Şu anda siyaset alanında ne görüyoruz? Özetle…
İktidar rakip bildiği siyasi partiyi ya da siyasetçileri kayyımla, tutuklamalarla, sonu gelmeyen operasyonlarla kuşatmaya devam ediyor.
Bütün bunlar bazıları için bir şantaja dönüşüyor ve belediye başkanları, milletvekilleri, belediye meclis üyeleri iktidar saflarına geçiyor.
Kuşatma neden, transferler sonuç gibi görülebilir. Bir açıdan evet. Ancak, ana muhalefet partisinin içinden iktidara sığınanların sayısı bize aynı zamanda neden-sonuç ilişkisini tersine çevirebileceğimizi de gösteriyor.
Türkiye’nin 25 yıldır yaşamış olduğu toplumsal gerginliğe rağmen, bu gerginliğin bir tarafını temsil ettiğini ileri süren partiden iktidar partisine geçmek için kuyruk oluşması, iktidarın söz konusu kuşatmayı bu kadar kolay becerebilmesinin nedeni olarak da görülmeli.
Yanlış anlaşılmasın, iktidar başka kesimleri de sindirmeye çalışıyor. Ancak burada sözünü ettiğimiz, Türkiye’de son seçimden birinci çıkan partinin başına gelenler. Bütün bu tuhaflıkları iktidarın zorbalığı ile açıklamak en kolayı.
Toplumsal ve siyasal olaylarda en kolay ulaşılan sonuçlar, çoğunlukla yanlış olandır.
Yurttaşlarımızı bu kolaycılıktan vazgeçmeye ve daha farklı bir siyaset tarzına davet ettikçe “gerçekçi siyaset yapmamak”la eleştiriliyoruz. Olsun.
Peki bu süreç nereye gidiyor?
Varsayalım ki, iktidar bastırdı biraz daha ve sürekli iddia edildiği gibi Cemil Tugay’a ve de hatta bugünün konusu Mansur Yavaş’a rozet taktı. Bunun sonucu ne olur? Türkiye seçimlerin tamamen önemsizleştiği hatta yapılmadığı bir ülkeye mi dönüşür? Diğer partilerin hükümsüzleştiği bir tek parti iktidarı tescillenir mi?
Hayır bu olmaz, siyaset alanındaki bu daralma Türkiye toplumundaki sarsıntı, arayış ve gerginliği ortadan kaldırmaz ya da onu istenen ölçüde baskılayamaz. Dahası, bu şekilde devam edilirse, AKP bir parti olma vasfını kaybeder ve içinde bugün de varolan ama bir biçimde kontrol edilebilen hizipler bayağı particiklere dönüşür ve ortada “tek parti” filan kalmaz.
Tarihten örnekler veriliyor, işte İtalya’da şöyle olmuş, Almanya’da da böyle olmuş filan. Oldu evet. Ama bilinmeli ki, 2026 Türkiye’sinde bu toplumu baskı-onay mekanizmalarını kullanarak, daraltılmış bir siyasal-ideolojik hattın içinde birkaç yıllığına dahi olsun tutmanın koşulları yok. Şu anda ve öngörülebilir bir gelecekte yok.
Kılıçdaroğlu’nu transfer etsen de yok, “Türkler tek başına yapamadı, şimdi Türk-Kürt birlikte yapacağız” söylemiyle de yok.
Bu söylediğim yaşananları önemsizleştirmiyor ama bilinsin ki, çaresizlik içinde pusulasız sürükleniyor da olsa, bu toplumun farklı farklı kesimleri, farklı farklı konulara itirazlarını asla geri çekmiyor, çekmeyecek. Türkiye’de düzen siyasetinin tüm demirbaşları AKP’de toplansa bu durum değişmez.
İşte bu karmaşada, yurttaşlarımızın sorunlarının kaynağına işaret eden, “itiraz”ları tasnif eden, bir bölümünü önemsizleştiren, bir bölümünü cesaretle karşısına alan, ama halkın büyük çoğunluğunun çıkarlarını dillendiren bir programa, bir Türkiye tasarımına şiddetle ihtiyaç var.
106. yılını kutlayan TKP’yi de bir “itiraz” olarak benimseyen birçok dostumuz bu “itiraz”ı en başta özet geçtiğimiz düzen siyasetindeki kısırdöngünün içinde yüksek kalorili bir yakıt olarak görmek istedikleri için bize sürekli “peki ama siz ne öneriyorsunuz” diye sormakta. Ne önerdiğimiz çok açık aslında. Ama yeterince ikna edici olmuyoruz demek ki. O halde TKP hızlı ve etkili bir biçimde son dönemde sayısı çok büyük bir hızla artan “haklılar, doğru söylüyorlar” noktasındaki dostlarını birlikte yürümeye ikna etmeyi bir görev bilmeli. Temel gündemlerimizden biri işte budur.
Okurlarımıza sözümüz var: soL Haber susmayacak!
İktidarın talebiyle üçüncü kez soL Haber’in X hesabına erişim engellendi.
“Halka yalan söylemek suçtur!” demiştik yola çıkarken, bir adım bile geri atmayacağımızı yeniden ilan ediyoruz.👇
https://t.co/uiWMqV5cfT
Çözüm sürecinin Alevilerle ilişkisi tartışılıyor. Tartışılması normal. Çözüm sürecine meşruiyet sağlamak için gündeme getirilen tarihsel referansların Alevi yurttaşlarımızı rahatsız etmemesi mümkün değil.
