İnsan hayatını sonsuzmuş gibi yaşayabiliyordu.
Yarın varmış gibi...
Bir sonraki ay varmış gibi...
Bir sonraki yıl kesinlikle gelecekmiş gibi...
Bu yüzden konuşmaları erteliyor, özürleri erteliyor, kararları erteliyor, yaşamayı erteliyordu.
Sonra bir gün telefon çalıyordu.
Ve hayat, insanın bütün planlarının üzerine sessizce eğilip aynı soruyu soruyordu:
Ne bekliyordun?
Bir sorun çıktığında hemen çözmeye çalışmıştı. Bir kayıp yaşadığında güçlü görünmeye çalışmıştı. Bir ilişki bozulduğunda hatanın nerede olduğunu bulmaya çalışmıştı. Fakat hiçbir zaman durup ne hissettiğini sormamıştı kendisine.
İnsan uzun süre aynı ruh hâlinin içinde kaldığında acıya tepki vermeyi bırakıyordu çünkü zihin, sürekli taşıdığı yükleri zamanla normal kabul etmeye başlıyordu. Son birkaç yıldır hayatındaki her şey azar azar değişmişti; önce ölüm girmişti hayatına, ardından ayrılık, sonra maddi problemler ve en sonunda insanlar. Asıl mesele, bütün bunların üst üste gelmesi ve insanın bir süre sonra nefes alacak zihinsel alan bulamamasıydı.
İnsan bazen hayatının kontrolünü kaybettiğini anlamıyordu elbette; önce yalnızca biraz yorulduğunu sanıyordu, sonra insanlardan uzaklaşmaya başlıyor, ardından geceler uzuyor, düşünceler kararıyor ve bir gün kendi evinin içinde bile kendisini güvende hissetmemeye başlıyordu.
Fakat bazı geceler vardı ki insanın kendi içindeki inkârı parçalıyordu. O gece de onun için böyle bir gece olmuştu. Çünkü ilk kez kendi zihninin altında ezilmeye başladığını açık biçimde görmüş, yıllardır “idare ediyorum” diyerek sürdürdüğü hayatın aslında sessiz bir çöküşe dönüştüğünü kabul etmek zorunda kalmıştı.
İnsan bazen bir anda dağılmıyordu.
Daha korkutucu olan şey, yavaş yavaş tükenmesiydi.
Ölümün insanın hayatına ilk kez gerçekten girdiği zamanı düşündü; hastane koridorlarının ağır kokusunu, sabaha karşı edilen kısa telefon konuşmalarını, insanların yüzlerinde oluşan o yapay sakinliği ve herkesin aynı cümleleri kurmasına rağmen hiçbir sözün olan biteni hafifletmemesini… İnsan bir yakınını kaybettiğinde ilk birkaç gün acının kendisini tam hissedemiyordu zaten, çevrede sürekli bir hareket vardı; eve gelenler, arayanlar, cenaze telaşı, yarım bırakılmış konuşmalar, yorulmaya bile fırsat bırakmayan bir karmaşa… Asıl sessizlik daha sonra başlıyordu. Herkes kendi hayatına döndüğünde, evdeki eşyalara dokunulmadan bakıldığında, bir insanın yokluğunun odaların içine nasıl sindiği ilk kez fark ediliyordu.
Herkes aynı cümlelerle yaklaşıyordu birbirine. “Nasılsın?” diye soruyorlar ama kimse gerçekten cevabını duymak istemiyordu. İnsanlar artık birbirini anlamaya değil, sadece sohbet etmiş olmak için konuşmaya alışmıştı.