Sanırım bugün Saray/Cumhur çevrelerinin en azından bir kısmında belirginleşen hava şu:
Bir rejim değişimi yaşanıyor. Bu, onların gözünde jeopolitik bir zorunluluk. Ortaya çıkmakta olan yapı Erdoğan’ın etrafında örülüyor; fakat mesele yalnızca Erdoğan’ın kişisel iktidarı değil. Onun ötesine uzanan, daha kalıcı, daha kapsamlı bir siyasal düzen ve güvenlik mimarisi tasarlanıyor.
Bu tasarımda demokrasi bütünüyle ortadan kalkmıyor; ancak giderek daha fazla tiyatral bir niteliğe bürünüyor. Seçimler, partiler ve muhalefet varlığını sürdürüyor; fakat bunların işlevi iktidarın gerçekten el değiştirmesini sağlamak değil, rejimin meşruiyetini ve sürekliliğini üretmek haline geliyor. En azından geçiş dönemi için öngörülen model bu.
Devlet siyasetin, “devlet aklı” siyasetçinin önüne geçiriliyor. Siyasal aktörler kendilerine uygun görülen yerlere yerleştiriliyor.
Erdoğan’ın liderliğini yaptığı, Saray’ın merkeze oturduğu, AKP’nin becerebildiği ölçüde siyasal meşruiyet sağladığı bu kompozisyonda MHP ve Bahçeli, yeni mimarinin fikrî kurucuları olarak görülüyor. Öcalan’a ve Kürt siyasetine ayrı bir rol biçiliyor; “bin yıllık kardeşlik”, “önderlik” ve yeni bir mutabakat dili etrafında konumlandırılıyorlar.
CHP içindeki Kılıçdaroğlu ve Butlan girişimine de bir işlev yükleniyor. Kurucu CHP tasfiye edilmiyor; aksine rejimin butik ortaklarından birine dönüştürülmek isteniyor. Bir tür müze, anıt ya da tarihî referans noktası gibi. Kılıçdaroğlu’na da kaybettiği itibarın bu yeni tasarım içinde iade edileceği ima ediliyor.
Herkes için bir yer var; yeter ki oyunun kurallarını kabul etsin ve kendisine verilen rolü oynasın.
Fakat bu tasarımın ciddi çelişkileri ve kırılganlıkları var. Rejim içindeki herkes aynı pozisyonda değil. İktidar alanının kendi içinde farklı beklentiler, fanteziler ve tahayyüller mevcut.
Ama en önemlisi, siyasal aktörlüğünü ve iradesini terk etmesi beklenen toplumun büyük çoğunluğunun buna gönüllü olmaması. Ekonomik çöküntünün yükünü taşıyan geniş toplumsal kesimler değişim istiyor. Geleceksizlik duygusuyla kuşatılmış genç kuşakların önemli bir bölümü ise bu siyasal düzene karşı derin bir hoşnutsuzluk duyuyor.
Bu nedenle asıl mesele, halkın siyasal iradesinin nasıl yönetileceği, denetleneceği ve gerektiğinde nasıl etkisizleştirileceği.
Bu çevrelerde hâkim görünen düşünce şu sanki: Seçimlere kadar olağanüstü yöntemlere ihtiyaç duyulacak. Yargı müdahaleleri, siyasi operasyonlar ve yoğunlaşmış istisna hâlleri bu dönemin araçları olacak. Çünkü bu bir inşa süreci. Acılar yaşanacak, bedeller ödenecek, tatsızlıklar olacak; fakat bunlar daha büyük bir dönüşümün kaçınılmaz maliyetleri olarak sunulacak.
Amaç, seçimlerde bir “kaza” ihtimalini ortadan kaldırmak.
Bu perspektiften bakıldığında bugünkü sert müdahaleler kalıcı değil; yeni düzenin kuruluş sürecinin zorunlu araçları olarak görülüyor. Tasarım, seçimlerden sonra siyasetin yeni bir normale kavuşacağı, toplumun zamanla bu yeni durumu kanıksayacağı ve bugünün çalkantılarının unutulacağı varsayımına dayanıyor.
