Ağırlık kaldırın.
Ama kaslarınızı büyütmeden önce, zihninizdeki imajınızı değiştirin.
Kendinizi aynada görmek istediğiniz o güçlü, kaslı ve kendinden emin halinizle hayal edin. Sonra sadece görüntüsünü değil, onun duygusunu da hissedin.
O bedenin içinde nasıl yürürdünüz?
Nasıl konuşurdunuz?
Nasıl beslenirdiniz?
Antrenmana gitmek için motivasyon bekler miydiniz?
Kendinize nasıl davranırdınız?
O kişi olmadan önce, o kişinin bilincine girin.
Çünkü zihninizde kendinizi hala güçsüz, isteksiz ve disiplinsiz biri olarak görüyorsanız bedeninizi değiştirmeye çalışırken sürekli eski kimliğinizle savaşırsınız.
Ama kendinizi zaten güçlü biri olarak görmeye başladığınızda disiplin bir mücadele olmaktan çıkar.
Ağırlık kaldırırsınız, çünkü güçlü insanlar ağırlık kaldırır.
İyi beslenirsiniz, çünkü o bedene sahip biri bedenine öyle davranır.
Uykunuzu korursunuz, çünkü inşa ettiğiniz şeyi sabote etmek istemezsiniz.
İmaj, duyguyu yaratır.
Duygu, bedeninize bir sinyal gönderir.
Sinyal enerjinizi, duruşunuzu, kararlarınızı ve davranışlarınızı değiştirir.
Tekrarlanan davranışlar da sonunda bedeninizi o imaja benzetir.
Takviyeler destek olabilir.
İğneler süreci hızlandırabilir.
Ama kendiniz hakkında taşıdığınız imaj her gün sizi ters yöne çekiyorsa, hiçbir protokol sizi uzun süre ileri taşıyamaz.
Bazen kas yapan ilk şey ağırlık değildir.
Kendinizi güçlü, estetik ve özgüvenli biri olarak görmeye başlamaktır.
Çünkü bedeniniz, zihninizde yeterince uzun süre yaşattığınız kimliğin peşinden gider.
Bu yalnızca kas için geçerli değil.
Kendinizi sevgiye layık görmeden sağlıklı bir ilişkiyi, bolluğa layık görmeden parayı, başarıya layık görmeden büyük bir hayatı uzun süre taşıyamazsınız.
Önce zihninizde o kişi olun.
Onun duygusuna girin.
Onun inancıyla hareket edin.
Sonra bedeniniz, enerjiniz ve hayatınız o kimliğe yetişmeye başlasın.
Kadınlar çoğu zaman önce bir şey hisseder, sonra hissettikleri şeyin etrafına mantıklı bir hikâye kurarlar.
“Böyle hissediyorsam, demek ki gerçek budur.”
Buna psikolojide duygusal akıl yürütme denir.
Aslında yalnızca kadınlar yapmaz.
Erkekler de yapar.
Fakat kadın–erkek ilişkilerinde duygular daha fazla konuşulduğu için bu mekanizmayı çok daha açık görürsünüz.
Bir kadın seni başka birisi için terk ettiğinde kendi kendine şöyle diyebilir.
“Onu gerçekten sevseydim başka birisine karşı böyle şeyler hissetmezdim. Demek ki ilişkimiz zaten bitmiş.”
Burada önce yeni kişiye karşı duygu oluşur.
Sonra geçmiş ilişki, bu duyguyu haklı çıkaracak şekilde yeniden yorumlanır.
Ya da tartışma sırasında sen kontrolünü kaybedip bağırdığında şöyle der:
“Beni gerçekten sevseydi bana böyle davranmazdı. Demek ki ayrılmakta haklıyım.”
Belki tartışmayı başlatan oydu.
Belki sınırını defalarca ihlal etti.
Belki seni bilinçli biçimde kışkırttı.
Fakat sen öfkeni yönetemeyip hata yaptığın anda, onun zihnine yaptıklarını haklı çıkarabileceği mükemmel bir DELİL verdin.
Artık mesele onun ne yaptığı değildir.
Senin bağırman, bütün hikâyenin merkezine oturur.
Kadın kendi vicdanında beraat eder.
Sen ise kendi davanda, karşı tarafın eline delil veren sanığa dönüşürsün.
İNSANLAR ÖNCE KARAR VERİR, SONRA GEREKÇE ÜRETİR
İnsan zihni kendi davranışıyla benlik algısı çeliştiğinde rahatsız olur.
“Ben iyi bir insanım.”
Ama aynı zamanda:
“Beni seven birini aldattım.”
Bu iki düşünce aynı zihinde rahatça yaşayamaz.
O zaman zihin ne yapar?
Davranışı değiştiremiyorsa hikâyeyi değiştirir:
“Zaten beni ihmal ediyordu.”
“İlişkimiz çoktan bitmi��ti.”
“Beni buna o sürükledi.”
“Ben yalnızca kendimi bulmaya çalıştım.”
Ve bam.
Vicdan rahatladı.
Bu mekanizmaya bilişsel çelişkiyi azaltma diyebilirsin.
