Bosna-Hersek savaşı ve devamındaki barış süreciyle ilgili makalemizin yer aldığı kitabımız Görkem Tanrıverdi editörlüğünde çıktı. Onur Ağkaya ile birlikte çok emek verdik, içimize sinen bir yazı çıktı, umarım merak eden herkes fayda görür. https://t.co/aQp1jclsds
📢 Yüksek Lisans ve Doktora programlarımız için başvurular devam ediyor!
Kariyerinize güçlü bir yön vermek ve bölümümüzde lisansüstü eğitim almak istiyorsanız, gerekli tüm detaylara aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz. ⬇️
🔗 https://t.co/FyuxWbkpZC
Bu vesileyle çocuklara “annem, ablam, teyzem” demekte de bir sıkıntı yok. Buna inverted kinship addressing deniyor.
Yani ilişkiyi biyolojik gerçeklik üzerinden değil, duygusal yakınlık ve bağ üzerinden isimlendirme. Kültürün dili eğip bükerek yakınlık kurma, sevgi ve güvenlik sinyalleme hali.
Türkçede çok yaygın:
—— Düz kinship addressing (akrabalık diliyle hitap etme):
“Ne vereyim abime, ablama?” diyen garsonun abisi ablası değiliz. Ama burada “bendensin, güven bana” diyen bir sosyal sinyal var. İki yabancı arasındaki mesafeyi kısaltma çabası.
Buna karşılık müşteri de bazen “eyvallah şefim, patron, sağ ol abicim” gibi ifadelerle cevap verir. Bu da ilişkiyi eşitleme sinyalidir: “Ben senden üstün değilim.” Ama herkes yine de sınırını bilir.
—— Inverted kinship addressing (tersine çevrilmiş akrabalık dili):
Çocuğuna “hoş geldin, aç mısın annem” diyen anne ise sevgiyi büyüterek verir. Bu bir dil oyunu ve aynı zamanda güçlü bir şefkat ritüelidir.
Rol tersine çevrilir ve amaç yatıştırmak, bağ kurmak, güven vermektir. Anne aslında şunu söyler: “Ben senin annenim, ve sana bu kelimeyi söyleyerek hatırlatıyorum ki burası güvenli, ihtiyaçların karşılanacak.”
Kimsenin aklı bunlarla karışmaz, bu yozlaşma da değil, dilin insan zihni, duygu ve düşünce derinliğini, sinir sisteminin hallerini ifade edebilmesi için sanat gibi kullanılması, nefis bir zenginlik.
Öğrenciler, ders veren öğretim üyesinin izni olmadan özgün ders anlatımını video, ses kayıt cihazı ya da fotoğraf yoluyla kaydedip satamaz.
İzinsiz kayıtlar hele ki ticari menfaat amacıyla kullanılıyorsa kişilik hakları, telif hakları ve kişisel verilerin korunması hukuku bağlamında kayıt yapan öğrenciyi zora sokabilir.
Üniversiteler 3 yarıyıl olacak, yaz tatili 1 aya inecek,3 yılda diploma alınacakmış!Peki bu sistemin esnafı sevindirmenin dışında kime ne yararı var?
Hocalar araştırmalarını, öğrenciler kış için çalışıp para biriktirmeyi,stajları,sırt çantası ile hayatı tanımayı ne zaman yapacak?
Yeni kitabım, 'Nazi Almanyası'nda Kültür ve Sanat' kitapçılarda !
https://t.co/CDaFUdVVdP
Sanat, bir diktatörlüğün gölgesinde nasıl yaşar? Totaliter bir rejimde üretilen sanat, bize o kültüre dair neler sunar? Böylesi bir sanat, yalnızca estetik açıdan yorumlanabilir mi? Nazi Almanyası’nda Kültür ve Sanat, yirminci yüzyılın en karanlık dönemlerinden birinde, Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası’nda sanatın nasıl ideolojik bir aygıt haline getirildiğini, Üçüncü Reich’ın kültürel politikalarını, “yoz sanat” kavramını, rejimin desteklediği estetik anlayışları ve bu anlayışların nasıl dönüştüğünü mercek altına alıyor. Sanat tarihçisi, yazar ve akademisyen E. Osman Erden, rejimin hangi eserleri yüceltip hangilerini yasaklandığını, sanatçıların hangi yollarla susturulup bastırıldığını, sanatçıların ise bunlara ne şekilde karşılık verdiğini irdeliyor. Resimden heykele, sinemadan tiyatroya, mimariden edebiyata kültürün tüm alanlarını etkileyen bu dönüşümü örnekleriyle ortaya koyarken, tarihin en büyük insanlık suçlarından birini işleyen bu rejimin kültürel alanda yürüttüğü eylemleri de gözler önüne seriyor. Tüm bunları yaparken Alman kültürünün tarih içinde nasıl evrildiğini, bu kültürel birikimin nasıl olup da bir totaliter rejime entelektüel ve duygusal zemin hazırladığını ortaya koyuyor. Diğer bir deyişle, şairlerin ve düşünürlerin insanlarının nasıl olup da yargıçların ve cellatların insanlarına dönüştüğünü tüm detaylarıyla okuyucuya sunuyor.