Ama asıl mesele burada başlıyor: Halkın iradesini askıya alarak kurulan bir düzen, zorla istikrar kurabilir mi? Yoksa “geçici” diye sunulan olağanüstü yöntemler, yeni rejimin kaçınılmaz olarak ve kalıcı (hatta artarak devam eden) işleyiş biçimine mi dönüşür? Ya da çok daha kötü ihtimallere mi gebe bu yorgun ülke.
Özgür Özel’in demokrasi ve güvenlik ilişkisinin altını çizdiği Newsweek’teki yazısındaki ifade bence önemli bir uyarı niteliğinde. Öyle bitirelim:
“Demokrasi, vatandaşların iktidarı barışçıl yollarla değiştirebileceği güvenilir kanalları korumak demektir. Bu kanallar ortadan kalktığında, siyasal hoşnutsuzluk da ortadan kalkmaz. Yüzeyin altında birikir ve sonunda infilak eder.”
Trabzon’dan Gümüşhane’ye, Tokat’tan Amasya’ya…
Köy köy, belde belde yaktığımız çoban ateşinin Anadolu’nun dört bir yanında gür bir aleve dönüştüğünü görüyoruz.
Mücadelemizin parolası yürüyüştür.
Pusulası millettir.
Hedefi 86 milyona doğrudur.
Bu yürüyüşü millet başlattı, millet tamamlayacak.
Kendimizi millete emanet ediyoruz.
🟣 Mayıs Ayında 33 Kadının Ölümü Şüpheli, İktidarın İhmali Şüphesiz
Verilerimize göre Mayıs ayında 33 şüpheli kadın ölümü, 16 kadın cinayeti var.
Yıllar önceki soruşturmaları yeniden açan, bizim yıllardır her bir delil için ısrarla mücadele ettiğimiz dosyalarda gerçekleri yıllar sonra açığa çıkardığını iddia eden ve bunu sanki görevleri değilmiş de bir lütuf, bir başarıymış gibi gösterenlere soruyoruz:
@abakingurlek@adalet_bakanlik@MahinurOzdemir@tcailesosyal
Şüpheli kadın ölümlerinin verilerini tutuyor musunuz ? Bu artışın farkında mısınız? Bakanlıklar, devletin kurumları bununla ilgili herhangi bir sorumluluk alıyor mu?
Bilinsin ki şüpheli kadın ölümleri verileri yalnızca bir sayı değildir. Şüpheli kadın ölümü demek kayıtlara geçmeyen kadın cinayetleri demektir. Cezalarını almayan, haklarında hiç soruşturma yürütülemeyen failler demektir. Bu faillerin hiç ceza almadan kadınlara yönelik suç işlemeye ve kadınları öldürmeye devam etmesi demektir.
Biz her bir ölümün, her bir dosyanın peşindeyiz. Hiçbir şüpheli kadın ölümünü karanlıkta bırakmayacağız. Şüpheli ölüm denilerek kadın cinayetlerinin üstünün örtülmesine izin vermeyeceğiz. İhmali olanlardan hesap soracağız. Biliyoruz ki kadınların ölümü şüpheli ancak iktidarın ihmali şüphesiz.
Bugün Dünya Çevre Günü.
Türkiye'nin #çevre konusundaki performansı maalesef çok kötü. Yurt çapında birçok yerde #ekokırım yaşanıyor.
İklim krizine karşı önlemler yetersiz, #iklim kriziyle ilişkili hastalıklar artıyor.
Ekolojik iyi olma halini sağlayacak bir iktidara ihtiyaç var.