Peki neden süreç bu kadar tarihsel referansa ihtiyaç duyuyor
Cumhuriyet ile derdi olan bir masa var karşımızda. Ama bir yandan da “biz”i kanıtlamak zorundalar. Masada “Türk”ün ve “Kürt”ün oturduğu iddiasından hareket ederek…
“Kavga ettik, bizi kavgaya sürüklediler ama aslında öteki yok, biz varız” demek için, tarihsel figürler, olaylar yardıma çağrılıyor. Hatırlayalım, ilk başta Çanakkale Savaşı’na gönderme yapılırdı, “hep birlikte savaştık” diye. Gerisi geldi, Malazgirt filan derken Yavuz Sultan Selim’e ulaştık.
Cumhuriyet’in “kapanması gereken bir parantez” olduğunu göstermek için daha eskilere gitmenin kaçınılmaz sonucudur bu. Konu sadece Alevilik değildir. Tarihsel ilerleme diye bir olgu vardır ve daha yeniyi daha eski ile zaten asla düzeltemezsin.
Öte yandan konu bayağı güncel bir boyuta da sahip. Gazze merkezli Hamas’ın yediği darbe sonrasında bölgedeki ABD ittifak sistemi kendisini mezhepsel olarak ifade edebiliyor. İran merkezli “direniş ekseni”nin karşısında bir Sunni blok şekillendi. Çözüm sürecinin bölgesel gelişmelerle bağı olduğunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla dönüp dolaşıp “biz”i oluşturmak için Sunni referansları bulup çıkarmanın güncel bir karşılığı da var: İran’ın kuşatılması.
Bütün bunların karşısına “bu sefer de bizi dışarıda bırakıyorsunuz”a varacak kimlikçi itirazlardan uzak durmak gerekir. Bugünkü sürecin sorunu bazı kimlikleri dışarıda bırakması ya da onlara karşı olması değildir. Sürecin hedefleri vardır, bu hedefler sorunludur, sorunlu hedeflere yönelen bir sürecin yeni sorunlar yaratması kaçınılmazdır.
Yani, yeni süreçle ilgili tartışmaların Alevilik meselesine sıkıştırılmamasında yarar var. Kuşkusuz konuyla ilgili ısrarlı ve provokatif tutum, güçlü bir tepkiyi hak ediyor. Ancak bu tepkiler daha bütünlüklü bir çerçeveye yerleşmeli.
Bugünkü çözüm süreci, kim ne dersen desin, bir Türkiye tasarımı ile ilişkilidir. Bu tasarımın sınıfsal ve ideolojik karakteri ile bağlandığı uluslararası dinamikler veri alınmadan yürütülecek bir tartışmanın hiçbir anlamı yok.
Türkiye’de etnik kimlikler üzerinden bir “biz”in ya da “birlik”in yaratılamayacağını defalarca vurguladık. Bu türden “birlik”ler her zaman yeni “öteki”ler yaratır, yaratmak zorundadır.
Öte yandan evet, bir “biz” yaratabiliriz. Bugün yurttaş kavramının içine dahi sokamayacağımız, para neredeyse oralı olan, sömürücü-asalak-hırsız çok küçük bir azınlığı dışarıda tutarak oluşturulacak bir “biz”, yani sınıfsal temellerde oluşacak bir “biz”, en kapsayıcı ve en az sorunlu “birlik” inşasını sağlayacaktır. Sanıldığının tersine etnik, kültürel zenginliklerimizi koruyup geliştirecek olan da böylesi bir “birlik”tir.
Ama işe etnik ve mezhepsel kimliklerle başlayınca, sorunlar derinleşmektedir. Buradan “biz” filan çıkmaz, çıkmayacak.
Bugünkü süreç Yeni-Osmanlıcıdır. Ademi-merkeziyetçi bir demokrasi deniyor. Bunun sermayeye ve tarikatlara mutlak özgürlük anlamına geldiğini 20 yıldır anlatıyoruz. Sınır geçişkenliklerinin artmasının “demokrasi” değil, kuralsızlık anlamına geleceğini ısrarla vurguluyoruz. Şu artık anlaşılmalıdır: “Yerel demokrasi” diye kodlanan şey sermaye diktatörlüğünün en sert ve acımasız biçimlerinden biridir.
Bunlar tartışılmalıdır. Bunlar tartışıldığında “biz” diye yaratılmak istenen şeyin Kürt, Arap ya da Türk çoğunluğun çıkarlarını da kapsamadığı görülecektir. Yani dışarıda kalan sadece Aleviler değildir.
Bu tartışmanın sol içi bir tartışma olarak ele alınmaya kalkılması ise tam anlamıyla abestir. Öcalan’ın bir yandan bu sürece dönük itirazları gidermek diğer yandan masadan çıkacak Türkiye tasarımında “kurucu fikir babası” olmak için yaptığı konuşmaları “şurası iyi” “şurası sorunlu” türünden bir sol içi eleştiriye tabi tutmak ancak sürecin ne anlama geldiğini kavramayan ya da kavramak istemeyenlerin işi olabilir.