2025 yılı “1416 Bursları Başvuru ve Tercih Kılavuzu” https://t.co/e93y0UN5iq adresinde yayımlanmıştır. Yurt dışında lisansüstü öğrenim görmek isteyen adaylar 19-30 Aralık 2025 tarihleri arasında başvuru yapabilecektir. Öğrencilerimize hayırlı olsun.
Muhalefete fayda sağlayabilecek, Türkiye’de yapılan yeni bir çalışma: Demokratik kurumların sağladığı kazanımları vurgulamak, otoriter bir rejimde kaybedilenleri vurgulamaktan daha etkili. Sadece pozitif kazanımlar dili otoriter iktidara oy verme ihtimalini gerçekten düşüyor. ++
Araştırmacılar otoriter bir ülkede insanlara demokrasiyi savunmayı öğretmenin en etkili yolu nedir diye soruyorlar. Yani Türkiye’de insanlara demokrasiyi anlatırken demokrasi iyidir çünkü şunları kazanırsınız demek mi daha etkili, yoksa otoriterlik kötü çünkü şunları kaybedersiniz demek mi daha etkili, bunu ölçüyorlar.
Bir grup seçmene pozitif türden mesaj veriyorlar. Bunlara demokrasi olunca insanlar daha güvende olur, ekonomi daha öngörülebilir olur, hak aramak kolaylaşır, devlet keyfi davranamaz gibi mesajlar veriyorlar.
Diğer bir grup seçmene de negatif türden mesaj veriyorlar. Bunlara da otoriterlikte insanlar keyfi şekilde cezalandırılabilir, medya susturulur, hak arayanlar baskı görür, hukuk işlemez gibi mesajlar paylaşıyorlar.
Sonra hepsine demokrasi ne kadar önemli, Türkiye şu anda ne kadar demokratik, otoriter bir partiye oy verme ihtimalin nedir, istikrar için demokrasi ikinci planda olabilir gibi fikirlere katılıyor musun türü sorular soruyorlar. Yani mesajlar insanların zihnini, rejim algısını ve oy eğilimini değiştiriyor mu onu anlamak istiyorlar.
Sonuçlara göre, hem pozitif hem negatif mesajlar insanların demokrasi isteme arzusunu biraz artırıyor. Yani, demokrasi güzel bir şey fikri güçleniyor. Ama sadece pozitif mesaj alanlar Türkiye’yi daha az demokratik görmeye başlıyor, ve sadece bu grupta daha iyisini hak ediyoruz hissi oluşuyor, ve yine sadece bu pozitif mesajları alanlar otoriter iktidardan uzaklaşmaya başlıyor.
Otoriterlik kötüdür gibi negatif mesajlar insanları korkutuyor ama oy davranışlarını pek etkilemiyor. Korku yaratıyor ama siyasi tercihleri dönüştürmekte zayıf kalıyor.
Yazarlar bunu referans noktaları teorisiyle açıklıyor. Kazanımlar üzerinden kurulan referans noktası, rejimi daha eleştirel görmeye ve oy davranışını değiştirmeye daha çok itiyor. Yani demokrasi kazanç üzerinden anlatılınca insanlar mevcut rejimi daha net sorgulamaya başlıyor. İnsanlara sadece baskıyı anlatmak yetmiyor. Demokrasi onlara ne kazandırır, onu göstermek daha dönüştürücü.
Türkiye’de iktidar güvenlik ve istikrar vaadiyle otoriterliği meşrulaştırıyor. Muhalefet demokrasiyi somut kazanımlar üzerinden anlatamazsa, otoriterlik kötü demek tek başına yetmeyebilir.
Türkiye, 2024'te de milli gelirine oranla Avrupa ülkeleri arasında en az vergi toplayan ülkeler arasında.
AB ortalaması yüzde 26,3 ; Türkiye'de oran yüzde 19,0
Buna karşın vatandaş vergi yükünü çok ağır hissediyor.
Neden?
Türkiye alması gerekenden değil, dolaylı vergiler yoluyla dar gelirlilerden vergi topladığı için.
