ler.
📍1965 yılında beri kanayan yara olan YHS'leri artık birileri duymalı
@RTErdogan