Bir haber başlığıyla öfkelenmeyin, bir ekran görüntüsüyle hüküm vermeyin. Çünkü gerçekler çoğunlukla ilk anlatıldığı gibi değildir.
Linç kültürü, düşünmeyi kalabalığa devretmektir. Kalabalık sizi haklı hissettirebilir; ama haklı yapmaz. Araştırmadan katıldığınız her linç, eninde sonunda linç edileni değil, ona katılanı mahcup eder.
İnsanın kendisiyle benzer frekansta biriyle konuşması, yıldızlı bir gecede gökyüzünü seyretmesi gibi huzur verir. Saatlerce konuşabilirsin ve asla yorulmazsın. Bazen insanın böyle ruhunu dinlendiren sohbetlere ihtiyacı vardır.
“Rekabet”, “kaynak için mücadele”, “bencil gen” gibi metaforlar doğadan masumca okunmuş gerçekler değil; belirli bir ekonomik-politik hayal gücünün doğaya yansıtılmış halidir. Eğer yaşamı rekabet ve mekanizma diliyle anlatabiliyorsak, aynı biyolojik gerçekleri işbirliği, karşılıklılık, anlam ve ifade diliyle de anlatabiliriz: üstelik bu ikinci dil, canlıların yaşanmış gerçekliğine daha sadıktır.
The Biology of Wonder, Andreas Weber
İnsanlık tarihinin büyük bölümünde ekonomik ilişkiler alışveriş değil, armağan üzerine kuruluydu ve bu sistem insanları birbirine bağlayan asıl şeydi.
Para ödediğinizde ilişki kapanır; borç biter, taraflar birbirine bir şey borçlu kalmaz, bağ kopar. Bir armağan ise tam tersine açık bir döngü yaratır. Aldığınız şey içinizde minnet ve karşılık verme isteği doğurur, bu da armağanı dolaşımda tutar. Yani armağan, bir nesne transferinden çok bir ilişki kurma biçimidir. Geleneksel armağan kültürlerinde statü, ne kadar biriktirdiğinizden değil, ne kadar cömertçe verebildiğinizden gelir.
Komşunuz size bahçesinden bir tabak kiraz gönderir, siz aynı tabağa yeni yaptığınız tatlıyı koyup gönderirsiniz.
Armağan mantığı, karşılıklı var oluş anlayışına (her şeyin birbirine bağlı olduğu, bolluk temelli bir bakışa) dayanır. Onun için armağan ekonomisi yalnızca ekonomik bir model değil, dünyayı idrak etme biçimidir.
Komşu komşunun külüne muhtaç ve bu dünyada her birimiz ötekine komşuyuz.
Bir insanın ne dediğini anlamak zekâ işidir. Neden söylediğini anlamak empati işidir. Söylediklerinin başkaları üzerindeki etkisini önemsemek ise vicdan işidir. Bu üçünden biri eksik olduğunda iletişim teknik olarak gerçekleşebilir, fakat gerçek anlamda bir bağ kurulamaz.
Hayat çok garip bi yer. En yakınım dediğiniz insan gün geliyor en uzağınızdaki bi insana dönüşebiliyor. O yüzden insan belli bi yaştan şunu öğreniyor: Hayatta hiçbir şeyin garantisi yok. Ne insanların ne de duyguların hep aynı kalacağının…
Carl Jung şöyle demişti:
“Ne kadar izole olursanız olun ve ne kadar yalnız hissederseniz hissedin, işinizi gerçekten ve vicdanlı bir şekilde yaparsanız, bilinmeyen müttefikler gelip sizi arayacaktır.”
Herkesin davranışlarını “Aman sinirlenmesin” diyerek, öfkeli ve asabi babanın duygu durumuna göre ayarladığı bir ev. Sonrasında büyüyen ve herkese uyumlanmaya çalışan, çatışmadan kaçan, sınır koyamayan, kendini hep geri plana atan ve değersiz hisseden yetişkinler.
SOLGUNLUK ÇAĞINDA CANLILIK
Bu solgunluk, bitkinlik çağında yeniden canlanabilmenin yolu beş kadim sığınaktan geçiyor: Sevmek, öğrenmek, çalışmak, inanmak ve oynamak. Bunlar tesadüfen seçilmiş kelimeler değil; insanı insan kılan, onu bir anlam ufkuna bağlayan o eski şifa kaynaklarıdır.