Devletin zenginlerden vergi alması ve yoksul kesimlere aktarması gerekiyor.
Çözüm bu kadar net aslında.
Mary E. Brunkow yılda 30 makale basmadı (bizim memlekette bunu “araştırmacı olmak” sanan hâlâ var). Tüm bilimsel yaşamı boyunca sadece 34 makalesi var, h-index’i 21. Şu çok ünlü, “Stanford’un sözde en etkili bilim insanları” listesinde de yok. Ama yaptığı iş sağladığı fayda ve insalığa olan potansiyel katkısından Nobel Tıp ödülüne layık görüldü. Yaptığı iş, insanlığın gidişatını değiştirecek.
Bilim “makale sayısı” ile değil; nedensiz merak, sorgulama ve tutkuyla yapılır. Makale bilimsel sonucun iletişim aracıdır, ama aracı hedef haline getirirseniz garabet çıkar. h-index tek başına koca bir ÇÖPTÜR.
Bilimde nitelik, görünüşte değil içeriktedir. Buradan devam etmeyi seçenlere selam olsun.
Aşağıdaki veriye göre Türkiye’de hukukun üstünlüğü endeksinde geldiğimiz nokta 19. yüzyıl seviyesinin bile altında görünüyor.
Kaynak: https://t.co/GSqunwKP55
Mahkemeden verilen ihtiyati tedbir kararının icrası tarafların talebiyle, icra dairesi eliyle ya da doğrudan mahkeme aracılığıyla yerine getirilir. Burada yürütme organının veya valiliğin, kendi kendine bu kararı uygulama gibi bir görevi yoktur.
Bugün yaşanan ise hukukun açıkça çarpıtılmasıdır. Devlet, tarafsız hakem rolünü terk ederek adeta Gürsel Tekin ve atanan kayyum heyetinin avukatlığını üstlenmiş, mahkeme kararını uygulamaktan çok bir siyasi davanın tarafı gibi davranmıştır. Bu durum, kuvvetler ayrılığına, yargı bağımsızlığına ve hukuk devletine ağır bir darbedir.
Bir mahkeme kararının nasıl ve hangi usulle icra edileceği kanunla belirlenmiştir. Valilik ve kolluk, yargının yerine geçerek “taraf vekilliği” yapamaz. Hukuk devleti, iktidarın keyfine göre şekillenecek bir alan değil, Anayasa’nın 2. maddesiyle güvence altına alınmış temel bir ilkedir.
Devletin görevi kayyumun değil, hukukun tarafını tutmaktır.
İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, SPK md. 21 uyarınca görevsizlik kararı vermesi gereken bir dosyada ihtiyati tedbir kararı tesis edemez. Bu açık yanılgı, bariz takdir hatası oluşturduğu gibi prima facie mevzuata aykırılık niteliği de taşımaktadır.
Anayasa Mahkemesi, İçtüzük md. 73 çerçevesinde, bu hukuka aykırı karara karşı gecikmeksizin “geçici tedbir” kararı vermelidir. Aksi hâlde çok partili yaşam ve objektif hukuk düzeni bakımından telafisi imkânsız zararlar doğacaktır.
Bu olay, artık sıradan teknik bir usul sorunu olmaktan çıkmış, Anayasa Mahkemesi’nin varlık nedenini doğrudan ilgilendiren bir mesele hâline gelmiştir.
PKK’nın olası silah bırakma süreci, romantik söylemlerle ve siyasi analizlerle ele alınıyor ama bu konu son derece katmanlı hukuki bir meseledir.
Şu altı husus özellikle önem taşıyor:
(1) İlk olarak, teslim edilen silahların hukuki statüsünün netleşmesi gerekir. Bu silahlar ceza yargılamalarında delil olarak kullanılabilecek mi? Kullanılamayacaksa neden? Silahların üzerindeki izler (örneğin barut artıkları, balistik eşleşmeler, DNA bulguları) kimi zaman yaşam hakkı ihlallerine ya da sivillere yönelik saldırılara dair somut kanıtlar içerebilir. Teslim edilmesi, bu türden ciddi suçlara ilişkin etkili soruşturma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Dolayısıyla "delil imhası" gündeme gelecekse (topluma bunu kabullendirmek zorundasınız) hukuki düzenleme ayrıntıları derinleşmelidir.
(2) Silahların birebir kayıt altına alınması ve numaralandırılması gerekir. Ne zaman, nerede, kim tarafından teslim edildi? Kaç taneydi? Hangi türdendi? Aksi hâlde sembolik bir gösteriye dönüşen “silah bırakma” sahneleri, kamuoyunu oyalayan siyasi mizansenlere dönüşür.
