Çok değerli şairimiz Ahmet Telli’yi bu akşam kaybettik.
Üzüntüm sonsuz.
Bu ülkede 1970’lerden beri yazını ve ideolojik mücadelesi ile ikonik bir yer edinmiş çok önemli bir sanatçıydı, şu dünyada şu çağda,50 yılı aşkın süre, yalın kılınç, şiiriyle, düşünceleriyle “bir ömürlük şiir yaratmıştı aslında.
Babamın çok yakın arkadaşıydı.
Telli anılarım çocukluğuma varır,1977-78 yılları, Ankara, Sanat Severler Derneği, Tavukçu, Türkiye Yazıları Dergisi, 12 Eylül’deki hapis dönemi, işkenceler…
“Yorgun Çocuklardık” Ahmet Telli’nin bestelediğim tek şiiridir.
6 ay kadar önce onu son gördüğümde, babam Ahmet Say’ın Ankara’daki mezarına ziyarete gitmiştik, Telli müthiş bir konuşma yapmıştı Say ailesine ve dostlara. Sağlığı gayet yerindeydi o günlerde.
Ama,
Kanser ani ve sert gelişti, bir kaç ay, hızla ve çok çabuk ilerledi, takip ettik her gün, dün sabah entübe edildiğini öğrendik. Bugün vefatını.
Ahmet Telli’nin (bu gönderide dinlediğiniz) “Yorgun Çocuklardık” şiiri ile veda ediyorum ona, çok üzgünüm, dimdik, hür, ve bir orman gibi kardeşçesine işte oydu, ve unutmayalım;
onun şiiri zaten onun nurudur…
Büyük şairler ölümsüzdür. Ahmet Telli ölümsüzdür…
…
Yorgun çocuklardık, geçmişimiz kan revan içinde
Yorgun çocuklardık, geleceğimiz ağıt
Neyi unutmuşsak yeniden yaşadık
Neyi yaşıyorsak unutulmaz oluyor
Biz ki direnmeyi öğrenmiştik acılardan
Kavgayı öğrendiğimiz kadar
Yakıp dursa da bağrımızı hicran
Zemheri ayazında kalsa da güller
Bel bağlamadık sevdadan gayrısına
Bel bağlamadık sevdadan gayrısına
Yakıp dursa da bağrımızı hicran
Zemheri ayazında kalsa da güller
Bel bağlamadık sevdadan gayrısına
Bel bağlamadık sevdadan gayrısına
Ki inandık
Çıkarıp baltasını topraktan
Törenin gereğini
Yerine getirecektir sevda
Kavganın kesintisiz tarihinde
Yalnızca sevdanındır ferman
Ki bir gül gibi taşırız
Hayatımıza vurulmuş mührünü
Ve hükmünü yerine getirmek
Boynumuza borçtur bizim
#ahmettelli̇
Bazı insanlar vardır: 1 ekmek lazımken 2 tane alırlar, telefonunun şarjı %25’ken şarja takarlar, benzinin yarısı bile bitmeden benzin alırlar, bir mesaj atarken iki kez düşünürler, kullandıkları ürün bitmeden yenisini alırlar. Bu insanlar aşırı tedbirli görünseler de aslında ++
"SON İNSAN İŞİ" HANGİSİ?
ASA 2025 yılının en iyi sosyoloji kitabını seçti. Allison J. Pugh'un The Last Human Job adlı çalışması bu ödülü aldı. Kitap, bir kavram öneriyor. Bağlantı emeği.
Bağlantı emeği nedir?
Öğretmek, tedavi etmek, dinlemek, rehberlik etmek. Bunların hepsi insanla, insan için yapılan işler. Pugh'a göre bu işlerin özü, karşıdaki kişiyi "görmek" ve bu görmeyi geri yansıtmak. Soyut değil. Duygu, beden ve ruhun kullanıldığı bir emek biçimi.
Pugh bu tezi 108 görüşme ve yüzlerce saat ethnografik gözlemle destekliyor. Birden fazla eyalet ve kıtayı kapsayan bir alan araştırması.