Bir milyona yakın takipçili hesabı kapatılan Sol Haber, buna rağmen clickbait yapmamış. Bu iletinin içerdiği şeyler halkımız tarafından bilinmeli. Bu vesileyle takip etmeyenler, @soLHaberSusmaz ı takip edelim lütfen
Öcalan’ın ‘MHP kadar bu devletin sağlam ayağı olacağız’ iddiasının zemini ne? Yanıt PKK yayınında verildi
◼️PKK'nin yayın organı Kominal'de çıkan kapsamlı makale, örgütün "MHP kadar devletin sağlam bir ayağı olma" yaklaşımının teorik çerçevesini sunuyor. Buna göre Cumhuriyet ümmeti ve Kürtleri dışladı, siyonist ideoloji tarafından şekillendirildi. Şimdi AKP'yle ümmet, PKK'yle Kürtler geri döndü. Bu ittifak Türkiye devletinin bekası sorununu çözecek ve Ortadoğu'da Türkiye'yi güçlendirecek.
Yazının temel tezleri şöyle:
📌Türkiye Lozan’a dayalı stratejisini değiştirmek zorundadır.
📌Anayasa değişmelidir, yerel demokrasinin güvence altına alınması tek çözüm formülüdür, sağlıklı bir üniter devlet bu zemin üzerinde kurulabilir.
📌Yerel demokrasi olduktan sonra demokratik toplum kapitalist sistem içinde de inşa edilebilir.
📌İsrail ve ABD Kürtler için yeni ulus devlet hedefliyor, bu yeni Gazzeler yaratır, bunu önlemeliyiz.
📌Devletin bekası için değişim olmazsa olmazdır, yoksa Kürdistan elden gider.
📌Osmanlı Kürtlerle ittifakı bozmasaydı yıkılmazdı.
📌İttihatçıların önünün açılmasında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında proto-İsrail vardır. Anti ümmetçi ve anti-Kürt bağlamlı siyonist ideoloji Türkiye’yi şekillendirmiştir.
📌Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk düşünülemez; biri olmadan diğeri varolamaz. Ayrıca Türk, İslamsız da düşünülemez. Orta Asya’daki ve diğer bölgelerdeki Türklerin yok oluşu, İslamsızlıkla, Kürtsüzlükle ilgilidir.
📌Ümmetçi damar AKP’yle, Kürtler de PKK’yle geri gelmiştir.
https://t.co/zFOhqmtPko
İmralı tutanakları her zaman “olay” oldu. Çünkü her iki “çözüm süreci” de halktan, hatta Meclis’ten gizli yürütüldü.
Aslında bu görüşmeler bir tarafıyla gizliydi ama tam olarak gizli kalmaması gerekiyordu! Bu görüşmelere heyet olarak gelen kişiler Öcalan’ın anlattıklarını başkalarına aktarmakla yükümlülerdi. Aktarıma konu olan meselelerin hassasiyeti ve anlatıcının üslubu yüzünden bir karmaşa yaşanmaması için zaten yazılı tutanak gerekiyordu.
Devletin de kendi ilgili yönetici ve kadrolarına bu görüşmelere dair bilgi vermesinin tek yolu tutanak tutulması.
Böylesi süreçlerde tutanakların kamuoyu ile paylaşılmamasına karar verilebilir. En azından bir süre. Bu anlaşılır.
Lakin İmralı örneğinde gazetecilere birkaç kanaldan “dosya” gitmekte. İstense bu engellenir, demek ki en azından bazı tutanakların daha geniş bir kesime ulaşması isteniyor. Ayrıca sürecin tümüne baktığımızda, bazı tutanakların iktidar kanadından dolaşıma sokulduğu da görüldü.
Ama şimdiye kadar hem AKP’nin hem DEM’in “işte tutanaklar budur” dediği bir belge ortaya çıkmadı. Yani istendiğinde her bir taraf “bu gerçek değil” deme hakkını elde tutuyor.
E o zaman neden şikayet ediliyor?
Gizli tutmak istemiyorsunuz ama ortaya çıkan bazı belgelerden rahatsızsınız!
Zor mesele…
Herkesi ikna etmek istiyorsunuz. Türk milliyetçisini de Kürt milliyetçisini de… Tarikatçısını da seküler olanı da… Sağcıyı ve de solcuyu, birlikte… Tutanaklar dolaşıma çıktıkça, her defasında, “bu tutanak şu kesime hitap ediyor” demeye başlıyor insan haliyle. O tarafa mı ulaştırıyorlar özellikle bunu bilemiyoruz!
Ama herkesi ikna etmenin pek yolu yok. Başından beri “doğrultu önemli” dedik. Hâla bunu diyoruz. Öngörülerimiz vardı ama gördüklerimiz, duyduklarımız, okuduklarımız bize epey bir fikir verdi. İkna olmayanlardandık, şimdi daha fazla öyleyiz. Deniyor ki, “ortalıkta dolanan tutanaklarda tahrifat var”. Kesin vardır. Böyle bir süreçte dengelere kurşun sıkmak isteyen de olur, provokasyon yaratmak isteyen de, küçük hesaplarla cinlik yapmaya kalkan da…
Ama bunu engellemenin yolu, sürecin artık sır olmaktan çıkan içeriğini halka açık açık anlatmaktır.
Şöyle düşünün, AKP’yi 25 yıldır tanıyoruz, iyi tanıyoruz. Öcalan’la ilgili bir bilgi kısıtından da söz etmek mümkün değil. Buradan ne çıkacağı ya da ne çıkmayacağı aslında belli.
