@gokdemirorhan Sadece gaz alsınlar ,ülke yangın yeri lir çalıp izliyorlar.Bukadar tepkiyi herkes veriyor siz duramazsınız ,bugün Üsküdarı ayağa kaldırmanız lazımdı ,sınandınız kaybettiniz, daha büyükleri geliyor.
@gokdemirorhan Sadece gaz alsınlar ,ülke yangın yeri lir çalıp izliyorlar.Bukadar tepkiyi herkes veriyor siz duramazsınız ,bugün Üsküdarı ayağa kaldırmanız lazımdı ,sınandınız kaybettiniz, daha büyükleri geliyor.
Ayıların bu videodaki gibi ağaçlara sürtünmesinin başlıca nedeni kimyasal iletişimdir. Yaşam alanları çok geniş olduğundan ve sıklıkla diğer ayılarınkiyle örtüştüğünden, doğrudan karşılaşmalar iki taraf için de riskli olabilir.
Sürtünme ağaçları; ayıların omuzlarından, boyunlarından ve başlarının tepesinden salgıladıkları bez salgıları, tüyler ve kokuyu bıraktıkları birer “ilan panosu” işlevi görür. Bırakılan kimyasal profil, ayının kimliğini, cinsiyetini ve üremeye hazır olup olmadığını potansiyel eşlere iletir; bu faaliyet, ilkbahardaki üreme mevsimi sırasında zirveye ulaşır.
Yetişkin erkek ayılar ayrıca gövdenin mümkün olduğunca yüksek kısımlarına sürtünür, ısırır ve tırmalar; bu izlerin yüksekliği vücut büyüklüğünü ve fiziksel üstünlüğü gösterir, böylece daha küçük rakipleri uyararak şiddetli çatışmaları azaltır.
Sosyal sinyalleşmenin ötesinde, sürtünme tımar ihtiyaçlarını da karşılar. İlkbaharda ayılar, sırtlarının ulaşılması zor bölgelerindeki kalın, dökülen kış alt tüylerini temizlemek için kaba ağaç kabuklarını kullanır. Sürtünme ayrıca keneleri ve bitleri uzaklaştırırken, ısırgan böceklerin neden olduğu cilt tahrişini yatıştırır.
Dahası, ayılar sık sık çam ve köknar gibi reçineli iğne yapraklı ağaçları hedef alır. Akan özsuyunda yuvarlanmak, kürklerine reçine bulaştırır; bu da hafif bir antiseptik ve doğal bir böcek kovucu görevi görür.
Şu kadarını söyleyeyim: Eğer gözaltındaki meclis üyeleri yarına kadar serbest bırakılmayıp seçim, onlar olmadan yapılırsa, bu, genel seçimlere dönük bir gözdağı, meydan okumadır. Devlet elimizde her türlü seçimleri çalarız iddiasıdır. @eczozgurozel bunu böyle okumalı ve bugünden Üsküdar’a yığınak yapıp adil seçim için @yenipartiyiz seferber edilmelidir. Sıradan bir kötülük değil bu.
Muharrem İnce, CHP’de kalacağını söylemiş ve “Parti kurmak turşu kurmaya benzemez” demiş. Yeni Parti faaliyete başladığı gün ana muhalefet partisi olurken İnce’nin kurduğu Memleket Partisi ilk seçiminde %0,92, ikincisinde ise %0,17 oy aldı. Keşke parti kuracağına turşu kursaymış.
Osmanlı çocuğuyum diyorsan bunu bilmek zorundasın !
Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Traktör sıfırdı, karasaban’dı. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu.
İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu, bebek ölüm oranı binde 480’di, her doğan iki bebekten biri ölüyordu. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece
Reklamlar
60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi, sıfırdı. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı. Ortalama ömür 40’tı.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri… Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
Kadın, insan değildi.
(Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken… Bademlerin yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı. Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur hanım filan, 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu. Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, herif sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.)
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.
Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan bi ses çıkıyordu.
Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin şubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı.
Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.
600 sene boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça’yla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” falan deniyor ya… İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı.
Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”
Ve neymiş efendim, mezar taşı okuyacakmış…
Sen önce iki tane kitap oku da, dünyadan haberin olsun biraz!
Alıntıdır
-Biz Kurtuluş Savaşı’nda sadece İngiltere destekli Yunan ordusunu yenmedik;
Asıl onlara secde eden padişahçı satılık yobazları da yendik.
-Bu yüzden onların AKP’ye sızan torunları şimdi “İstiklal Harbi olmadı!” diye karşı propaganda yapıyorlar.
-Ne demişti İsmet Paşa:
“Biz İstiklal Harbi’nde bu gericilerden çektiğimizi düşmandan çekmedik.”
-Peki 30 Ağustos Rumsındığı Savaşı’nı kazandığız zaman Hintli lider Gandi ne demişti:
“İngilizler, Türklere bir tabut hazırladılar ama Türkler o tabutu İngilizlerin başına geçirdiler…”
-İşte 30 Ağustos’ta yendiğimiz İngiliz, Rum, gerici padişahçı ittifakının torunları, şimdi kendilerini yenen Başkumandan Gazi Mustafa Paşa’nın anılarıyla, eserleri ile savaşıyor.
-Bu yeni Kurtuluş Savaşı topla tüfekle olmasa bile siyaset, ideoloji, tarih, kültür, eğitim, ticaret vb… alanlarda şiddetle sürüyor.
-Yerimiz elbette Gazi Paşa’nın yanıdır.
-Düşmana secde edenlerin torunları düşünsün…