Medeni Yasa’ya kurulan gerici tuzağı 2023’te yazmıştım! #nafakahakkı
Demokratik toplum örgütleri, ilericiler ve Cumhuriyetçiler, anayasanın kadın ve erkek eşitliğini düzenleyen 10. maddesine ve ailede eşitliği düzenleyen 41. maddesine aykırı olan bu teklife karşı durmak ve Medeni Yasa’yı savunmak zorundadır!
https://t.co/ODdMdgNJQC
📍Ankara
Anayasa Mahkemesi’nin boşanmada süresiz nafaka düzenlemesine ilişkin iptal kararını tanımıyoruz.
Nafaka hakkımıza dokundurtmayacağız demek için Adalet Bakanlığı’nın önündeyiz.
🗓️ 5 Haziran Perşembe, 18.30
📍 Adalet Bakanlığı Önü ( Atatürk Bakanlığı Önü, MEB yanı)
Anayasa Mahkemesi'nin yoksulluk nafakasındaki "süresiz" ibaresini iptal etme kararı, kadınların büyük mücadele vererek kazandığı medeni haklara yönelen çok boyutlu bir saldırının önemli bir halkası. Ve en çok yoksul kadınları etkileyecek olan açık bir saldırı!
İktidar yıllardır nafaka hakkını hedef alıyor. Yargı reformlarıyla, torba yasalarla, kamuoyunda yürütülen manipülasyon kampanyalarıyla kadınların boşanma hakkını fiilen sınırlandırmaya çalışıyor. Ancak kadınların örgütlü mücadelesi bu girişimlerin önüne geçiyordu.
Şimdi aynı hedefe Anayasa Mahkemesi kararı üzerinden ulaşmaya çalışıyorlar. Hukuk eliyle, yasa kılıfıyla hak gaspı tam da budur!
Çünkü mesele hiçbir zaman birkaç örnek üzerinden anlatılan "nafaka mağduriyeti" olmadı.
Mesele, kadınların kendi hayatları hakkında söz söyleme hakkını daha da kısıtlamak, boşanmayı kadınlar açısından daha zor ve daha ağır bedeller ödenen bir sürece dönüştürmek.
Bugün boşanma nedeniyle yoksulluğa düşenlerin büyük çoğunluğu kadınlar. Bunun nedeni kadınların tercihleri değil, sistematik toplumsal eşitsizlikler. Yıllarca ev içi emeği üstlenen, çocukların bakım yükünü taşıyan, çalışma hayatından uzaklaştırılan, çalışma hayatında sömürüyü ve eşitsizliği katmerli olarak yaşayan kadınlar boşanma sonrasında yoksullukla karşı karşıya kalanlardır.
Türkiye'de gerçek olan şudur:
Şiddet gördüğü evlilikten kurtulmak için üç kuruşluk nafaka hakkından vazgeçen kadınlar vardır.
Mahkeme kararı olmasına rağmen nafakasını düzenli alamayan kadınlar vardır.
Çocuklarıyla birlikte yoksulluk içinde yaşam mücadelesi veren kadınlar vardır.
Can güvenliği ile yoksulluk arasında seçim yapmaya zorlanan kadınlar vardır.
Bu karar tam da bu gerçekliğin üstünü örtüyor!
Nafaka hakkının zayıflatılması, şiddet gördüğü evliliği sonlandırmak isteyen kadınların önüne yeni engeller koyacak. Kadınların bağımsız bir yaşam kurma imkanlarını daraltacak, ekonomik şiddeti derinleştirecek, kadınları ve çocukları daha büyük bir yoksulluğun içine itecek.
Üstelik hedefte yalnızca yoksulluk nafakası da yok.
Yıllardır "nafaka zulmü" söylemiyle yürütülen kampanyaların sonunda, çocuklar için ödenen iştirak nafakası dahil olmak üzere nafaka hakkı bütünü tartışmaya açılıyor. Yani bu karar çocukların da geleceğini etkileyecek.
Devletin görevi kadınların nafaka hakkını gasp etmek değil, eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktır. Sosyal yardımlar nafaka hakkının alternatifi değildir. Kadınların hakkı sadaka değil, güvencedir.