Ama madem “bir tarihsel dönüşüm”den söz ediliyor o zaman neyi nasıl dönüştürüyorsunuz, ayrı ayrı değil, birlikte bir güzel açıklayın. Eğip bükmeden.
Ha, sürecin sessiz sedasız, tartışılmadan ve kimsenin itirazı olmadan ilerleyeceği düşünülüyorsa, yok öyle bir ülke.
Bakkaldan ekmek alınmıyor…
Öcalan-Bahçeli-Erdoğan Anayasası için mutabık kaldıkları önemli noktalardan birinin de, AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTI olduğu görülüyor.
Biliyorsunuz, Yeni Parti de programında, "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı tam olarak uygulanacaktır" ifadelerini kullanmıştı.
Oysa Türkiye'nin bu uluslararası sözleşmeye halihazırda düşmüş olduğu şerhi kaldırması için anayasanın değiştirilmesi şart.
Yani Yeni Parti başka pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da AKP anayasası için kurulan masada oturuyor.
Peki bunu nasıl yaparlar?
-"Demokrasiyi tabana yayacağız" derler.
-"Kayyımlara son veriyoruz" derler.
-"Belediyelerimiz merkezi idareye bağımlı olmaktan kurtulacak" derler.
-Ve onlara bakan tüm halkımızın "yahu fena mı olur" demesi için ellerinden geleni yaparlar...
Sonra ne mi olur?
-İşçi sınıfının bölünmesini engelleyen tek hukuk ve tek siyasi zemin olan ulus devlet ortadan kaybolur.
-Uluslararası sermayenin ve yerel gerici güçlerin egemenliği artar, sermayenin hareket alanı muazzam ölçüde genişlemiş olur.
-Emperyalizme hiçbir direnç gösteremeyecek mikro devletler yaratma stratejisi yeni bir aşamaya geçer.
-Etnik ve mezhepsel bölünmelerle savaş ve çatışma ortamı daha da derinleşir.
Yurtseverlerin, devrimcilerin, cumhuriyetçilerin, sosyalistlerin bu tablo karşısında son derece uyanık olmaları gerekiyor.
Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) verdiği mücadele boşuna değil; bugün ulus devleti savunmak aslında çok uluslu tekellerin yarattığı belirsizlik ortamına karşı ülkenin bağımsızlığını ve emekçilerin ortak mücadele zeminini savunmak anlamına geliyor.
Cumhuriyet bir devrim sürecine doğdu. İleriye doğru atıldı. Büyük dönüşümler yaşandı. Bazı meselelerse çözümsüz kaldı, geriye gidişin dinamikleri bu tarihsel sıçramanın içine sinsice yerleşti.
Kürt meselesi çözülemedi örneğin. Karmaşık nedenlerle.
Şimdi bir karşı-devrim gündemde ve devrimin çözemediğini karşı-devrimin çözeceğine inanmamız isteniyor.
Olmaz, asla olmaz.
Hayat böyle parçalı değil.
Bu Türkiye her konuda bir yöne gidecek ama Kürt yurttaşlarımızı başka bir yöne, özgürlüğe, demokrasiye götürecek.
Bu olmaz.
Karşımıza çıkarılan hukuki çerçeve kendi başına bir anlam taşımıyor. Oraya sıkışıp kalınamaz.
Konu bir seçimi daha kazanma çabasından ibaret değil.
Konu “yeni” bir Türkiye’dir! “Yeni” Türkiye, eskidir, Yeni-Osmanlı’dır.
Türkiye etnik temeller üzerinde hiçbir sorununu çözemez. Dile getirilen Türk-Kürt ittifakı ya da Türk-Kürt-Arap ittifakı ancak bir emperyalist projenin kodlanması olabilir.
Bugün yaşananları “terör örgütüne taviz” diye okuyanlar yanılıyor. Tanık olduğumuz, çok kapsamlı bir dönüşümde yeni bir evreye geçiş girişimidir. Bu girişimin aktörleri doğru tespit edilmeli, tek bir noktaya odaklanılmamalıdır.
Bu sürecin başında doğrultu önemli demiştik. Çok alametler belirdi üstüne. Sadece şu son bir aya sıkışanlara bakmak yeterli. Ha bakınca “Ankara NATO planlarını bozuyor” sonucuna ulaşanları tarihe havale edebiliriz.
Hayır demek için fazlasıyla neden var. “Siz demokrasi istemiyorsunuz” diyenlere de söyleyecek çok sözümüz.
Askeri ittifaklar güvenlik değil savaş getirir
AKP iktidarı, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” adı verilen anlaşmaya imza atarak ülkemizi yeni ve son derece tehlikeli bir askeri maceranın içine sokmuştur.
Anlaşmanın açıklanan en önemli hükmü, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasıdır.
AKP böylece, Türkiye’yi hangi koşullarda ve kimin uğruna savaşa sokacağı belirsiz, son derece ağır sonuçlar doğurabilecek bir yükümlülüğün altına girmiştir.
Üstelik bu yükümlülük, emperyalist saldırganlığın, bölgesel rekabetlerin ve gerici iktidarların hesaplarının iç içe geçtiği, her an yeni çatışmalara gebe bir coğrafyada üstlenilmiştir.
Bugün Suudi Arabistan’ın Yemen’de ve Kızıldeniz’de taraf olduğu çatışmaların yarın Türkiye’nin önüne bir “ortak savunma yükümlülüğü” olarak getirilmeyeceğinin hiçbir güvencesi bulunmamaktadır.