Sevmek, kendinden çıkıp bir başkasına uzanmaktır. Bitikliğin ilk ilacı başka bir kalbe değmektir. Bir ihtiyarın elini tutmak, bir çocuğun gözünün içine bakmak, kapı komşusunun halini hatırını sormak gibi küçük ama hakiki temaslar. Sevgi, verdikçe çoğalan tek hazinedir; insan başkasına su taşırken kendi içindeki kuyunun yeniden dolduğunu fark eder.
Öğrenmek, dünyayı bir çocuğun merakıyla yeniden keşfetmeye niyet etmektir. Solmak, çoğu zaman hayatın bizi şaşırtmayı bırakmasıdır; her şeyi bildiğimizi sandığımız anda renkler kaçar. Yeni bir dilin ilk kelimeleri, bir çiçeğin adı, gökyüzündeki bir yıldızın hikâyesi yani zihne açılan her küçük pencere, ruha taze bir hava üfler. Merak, içimizdeki çocuğu uyandıran o nazik dürtmedir, uyanan çocuk, yeniden oynamayı hatırlar.
Çalışmak, ellerimizin ürettiği şeyde kendimizi bulmaktır. Ama buradaki çalışma, bizi tüketen o aç gözlü tempo değil; emeğin kendisinden zevk alınan, sonunda bir eser bırakan, insanı dünyaya bağlayan anlamlı bir uğraştır. Bir bahçeyi sulamak, bir yemek pişirmek, bir şeyi tamir etmek : Niceliğe değil, niteliğe ve mânaya bağlanan iş, yorgunluğun değil, doygunluğun kaynağı olur. İnsan, faydalı olduğunu hissettiğinde dirilir.
İnanmak, kendimizden daha büyük, daha ulvi bir hakikate başımızı dayamaktır. Bitiklik, bir bakıma anlamın çekilip gittiği bir gelgittir; ruh, kendinden büyük bir gayeye bağlanmadığında soluverir. İnanç bize kendi küçük tasalarımızdan daha geniş bir ufuk açar. Secde eden, eğilen, şükreden insan, omuzlarındaki yükün bir kısmını kendinden büyük ellere bırakmanın hafifliğini tadar.
Ve oynamak, hayatı bir muvaffakiyet sınavı olmaktan çıkarıp yeniden bir armağan gibi karşılamaktır. Yetişkinlik, çoğu zaman oyunu küçümsemeyi öğrenmektir; oysa amaçsızca gülmek, anlamsızca koşmak, sırf zevk için bir şey yapmak ruhun en saf gıdasıdır. Oyun, sonucu önemsemeyen tek faaliyettir; tam da bu yüzden, her şeyi sonuca bağlayan bir çağda kıymetli bir isyandır.
Kaç yaşında olursa olsun, düştüğünde çocuğunu kaldıracaksın. Gücün ne kadarına yeterse yanında olacak, yargılamadan yaralarını saracaksın. Bunu yapamıyorsan kendine “anne, baba” demeyeceksin.
Sürekli kendini düzeltmeye çalışmaktan yorulmuş bir nesil. Gözler kendine dönmekten bitap düşmüş. Her duygusunu yargılayan, her başarısızlığını bir karakter kusuru olarak gören, her güzel anın bile bir performans haline geldiği insanlar.
‘Sen’in dışında da bir dünya var!
Eskiden olsa yakıp yıkacağım bir konuda, artık derin bir sessizliği seçiyorum. Çünkü öğrendim ki bazı insanlar değişmez. Bazı tartışmalar saygı çerçevesinde bitmez. Ve daha baştan kendini haklı ilan etmiş insanlar için kendini yormaya bile değmez.
İnsanların en büyük hatalarından biri, güler yüzlü, sevecen ve açık kalpli insanları cepte ve garanti görmeleridir. Oysa bu kişiler size besledikleri samimi duyguların karşılığını görmezlerse, onları geri çekmeyi bilirler. Sizi çıkardıkları tahttan indirmek, onlar için sanattır.
Modern dünyada bilginin ilerlemesi, düşüncenin gerilemesine yol açtı. Veriye ve hesaba boğulduk ama insani gerçekliği kavrayacak zihinsel derinliği kaybettik. Sonuç: Fanatizm ve nefret.
Edgar Morin
mevlana “aradigin seni arar.” demis.yani gonulden istediginiz seyle aslinda karsilikli bir cekim icindesinizdir.yani siz tum kalbinizle bir seyi ariyorsaniz o sey de size dogru yaklasiyordur.bir arzunun kalbinize dusmesi bile tesaduf degildir