Bu nedenle nafaka hakkının korunması mücadelesi; ücretsiz ve nitelikli çocuk bakım hizmetleri, kamusal eğitim ve sağlık hizmetleri, güvenli ve ucuz barınma olanakları, istihdamda öncelik ve mesleki eğitim hakkı gibi kadınların kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak sosyal haklarla birlikte ele alınmalı. Böyle bir bütünlüklü mücadele programının başlığı olmalı.
Kadınların bağımlı ilişkilere mahkum edilmediği, şiddet karşısında yalnız bırakılmadığı, boşandığında yoksulluğa sürüklenmediği bir yaşam mümkün.
Bunun yolu kadınların hakları ve hayatları için vereceği ortak mücadeleden geçiyor.
Bunun yolu, kadınların medeni haklarına yönelen saldırıların tüm topluma yönelen, tüm işçi sınıfına yönelen saldırılar olduğunu bilerek topyekun mücadeleden geçiyor.
Nafaka hakkından vazgeçmiyoruz.
Kadınların eşitlik, özgürlük ve insanca yaşam hakkından vazgeçmiyoruz.
Haklarımızdan, hayatlarımızdan, birlikte mücadeleden vazgeçmiyoruz!
Nafaka hakkıyla 2015 yılından beri uğraşıyordu iktidar. Yalnız nafakayla değil, toplumdaki eşitsizlik sebebiyle kadınlara tanınmış birçok hakla. Biz bunlara kazanılmış haklar diyoruz. TBMM’de 2015 yılında kurdukları kısaca “Boşanma Komisyonu” 2016 yılında bir rapor verdi. Güya artan boşanmalara çözüm olarak sundukları bu raporda müftülere nikah kıyma yetkisi verilmesinden aile arabuluculuğuna, istismar mağduru çocukla failin evlenmesi halinde ceza affından nafaka hakkının kısıtlanmasına kadar kadınların ve çocukların haklarına yönelik saldırı niteliğinde her türlü plan proje vardı. Teker teker de hayata geçirildi. Başları göğe erdi mi bilmem. Zira boşanmalar azalmadı, kazanılmış hakları ellerinden gidince kadınlar 3 çocuk 5 çocuk yapmaya başlamadı.
Süresiz nafakanın aslında süresiz olmadığını, kadınlar toplumda eşitleninceye dek buna son vermenin anlamsız olduğunu, nafakanın her şeyden evvel psikolojik bir destek olduğunu ve bu desteğin ellerinden alınmasının çok kötü sonuçları olabileceğini ve daha birçok detayı 2015 yılından itibaren her yerde anlattık. Uzunca dönem yazarlık yaptığım Gazete Duvar’da, kitabımda ve başkaca mecralarda bu yazılarım var, detay isteyen bakabilir.
Anayasa Mahkemesi yanlış hatırlamıyorsam 2012 yılında süresiz nafaka hükmünün iptali talebini, hükmün “sosyal devlet” ilkesine uygun olduğu gerekçesiyle reddetmişti. Fakat aradan geçen yıllar boyunca (AYM’ye tekrar başvuru için 10 yıl geçmesi gerekiyordu) hepimizin malumu olduğu üzere yargı bağımsızlıktan uzaklaştı, hukuk siyasi bir araca dönüştü. İktidarın maskesi tamamen düştü ve birçok kötü niyetinin yanı sıra kadın düşmanlığı da faş oldu. Haliyle sosyal devlet dahil her türlü temel hukuk ilkesi de rafa kalktı.
İşte şimdi bu kötü emellerini de hayata geçirdiler.