İran’a yönelik yeni bir saldırı dalgasının, Yemen’de büyüyecek bir savaşın ya da başka bir bölgesel hesaplaşmanın Türkiye’yi doğrudan çatışmanın tarafı haline getirmeyeceğini kimse garanti edemez.
Zaten mesele tam da budur:
Türkiye’nin askeri gücü emperyalizmin bölgesel planlarına bağlanmakta, halkımızın bu planların bedelini kanıyla ödemesinin önü açılmaktadır. Bu yüzden anlaşmayı dünya kamuoyuna müjdeleyen Trump’ın “Türkiye’nin ordusu ve silah sanayii, Suudi Arabistan’ın finansal gücü ve Pakistan’ın nükleer silahları” derken ellerini nasıl ovuşturduğunu hayal etmek güç değildir.
AKP çevrelerinin bu anlaşmayı İsrail’e karşı bölge güçlerinin harekete geçmesi, hatta yeni bir denge kurulması olarak pazarlamaya çalışmasının hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır.
AKP bölgedeki “düşman kardeşi” İsrail’i dengelemiyor, güçlendirilmiş bir İsrail, zayıflatılmış bir İran ve emperyalizmin ihtiyaç duyduğu her uğursuz rolü üstlenmeye hazır gerici bölgesel güçlerin eşlik ettiği bir “Amerikan barışı”nın taşeronluğuna soyunuyor.
Artık Vaşington’un, İsrail’in merkezinde bulunduğu daha geniş bir bölgesel mutabakatın önündeki direnç noktalarını ortadan kaldırmak ve bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden hizaya sokmak konusunda yol aldığı açıkça görülüyor. İran’ı zayıflatmaya dönük saldırılar sürerken Gazze Planı’nın devreye sokulması; Yemen ve Kızıldeniz’de gerilim tırmanırken Türk-Suudi-Pakistan güvenlik anlaşmasının imzalanması birbirinden bağımsız gelişmeler değildir.
ABD bu stratejinin askeri yükünü bölgedeki müttefiklerine dağıtmak, aynı zamanda bölgeye ilişkin yönelimini NATO’nun ortak stratejisine dönüştürmek istemektedir. Türkiye tam da bu noktada kritik bir önem kazanmaktadır. Ankara’daki NATO Zirvesi’nde Türkiye’nin savaş gücünün ve silah sanayisinin ısrarla öne çıkarılması, ülkemize biçilen bölgesel rolün pazarlığının burada yapılması tesadüf değildi.
Şimdi Ankara’da pazarlığı yapılanın bölgede adım adım icraata geçirildiğini görüyoruz.
Mekke Anlaşması bu nedenle üç ülke arasında imzalanmış bir “savunma anlaşması” değildir. Türkiye’nin NATO bünyesindeki savaş gücü ve askeri kapasitesi, Suudi Arabistan gibi bölgenin gerici güçleriyle kurulan yeni mekanizmalar üzerinden daha geniş bir coğrafyadaki emperyalist planlara bağlanmaktadır.
Ortadoğu’dan Kızıldeniz’e ve Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyayı sert bir dönem bekliyor. Enerji ve ticaret yollarına hâkim olma, yeni ve kârlı yatırım alanlarını ele geçirme kavgası büyürken, bu kavgaya yeni askeri saflaşmaların ve kanlı hesaplaşmaların eşlik edeceği açıktır.
Tüm bu nedenlerle halkımız, iktidarın milliyetçi hamasetle, “yeni Osmanlı” hayalleriyle, mezhepçi söylemlerle ya da “milli güvenlik” gerekçeleriyle önüne koyacağı yeni savaş senaryolarına karşı uyanık olmalıdır.
Türkiye’nin güvenliği daha fazla askeri ittifaktan, daha fazla silahlanmaktan, emperyalist planlarda daha önemli roller üstlenmekten geçmiyor.
Türkiye’nin güvenliği NATO’dan çıkmaktan, emperyalist üsleri kapatmaktan, yabancı askerleri ülkemizden göndermekten ve bütün komşularımızla eşitliğe, egemenliğe ve karşılıklı saygıya dayanan ilişkiler kurmaktan geçiyor.
Bu ancak Türkiye’de tutarlı bir anti-emperyalist halk iradesinin güçlenmesiyle sağlanabilir.
Halkımızın örgütlü gücü büyümeden Türkiye sermaye sınıfının hırslarının ülkeyi soktuğu savaş cenderesinden kurtulamaz.
Emperyalizmin ve gericiliğin ülkemize biçtiği kaderi reddetmek ve kendi geleceğimize sahip çıkmak için örgütlenmek artık yaşamsal bir ihtiyaçtır. TKP bunun için ne gerekiyorsa yapacaktır.
TKP Merkez Komite
BU MECLİS 1920'YE HAKARETTİR!
2023 seçimlerinde ortaya çıkan TBMM tablosunun AKP Türkiye’sini tescil edecek ve AKP imzası taşıyacak bir anayasa için sayısal koşulları sağladığını, ancak bu Meclisin tarihsel ve toplumsal meşruiyetten yoksun olduğunu Türkiye Komünist Partisi (TKP) ilan etmişti.
Bu Meclis %94'ün verdiği oylarla oluştu. Yüzde 6'nın verdiği oylar baraj altında kaldı. Verilen oyların yüzde 49,5'i iktidar blokuna, yüzde 50,5'i muhalefete verildi.