Neden önemli?
Çünkü bu emek sistematik biçimde küçümseniyor.
· İşverenler onu "yumuşak beceri" kategorisine koyuyor
· Teknoloji ve yapay zeka bu bağı standartlaştırmaya ya da ikame etmeye çalışıyor
· Kurumsal sistemler çoğu zaman yük ekliyor, kolaylık sağlamıyor
Sonuç, tükenmişlik, kişisel kırılganlık, anlamsızlaşma.
Kitabın en güçlü iddiası
Bağlantı emeği formüle edilemez. "En iyi pratik" kılavuzlarına sığmaz. İnsan bağını üreten şey, tam da bu öngörülemezliktir. Pugh bunu hem bir güç hem bir kırılganlık olarak tanımlıyor.
Weber, rasyonelleşmenin anlam büyüsünü yok edeceğini öngörmüştü. Pugh bu tehdidin somut, güncel biçimini tarif ediyor. Ve direniş yollarını da gösteriyor: ilişkiyi kolaylaştıran liderlik, ortak değerler, yeterli kaynak.
Sorulması gereken soru
YZ'nin insana benzer tepkiler ürettiği bir dünyada, bağlantı emeğinin neyi ikame etmesi mümkün, neyi değil? Ve bu sınırı kim çizecek?
Pugh, A. J. (2024). The Last Human Job: The Work of Connecting in a Disconnected World. Princeton University Press. [ASA Distinguished Scholarly Book Award 2025]
Şu makaleye göz atmanızı öneriyorum: 32 ülkeden 419 araştırmacı "Düşünümsel Niteliksel Araştırmada Yapay Zekâ Kullanımını Reddediyoruz" diyor. Son derece yerinde itirazlar. Matbaaya direnen, hesap makinesine direnen muhafazakârlar değil bu insanlar…
“DOLCE FAR NIENTE” :
Yaşam Ağının (Hiç Onu Değiştirme Düşüncesi Olmadan) Farkındalığı
Modern insan, varoluşunu giderek daralan bir ölçütle değerlendiriyor: üretim. Ne kadar çok yaparsak, o kadar var olduğumuzu düşünüyoruz. Gün, yapılacaklar listeleriyle başlıyor; zihnimiz, tamamlanmamış görevlerin yankısıyla dolu. Oysa yaşamın daha derin bir matematiği var. Bu matematik, yalnızca yapılanlarla değil, yapılmayanların açtığı boşluklarla da çalışır. İtalyanların “dolce far niente” dediği — hiçbir şey yapmamanın tatlılığı — işte bu boşlukların değerini hatırlatan bir varoluş hâlidir.
İlk bakışta bu ifade tembelliği çağrıştırır. Oysa burada söz konusu olan edilgen bir durgunluk değil; aksine, bağlantıların zorlanmadan sürdüğü bir bilinç hâlidir. Bağlantısallık bilimi bize şunu öğretir: Hiçbir varlık tek başına anlam taşımaz. Her şey, içinde bulunduğu ağ ile vardır ve o ağ içinde oluşur. İnsan da bu açıdan bir nesne değil; sürekli güncellenen bir ilişkiler örüntüsüdür. Beyindeki nöral bağlantılar, sosyal ilişkiler, kültürel etkileşimler ve enformasyon akışı birlikte “benlik” dediğimiz dinamik yapıyı kurar.
Ancak modern yaşam bu ağı sürekli zorlar. Sürekli uyarı, sürekli veri, sürekli eylem… Bu durum, bağlantıların derinleşmesine değil, yüzeyselleşmesine yol açar. Tıpkı aşırı yüklenmiş bir ağın verimli çalışamaması gibi, zihnimiz de sürekli aktivite altında anlam üretme kapasitesini yitirir. İşte “dolce far niente” bu noktada devreye girer. Bu hâl, bağlantıları koparmak değil; onları yeniden düzenlemek için gerekli olan boşluğu yaratır.