İnsan yaptığı kötülüğü her zaman kötülük olarak hatırlamaz.
Bazen kendisini haklı çıkaracak yeni bir geçmiş yazar.
Sen de duygusal kontrolünü kaybedersen, yazdığı bu yeni senaryoya malzeme sağlarsın.
HER İDDİAYA CEVAP VERMEK ZORUNDA DEĞİLSİN
Kadın sana:
“Sen beni hiç sevmiyorsun.”
dediğinde hemen geçmişte yaptığın fedakârlıkları sıralamaya başlarsan onun kurduğu mahkemeye girmiş olursun.
“Nasıl sevmiyorum? Geçen yıl şunu yaptım, sana bunu aldım, ailenle şöyle ilgilendim…”
Geçmiş olsun.
Artık kendini savunuyorsun.
Savunan kişi, farkında olmadan suçlamanın doğru olabileceğini kabul eder.
Bazen verilecek en doğru cevap şudur:
“Böyle hissetmeni anlıyorum fakat bu söylediğini gerçek yapmıyor.”
Kısa.
Sakin.
Savunmasız değil fakat savunmaya geçmeyen bir cevap.
Her su��lamayı çürütmek zorunda değilsin.
Her yanlış anlaşılmayı o anda düzeltmek zorunda değilsin.
Karşındaki kişi seni anlamak için değil, öfkesini boşaltmak için konuşuyorsa açıklama yaptıkça yeni malzeme verirsin.
SOĞUKKANLILIK, DUYGUSUZLUK DEĞİLDİR
Burada anlatılan “Hiçbir şey hissetmeyin.” değildir.
Duygunu bastırmak güç değildir.
İçeride kudurup dışarıda manipülasyon yapmak da güç değildir.
Soğukkanlılık:
Ne hissettiğini fark edip davranışını o duyguya teslim etmemektir.
Öfkelenebilirsin.
Kırılabilirsin.
Kıskanabilirsin.
Fakat o an vereceğin tepkinin yarın karşına hangi sonuçla çıkacağını düşüneceksin.
“Şu anda sağlıklı konuşamayacağız. İkimiz de sakinleşince devam ederiz.”
deyip konuşmayı sonlandırabilirsin.
Bu kaçmak değildir.
Tartışmanın kontrolünü yeniden almaktır.
Karşındaki sesini yükseltiyorsa:
“Benimle bu tonda konuşulduğunda konuşmayı sürdürmem.”
dersin.
Devam ederse gerçekten gidersin.
On kere sınır söyleyip on birinci kez yine orada kalırsan sınır koymuş olmazsın.
Yalnızca şikâyet etmiş olursun.
TARTIŞMADA SON SÖZÜ ALMAK, İLİŞKİYİ KAZANMAK DEĞİLDİR
“Kadınla tartışma kazanılmaz.” denmesinin sebebi kadınların büyülü bir tartışma gücüne sahip olması değildir.
Duygusal bir tartışmada konu sürekli dallanabilir.
Sen bugünü konuşursun.
Geçen yıl yaptığın hata gelir.
Onu açıklarsın.
Ses tonun mesele olur.
Ses tonunu düzeltirsin.
Yüz ifaden sorun olur.
Bir süre sonra başlangıçta ne konuştuğunuzu ikiniz de unutursunuz.
Bu oyunu kazanmanın yolu her iddiaya cevap vermek değildir.
Konuyu sabit tutmaktır:
“Şu anda konuştuğumuz şey bu. Diğer meseleleri sonra ayrıca konuşabiliriz.”
Konu tekrar değişirse:
“Aynı yere dönüyorum. Bu konu çözülmeden diğerine geçmeyeceğim.”
Sakinliğini bozmazsın.
Aynı cümleyi farklı şekillerde yüz kere açıklamazsın.
ÇERÇEVE NEDİR?
Çerçeve, kadına hükmetmek değildir.
Çerçeve:
Ne kabul ettiğini bilmek
Neyi reddettiğini bilmek
Kışkırtıldığında karakterini değiştirmemek
Onay almak için kendi gerçeğinden vazgeçmemek
Gerekirse ilişkiyi kaybetmeyi göze alabilmek
Söylediğin sınırı uygulamak
demektir.
Kırılamayan çerçeven varsa her kadın sana âşık olmaz.
Böyle bir garanti yoktur.
Fakat sana saygı duymayan, sürekli sınırlarını deneyen ve duygularını kullanarak seni yöneten biri hayatının merkezine yerleşemez.
Asıl kazanç budur.
Çünkü zayıf erkek tartışmada kadını yenmeye çalışır.
Güçlü erkek ise tartışma sırasında KENDİNİ kaybetmemeye çalışır.
Sen bağırdığında, tehdit ettiğinde, yalvardığında veya kendini saatlerce açıklamaya başladığında oyunun kontrolü artık sende değildir.
Duygun direksiyona geçmiştir.
Hatırla.
Çerçeve, tartışmada son sözü söylemek değil; karşındaki ne yaparsa yapsın kendi değerlerine uygun son davranışı seçebilmektir.
Çünkü insan her zaman son yaptığı hareketle hatırlanır. ;)