Toplumun yarısından fazlası bu iktidara "hayır" dedi; onun kurumsallaştırmaya çalıştığı "Yeni Türkiye"ye onay vermedi.
Ama bu toplumun güya hür iradesiyle oy vererek, güya demokratik yollarla seçtiği Mecliste bugün itibarıyla rahatlıkla referandumsuz anayasa değişikliği yapılabilir hâle geldi.
TKP'nin altını çizdiği, başka bir kurucu halk meclisi (@THalkMeclisi) için adım atmanın zorunlu hâle geldiğini söylediği ve o gün abartılı bulunan noktaya geldik...
İktidar bloku "demokratikleşme" anayasası için yanına sadece DEM'i, CHP'yi ve kelepir transferleri aldığında zaten 400'ü geçiyor.
Bir de bunun Yeni Parti'si, balık tutar gibi yanına milletvekili çektiği İYİ Parti'si var. DEVA'ydı, Gelecek'ti; zaten AKP'liler...
Normal koşullarda milletvekillerinin toplumun öncüleri olmalarını, temsil ağırlığı taşımalarını, bir parlaklık göstermelerini, özgün karakter sahibi olmalarını, belli bir siyasetin taşıyıcısı ve tutarlı savunucuları olmalarını beklersiniz. Ama çok büyük bir kısmı milletvekilliğini parayla, imkânlarını seferber ederek satın aldı ya da dalkavukluk ederek, eğilip bükülerek elde etti.
Şu anda TBMM'nin hiçbir iradeye dayanmadığını ve halkımızı temsil etmediğini, içi boş bir meşruiyet alanı yaratmaktan ve bir kukla tezgahından başka anlam taşımadığını görüyorsunuz. AKP, Türkiye'yi bu Meclisle döve döve "demokratikleştirmeye" çalışıyor.
Türkiye siyasetinin baştan aşağı yıkılması, Meclis partilerinin toplumun sırtından inmesi gerekiyor.
ABD İran’a dönük yeni saldırıyı NATO zirvesi sırasında başlattı. Zirve sonuç bildirisinde de adı zikredilen iki “düşman” Rusya ve İran oldu.
Ankara Zirvesi böylece Ukrayna ve İran’daki çatışma alanlarını resmi olarak birbirine bağlayarak dünyayı daha da tehlikeli hale getirmiş oldu.
Olmayacak bir şey söylüyorum ama AKP iktidarı “biz İran ile komşuyuz, böyle ifadeler kullanmayalım” diyebilirdi.
Ama diyemezler. Yeni-Osmanlıcılığı NATO şemsiyesi altında hayata geçirmeye karar verdiler bir kere.
NATO sonuç bildirisindeki o madde Türkiye’nin İsrail ile müttefikliğini de dolaylı olarak tescil etmiş oluyor.
Zirve boyunca Netanyahu ile Trump arasındaki gerilime bu gerçeği örtmek için medyada geniş yer verdiler. Öyle ki iktidar İsrail ile ABD’nin arasının açılmasında kendilerinin de rolü olduğunu ima etmeye başladı.
Oysa ABD ve İsrail’in arası açılmaz. Netanyahu ve Trump geçicidir; ABD emperyalizminin İsrail devletine ihtiyacı ve tersi kalıcıdır.
NATO Zirvesi’nden silahlanma ve savaşa devam kararı çıktı. Şimdi bunun sonuçlarını görüyoruz. Hem Ukrayna hem İran’da çatışmalar tırmanıyor.
Ve bize “NATO bir savunma ve güvenlik örgütüdür” denmeye devam ediyor.
Haluk Levent vakası, toplumun “kahraman” bağımlılığının yol açtığı yeni bir yıkım olarak görülmeli. Dayanışma gibi son derece toplumsal bir eylemin çürüyen bir düzenin kurumlarından alınıp bu kez kerameti kendinden menkul bireylere emanet edilmesi, yurttaşlarımızın karşı karşıya kaldığı çaresizlik ve kuşatmanın boyutlarını gözler önüne seriyor.
Kızılay’a güvenmeyenlerin aslında hiç tanımadıkları bir kişiye sonsuz bir güvenle milyarlar bağışlaması birden fazla düzlemde sorgulanmalı. “Kahraman” bağımlılığı bu düzlemlerden bana göre en önemlisidir.
Siyasetten diğer toplumsal alanlara varıncaya kadar “star” sisteminin yarattığı bu “kahraman”lar, bizzat toplum tarafından giydirilen dokunulmazlık zırhına sığınarak vasatı, cehaleti, zaafları kolayca gizleyebiliyor.
Bu “kahraman”lar çoğu kez kendilerini yaratan mekanizmalar tarafından kısa sürede yerin dibine batırılmakta. Depremzedeler için toplanan paralarla kumar oynamak bayağı ağır bir çürümenin ifadesi elbette. Ancak sistemin Haluk Levent’i tepetaklak indirmesi ne bir arınma çabasının ne de gelişkin ahlaki değerlerin ürünüdür.
“Kahraman”lar doğası gereği gerçeklik algısını yitirir ve çoklukla kendilerine ayrılan sınırların ötesine geçerler. Sistemin onları yerin dibine geçirmesi genellikle çok hızlı ve zahmetsiz bir işlemdir.