Nörobilim bu durumu destekler. Zihin dış uyaranlardan çekildiğinde, “default mode network” olarak adlandırılan içsel ağlar aktifleşir. Bu ağlar, geçmiş deneyimleri yeniden işler, geleceğe dair olasılıkları kurar ve en önemlisi, dağınık enformasyonu anlamlı bir bütün hâline getirir. Yani insan hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünürken, aslında zihinsel düzeyde yoğun bir bağlantı mimarisi inşa edilir. Bu, üretimin askıya alınması değil; üretimin daha derin bir katmana taşınmasıdır.
Yaşamdaşlık kültürü açısından bakıldığında, bu durum daha da anlam kazanır. Yaşamdaşlık, zihnin merkezine “ben”i değil, yaşamın kendisini yerleştirmeyi önerir. “Ben ne yapmalıyım?” sorusu yerini “yaşam şu anda nasıl akıyor?” sorusuna bırakır. Bu geçiş, bireyi bir üretim makinesinden çıkarıp yaşamın bütünlüğü içinde bir bağlantı düğümü hâline getirir. “Dolce far niente” bu dönüşümün gündelik pratiğidir. İnsan, bu hâlde üretmez; ama yaşamın akışına katılır. Ve çoğu zaman, en derin anlamlar tam da bu katılım anlarında ortaya çıkar.
#Penceremdenİstanbul
Ankara’nın efsane kitabevi Dost’un 49 yıllık serüveni. Türkiye’de yayıncılığın dönüşümü. Bağımsız kitapçıların mücadelesi. Yayıneviyle, dağıtımıyla Erdal Akalın'ın dilinden yazılı kültürün hafızası. Kitapçı'nın ardından ikinci belgeselim Dost şimdi yayında!
Iain Mcgilchrist uzun zamandır severek takip ettiğim bir filozof ve neuroscientist. Kitaplarını Türkçe gördüğüm için çok mutlu oldum ve şaşırdım da.. -ve hemen sipariş verdim.
Sevdiğim bir konuşmasını da paylaşmak istiyorum, üslubundaki nezaketi, bakış açısında derinliği ile öğretici ve dönüştürücü bir dersti bu benim için.. Hayranlıkla..
https://t.co/GgcYOvXBHB
Durum tam da bu. Ne Akademi kaldı ne de bilim.
Yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada oligarşik bir bilim(!) onay mekanizmasına takılıp kaldık. Elsevier ve Clarivate şirketleri tarafından kapitalistleştirilip milyarlarca dolarlık bir endüstriye döndürülen Akademi sektörü her gün bilim dışı yeni bir iş ve meşguliyetle sınanıyor. Şimdilerde de kalite ve akreditasyon uğruna sabahtan akşama kadar rapor yazıp, “ölçüt, girdi-çıktı, PUKÖ döngüsü vs.” diyerek binlerce sayfa şablon hazırlayan, yayın fetişizmini proje fetişizmine dönüştüren bir rakamsal bir çöplüğe dönüşmüş durumdayız. Yaratıcılık yok, bilim yok, düşünce yok, sürüden kaçış yok, şablon dışına çıkış yok.
Milyarlık bütçeli kardinaller heyeti tarafından onaylanmak zorunda olan akademik kölelerden başka bir şey değiliz. Köleliğine aşık olan kölelerimiz ise sistemce en makbul olanımız . Helvası çoktan kavrulmuş bir dünya Akademi. Bilimsel çaba, özgür düşünce, yaratıcı üretim falan yok; esaretin kutsandığı ve onore edildiği bir kilise topluluğu var maalesef. Tüm dünyada bu sistemin finansörleri de belli. Onların istemediği şekilde düşünenleri ABD’de dahi yerle yeksan ediyorlar. Geçmiş olsun hepimize. Durum bu!
Akademi hakikatin peşinde midir? https://t.co/b88utpYYzU @serbestiyetweb aracılığıyla