ETA’nın 2017’deki süreçte 1.377 silahı Madrid yakınlarında kamuoyu önünde imha etmesi, FARC’ın BM denetiminde 7.132 silahı teslim etmesi vs. bu işin nasıl ciddiyetle yapılabileceğine örnektir. Her iki durumda da sürece ilişkin özel yasalar çıkarılmış, teslimat takvimi ilan edilmiş, silahlar bağımsız kurumlarca mühürlenmiş ve kayıt altına alınmıştır. Türkiye’de ise böyle bir hukukî mimari hâlâ yoktur.
Süre ve mekân belirlemesi hukuki öngörülebilirlik açısından vazgeçilmezdir. Silahların hangi tarih aralığında, nerede ve kime teslim edileceği bilinmiyorsa, sürecin denetlenmesi ve güvenlik önlemlerinin alınması da mümkün değildir.
(3) Aynı belirsizlik, kimi zaman “af” veya “ceza indirimi” gibi müzakerelerde de karşımıza çıkar. Eğer ceza muafiyeti tanınacaksa, bunun kapsamı açıkça şeffaflaşıp belirtilmelidir. Keza ağır insan hakları ihlalleri, işkence, sivillere yönelik saldırılar gibi affa tabi olamayacak suçlar dışlanmalıdır. Uluslararası ceza hukuku bu konuda oldukça açıktır: İnsanlığa karşı suçlar bakımından cezasızlık pazarlık konusu yapılamaz.
(4) Çoğu zaman göz ardı edilen husus, silahların imhası ve bu imha sürecinin maliyetidir. Bazı silahların, özellikle patlayıcı mühimmatın güvenli biçimde imhası yüksek maliyet gerektirir. Bu maliyetin kim tarafından, nasıl ve ne zaman karşılanacağı önceden belirlenmezse, bırakılan silahların bir kısmı tekrar silahlı grupların eline geçebilir ya da "göstermelik" teslimatlar yapılabilir.
(5) Ayrıca, kamuoyunun sıkça göz ardı ettiği bir konu daha var: silahları bırakmakla "savaşı" bitirmiş olmuyorsunuz. Silahı bırakıp örgüt yapısını korumak, kadroları dağıtmamak, ideolojik disiplini devam ettirmek (buna yeniden silahlanma ihtimali dâhildir) birçok çatışma örneğinde görüldüğü gibi kalıcı çözüm üretmiyor.
DDR (Disarmament, Demobilization and Reintegration – Silahsızlanma, Terhis ve Topluma Yeniden Kazandırma) bu nedenle bir bütündür. BM’nin bu alandaki deneyimi, silahların toplanmasının yanı sıra örgütlü yapıların dağıtılması ve mensupların topluma entegrasyonunun da zorunlu olduğunu gösteriyor.
(6) Son olarak, silah bırakma süreçlerinde bağımsız gözlem mekanizmalarının varlığı hayati önemdedir. Uluslararası kurumların, örneğin BM'nin, Avrupa Konseyi'nin ya da üçüncü taraf devletlerin sürece nezaret etmesi gerekir. Bugün Türkiye’de yürütülen müzakereler, geçmişte olduğu gibi kamuoyundan gizli, denetimsiz ve tamamen yürütmenin inisiyatifine bırakılırsa, hukuki meşruiyet üretilemez.
EN ÖNEMLİSİ: Böyle bir kanun (1997 İrlanda silahsızlandırma yasası vb.) çıkarılarken toplum ayrıntılı biçimde bilgilendirilmelidir.
* Ben bunların yapılamayacağından adım kadar eminim, o ayrı... Ama bu notları düşmeyi sorumluluk biliyorum.
Bir Anadolu Liseli olarak kendimi hep cok sansli hissetmisimdir. Devletin tum cocuklarin esit erisebilecegi iyi okullar sunmasi temel gorevlerinden biri. Egitim esitligi, firsat esitligi getirir. Bugun ozel okullara muhtac kaliniyor, onca paraya ragmen iyi egitime de ulasilamiyr
Fen ve Anadolu liseleri, Anadolu’daki kısıtlı imkana sahip öğrencilerin ülkeye,dünyaya açılma projesiydi
Dersaneye gitmeden yabancı dil öğrendiler,en iyi üniversitelerde okudular,bürokraside,politikada söz sahibi,girişimcilikte, entellektüellikte rol model oldular
Peki ya şimdi?
Türkiye'ye en çok atık gönderen ülkeler:
İngiltere: 140.907 ton
Almanya: 87.109 ton
Belçika: 74.141 ton
İtalya: 41.580 ton
Hollanda: 27.564 ton
https://t.co/wXEuIN7dFY