Bu konu siyasette özellikle yaşamsaldır. O yüzden, ideoloji önemli, program önemli diyoruz. O yüzden ekip çalışması, kolektivizm diyoruz. O yüzden gelişkin örgüt diyoruz.
İdeoloji geriye çekilmişse, bir gün sağa bir gün sola şirinlik yapılır örneğin ve kimse ses etmez. Program önemsizleşmişse, kişiler her şeyi belirler, itiraz edecek kimse çıkmaz. Örgüt yoksa, “kahraman”lara bağımlı olursunuz. Oysa gerçek “kahramanlar” ideolojilerin ve doğrultusu olan toplumsal hareketlerin ürünüdür. Toplumsal hareketleri ortaya çıkarıp, tarihin akışını değiştiren bireylerin sayısı ise tarihte çok azdır; onlar da son tahlilde koşullar tarafından şekillenmişlerdir.
Halkımız “kahraman”lar yaratıp hayal kırıklığına uğramaktan vazgeçmeli. Bu nedenle çubuğu tersine iyice büküp “kahraman diye bir şey yok” demek bile gerekebilir.
Haluk Levent vakasının siyaset alanında çok daha vahim örneklerine tanık olacağımızdan emin olabiliriz. Burada esas olan “en ahlaklı kişi”yi aramak değil, en yüksek denetim, kolektif akıl ve geliştirici mekanizmaları yaratmaktır.
kurtuluş savaşı sadece emperyalizme karşı verilmedi, mustafa kemal kongre iktidarlarından heyet-i temsiliye'ye, oradan da tbmm'ye, adım adım saray'a karşı bir ikili iktidar durumu yarattı ve savaşı kazanınca da saltanat ve hilafeti ilga edip cumhuriyet'i kurdu. dert bu.
AKP’de Erdoğan sonrasına ilişkin tartışmalar bir kez daha yoğunlaştı. Eski isimlere yenileri eklendi, hatta Akın Gürlek’in adını da görmeye başladık Hakan Fidanlı, Bilal Erdoğanlı, Berat Albayraklı listede.
Henüz Erdoğan’ın adaylığı ilan edilmiş değil. İktidarın iddia ettiği gibi seçimler 2028’de yapılacaksa, 2033 yılına kadar sürecek bir dönemden söz ediyoruz demektir. Zor.
Bu açıdan bakıldığında tartışma belli ki sadece bir sonraki dönemle ilgili değil. O yüzden iktidara yakın bazı gazeteciler Cumhurbaşkanlığının yeniden sembolik bir makama dönüştürüldüğü ve asıl ağırlığın AKP Genel Başkanı ve Başbakan’a kaydırılacağı bir modelden söz etmeye başladılar. Yani AKP’ye yeni bir Genel Başkan arıyorlar.
Peki iktidar cephesinde bu geçişi olanaklı kılacak ve toplumu ikna edecek bir heyecan, bir iddia var mı?
Anayasa deniyor. İçeriğe dair tık yok hâlâ; takırtı tukurtu var. Yeni Osmanlı’ya anayasal bir düzlemde meşruiyet sağlamak sanıldığı kadar kolay değil. Bekliyorlar.
Yeni çözüm süreci. Orada da bekliyorlar.
Tek yaptıkları, yerli ve yabancı sermayeyi AKP dışı arayışlardan uzak tutacak ve düzen içi seçenekleri seçenek olmaktan çıkaracak operasyonlar yapmak. Hedefleri CHP’yi yönetilemez hale getirmek demiştik, bu noktaya şimdiden gelmiş durumdayız.
CHP’yi yönetilemez hale getirdiler ama AKP’yi yönetebiliyorlar mı, bu gerçekten kuşkulu. CHP operasyonları bir açıdan AKP’yi rahatlatıyor ama diğer açıdan AKP’yi de krize sokuyor. Krizin nerede kontrol altına alınacağını, hatta kontrol altına alınıp alınmayacağını kimse bilemez.
İlginç bir döneme giriyoruz. Uluslararası sistem de son derece dağınık, sürekli yeni hamleler, yeni inisiyatifler, yeni bloklaşmalarla karşılaşıyoruz.
Açık olan bir şey var. “Devlet aklı” filan deniyor, geçiniz. AKP’nin 24 yıllık iktidarı düzen siyasetini çok ama çok hırpaladı. Siyasetin iç dinamikleri kuruma eğiliminde. Baksanıza hâlâ Abdullah Gül’lü aile fotoğraflarına bel bağlayanlar var!
Bu kadar ağır sorunlarla yüz yüzeyken toplum, siyaset alanına dönük hoyrat müdahalelerin sistemin inandırıcılık sorununu derinleştirmemesi mümkün değil.
Yaklaşmakta olan krizi iyi okumak ve ona uygun stratejiler geliştirmek zorundayız. Türkiye’nin kavşağı seçimli bir demokrasi ile, seçimsiz biri monarşi arasında olmayacak. Türkiye’nin kavşağı açgözlülüğün akılsızlaştırdığı bir sömürü düzeninde bilinmezlik ve yıkım içinde sürüklenmekle emekçi halkın temsil ettiği yeni bir kurucu irade arasında olacak.
İdeolojisini size "insan doğası bu" diye itelemeye çalışan liberalle, yoksul köylülere "tanrı böyle istiyor" diyen ortaçağ rahibi arasında, yöntem ve egemen sınıfa verdiği hizmet açısından hiçbir, altını çiziyorum, hiçbir fark yok.
