Eskiden 25 yaşındaki insanları görünce her şeyi çözmüş, kariyerini kurmuş, doğru insanı bulmuş, ne istediğini bilen kişiler sanırdım. Meğer 25 yaş, cevaplardan çok soruların arttığı bir yaşmış.
🌍 "Avrupa 40 derecede ağlıyor, biz Türkiye'de 46-47 C görüyoruz bu kadar söylenmiyoruz" diyenler için işin arkasındaki bilimsel gerçekleri 5 maddede özetleyelim 👇
☀️ 1. Gündüz İşkencesi: Özellikle Orta/Kuzey Avrupa'da yazın gündüzler 18-22 saat sürüyor. Güneş tepeden neredeyse hiç inmiyor, toprak ve binalar aralıksız güneş radyasyonuna maruz kalıyor. Coğrafyanın soğumaya vakti kalmıyor. (Öğle vaktinin 9-10 saat sürdüğünü düşünün)
🌤️ 2. Maskeleme Etkisinin Yok Olması: Avrupa’da hava kirliliği (aerosol) çok az olduğu için güneş ışınlarını filtreleyecek bir kalkan yok. Güneş ışığı direkt ve en yakıcı haliyle vücuda çarpıyor. Hissedilen sıcaklık bu yüzden çok daha agresif.
🥵 3. Evler Adeta Birer Termos: Avrupa'daki binalar kışın ısıyı içeride tutmak için yalıtılmış. İçeri giren sıcaklık günlerce dışarı çıkmıyor. Klima altyapısı da olmadığı için evler geceleri fırına dönüşüyor.
🌡️ 4. Nem ve "Boğulma" Hissi: Kuru bir 45 derece, nemli bir 35 dereceden daha katlanılabilirdir. Avrupa'nın nehir ve kıyı şehirlerindeki yüksek nem, vücudun terleyerek kendini soğutmasını engelliyor ve biyolojik iflası hızlandırıyor.
⚡ 5. Meteorolojik Anomali: Bu yüksek frekanslı sıcaklıklar özellikle kuzey Avrupa'daki yüz yıllık iklim dengesinin tamamen dışında. Altyapı da insan vücudu da bu ekstrem duruma hazırlıksız.
✍️ Özetle: Coğrafya, nem, altyapı ve 20 saatlik güneş birleştiğinde Avrupa'daki 35 derece, Türkiye'deki 45 dereceden daha ölümcül bir baskı yaratıyor.👇
“ben bu kadarım, dünya da bu kadar” diye kabul edince her şey nasıl da hafifliyor ve serinliyor ya. ellerimizi yakamızdan çekelim de oraya çiçeklerin iliştiğini seyredelim nihayet.
acaba hangi mahallede, günün hangi vaktinde, hangi ağacın yanından geçildiğinde, hangi şarkı duyulduğunda ve hangi tarif piştiğinde çoktan unuttuğum bir halimle hatırlanıyorum. hem tatlı, hem komik, hem de hüzünlü bir merak bu.
haziran diyince aklıma turgut uyar'ın çok beğendiğim bir şiirinde dedikleri geliyor: "ne kadar hüzün geçmişse dünyadan, ne kadar acı geçmişse yaşayaçacağız... ve bizim bir haziranımız bir yıl kadar yetecektir dünyaya." çok hoş.
canım şu an çok seveceğimi henüz bilmediğim bir şeyin ilk gününde olmak çekti. bir evin, bir arkadaşlığın, bir aşkın, bir tatilin, bir yolculuğun ilk günü. kulağımda da hep o günü hatırlatacak bir şarkı.
proust der ki, ‘bir acı sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez.’ çünkü sızıdan kaçmak sadece onu zamana yaymaktır eksiltmez. oysa insan bitmesinden korktuğu için değil bitiremediği için taşır yükünü. iyileşmek o karanlığı yok etmek değil onun artık canını yakmadığı bir güne uyanmaktır.