Şunu herkes bilsin ki hayrını göremeyecekler. Çünkü inanılmaz güçlü, hakkını bilen ve savunan, özgür ruhlu, eşitlik aşığı bir genç kadın -hatta genç erkekler de- nesil yetişiyor. İktidarın köhnemiş, ilkel baskı unsurlarıyla eşitlik bilincine zeval gelmez. Toplasanız sayısı 100 kişiyi geçmeyen “mağdur babalar”la hiçbir iktidar ihya olmaz. Öte yandan kadınların ahı boynunuzadır. Ve yeminimiz olsun; elimizden aldığınız tüm hakları misliyle geri alacağız!
Kadınların kazanılmış haklarına son saldırı: yoksulluk nafakası
Yoksulluk nafakası, boşanma sonrasında yoksulluğa düşecek tarafın, diğerinden talep edebileceği bir haktır ve cinsiyetsizdir; ekonomik durumu kötü olan erkekler de nafaka alabilir.
#SüresizNafaka söylemi bir manipülasyondur!
Konu sadece nafaka tartışması değil. Bu, boşanmayı zorlaştıran, kadını şiddet dolu evliliklere mahkum eden, aile kurumunu kadının özgürlüğü üzerinde bir baskı aracı olarak yeniden kurgulayan bir kadın düşmanlığı ajandasının parçasıdır.
Hedef Anayasa'daki kadın-erkek eşitliğidir, Cumhuriyetin kazanımları ile Medeni Kanunun tasfiyesidir.
Bu saldırılara geçit vermeyeceğiz. Geri adım atmak yok. Kadınların eşit, özgür ve şiddetten arınmış bir yaşam sürmesi için yıllardır süregelen mücadelemiz aynı kararlılıkla devam edecek!
Bugün, kadınlara ödenen ve çoğu zaman temel ihtiyaçları dahi karşılamaya yetmeyen kazanılmış nafaka hakkımıza ilişkin düzenleme Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.
Yıllardır gerçeği yansıtmayan bilgilerle kamuoyunda nafakaya karşı bir duruş yaratılmaya çalışıldı, kadınların kazanılmış haklarına ilişkin saldırı niteliğinde politikalar ısrarla yürütüldü. En sonunda tıpkı İstanbul Sözleşmesi'nden çıkıldığı gibi, kadınların yaşam haklarını, varoluşlarını hiç gözetmeksizin bu Anayasa Mahkemesi kararı verildi.
Sanılmasın ki bu kararlarla mücadelemiz engellenebilir, sanılmasın ki kazanılmış haklarımızdan bir mahkeme kararıyla vazgeçeriz.
Kadına yönelik şiddetin, kadın cinayetlerinin önünü açacak hiçbir yasal düzenlemeye izin vermeyeceğiz. Kazanılmış haklarımıza, Medeni Kanun’a ve nafaka hakkımıza sahip çıkacağız.
#NafakamaDokunma
“Düşmesin bizimle yola; evinde ağlayanların göz yaşlarını, boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar.
Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar.”
Büyük şair Nazım Hikmet’i vefatının 63’üncü yılında saygı ve rahmetle anıyorum.
MADENCİLERİMİZİN YANINDAYIZ!
Seçilmiş Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in katılımlarıyla, yerin metrelerce altından ülkemizi aydınlatan maden işçilerimizin yanındayız.
İnsanca yaşam, güvenli çalışma koşulları ve alın terinin hakkı için mücadele eden emekçilerimizle dayanışmayı büyütmek üzere tüm emek dostlarını bekliyoruz.
📅 4 Haziran, Perşembe
🕛 12.00
📍 Yıldızlar SSS Holding Önü
Esas olan,
sadece yaşamak değil,
İnsana yakışır şekilde ve
onurlu yaşamaktır.
Teslim olmadan,
boyun eğmeden,
sürünmeden,
el etek öpmeden yaşamaktır.
Usta şair #NazımHikmet 'i aramızdan ayrılışının 60. yıl dönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.
72 gündür tutuklu olan BirGün muhabiri İsmail Arı, 5 Haziran’da ilk kez hâkim karşısına çıkacak
İsmail Arı gazetecilik yaptığı için yargılanıyor
Gazetecileri yalnız bırakma!