CHP’nin Butlan Kolları Başkanı Kılıçdaroğlu, dün Meclis’te yaşanan gerilimden sonra Genel Merkeze aldığı Grup Toplantısı’nda “Osmanlı coğrafyasına gitmeliyiz” diyerek iktidarın Yeni-Osmanlıcı politikalarını da sahiplenmiş oldu.
Aynı gün birçok mecrada, Türkiye’nin hızla Rusya ile karşı karşıya gelmekte olduğu ileri sürüldü ve hatta Putin’in karşı hamleler yapacağı iddia edildi. Bütün bunlar elbette birbiri ile ilişkili. 1.Rusya ile ilişkilerde “dengeli”, hatta ABD’yi zaman zaman öfkelendiren “sivri” politikalar bugün değil, 2023 yılından itibaren terk edilmeye başlanıp Suriye’de iktidarın değişmesine neden olan gelişmelerle birlikte yeni bir evreye taşındı.
2.Erdoğan, Rusya ile “dengeli ve pazarlıkçı” ilişkileri sürdürmesi durumunda batının İmamoğlu ya da bir başka muhalefet liderinin arkasında durarak kendisini yalnızlaştıracağından emin oldu. Ayrıca ekonomi, ABD ve AB ile ilişkilerdeki gerilimleri daha fazla taşıyacak durumda değildi. Ekonominin İngiltere’de pek sevilen bir ekibe teslim edilmesi bu döneme denk geldi.
3.İktidar Yeni-Osmanlıcı bir strateji açısından da NATO ile Rusya arasında göreli “denge” politikasının faydalarının tükendiğini gördü. Devlet içinde pazarlıkçı politikaların alan açacağını ve Yeni-Osmanlıcılık için daha uygun olduğunu savunanlar geriye düştü. Türkiye kapitalizminin Atlantik hattıyla, özellikle Avrupa ile köklü bağları bu değişimin motor gücü oldu.
4.Ukrayna Savaşı bağlamında AKP’nin temkinli politikası bir süre daha devam etti. Temkinli politika, tarafsız politika değildi. Rusya’ya dönük yaptırımların bir bölümünü uygulamayan Türkiye, başından beri Ukrayna’nın silahlanmasının önemli katkıcılarından biriydi. Ancak Suriye’deki iktidar değişikliğinin ve Trump’ın savaşı bitirmek için yaptığı girişimlerin karşılaştığı güçlü NATO içi direnişin ardından Ankara’da Rusya’nın savaşı kazanamayacağı kanaati egemen olmaya başladı.
5.Putin’in “bu bir savaş değil, cerrahi operasyon” söylemine rağmen Ukrayna Savaşı Rusya açısından ne planlandığı ne istendiği gibi gelişti. Hasta öldü, cerrah bitkin! Rus ekonomisi açısından artılar var ama ciddi olumsuzluklar da söz konusu. Rusya’nın kontrolü bırakmak istemediği eski Sovyet Cumhuriyetlerinin tümüne baktığımızda dört yıl öncesine göre hem ekonomik hem siyasal açıdan Moskova’yı kaygılandıracak bir tablo var.
6.AKP’nin NATO içinde el yükseltmek için bir süreliğine girdiği “denge” oyununu biraz daha devam ettirmek için eli daha kuvvetli bir Rusya’ya ihtiyacı vardı. Bunu görmediler ve hızla terk ettiler “denge”ciliği. NATO’da yeni roller üstlendiler, Karadeniz’de Romanya’nın NATO’culuk tekelini ele geçirmesinden korkarak yeni hamleler yapmaya başladılar. Enerjide yavaş yavaş Rusya’ya “bağımlılık”tan uzaklaşıyor ve yüksek maliyetlerle ABD gibi uzak tedarikçilere yöneliyorlar. Çin’le ilişkilerde sıkıntılar artıyor.
7.Bir yandan da Avrupalı emperyalistlerin ihtiyaç duyduğu ve uygarlık için kentler kuran mimarlara hakaret edercesine “güvenlik mimarisi” olarak adlandırılan militarist stratejiye asker temini için hazırlıklar yapılıyor. Son yıllarda sıçrama kaydeden silah sanayini NATO şemsiyesinde Avrupa’ya entegre etme amacı da buraya eklenmeli.
8.Yeni-Osmanlıcılık yeniden Atlantikçi temellerine yerleşmiş durumda. ABD ve İngiltere himayesinde, Rusya’nın ve İran’ın kuşatılması ile örtüştürülen ve mümkün olduğunca NATO ile gerilimsiz bir yayılmacılık.
9.Bu yönelim gerilim üretir. Bir kere Türkiye’nin rakibi başka Amerikancılar var, var. Belki Fransa-Yunanistan ikilisinin önemli bir engel olması zor ama bölgede Türkiye’ye alan açılmasını istemeyecek İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan’ı da unutmamak gerek. Rekabet, gerilim ve çatışmalar sürecek.
10.Putin’in intikamından söz ediliyor. Olabilir ama Türkiye’nin elinde Boğazlar gibi çok önemli bir koz olduğu unutulmamalı. Rusya giderek Karadeniz’in doğusuna itiliyor ve Montrö Sözleşmesi’ni farklı yorumlamaya ya da askıya almaya kalkan bir AKP iktidarının kuzey komşumuza çok ciddi bir darbe vurmuş olacağı ortada.