Çok haklısınız. Paylaşımımda da tam bunu anlatmak istemiştim: Arkasında güvencesi kalmamış birinden sakinlik beklemek haksızlıktır. Yirmi yılın emeği bir kapının ardında beklerken, dışarıdan "sakin ol" demek kolaydır.
Bu insanlar piyasanın riskini göze aldı, güvendikleri yapının çökmesini değil. Şu an hissedilen öfke de huzursuzluk da bu yüzden son derece anlaşılır.
Yalnız bir şeyi fark etmek önemli: Bu süreç insanların birikimini elinden aldı, sağlığını, uykusunu ve sevdikleriyle bağını da almasın. Hak arama yolu uzun olabilir ve o yolu sonuna kadar yürüyebilmek, insanın kendini de korumasından geçer.
Sakin kalabilmek büyük bir güç. Ama bazen sakinlik, arkanda bir güvencenin olduğunu bilmektir. Kaybettiğinde tutunacak dalı olanla, her şeyi tek başına taşıyanın kaygısı aynı değil. Karakteri överken insanın yükünü görünmez kılmamak gerek.
@bunak006 Evet, reçetenizi hemen yazıyorum:
Enerjinizi kaybetmemek, günde 3 kez tok karnına.
Mutluluğunuzdan ödün vermemek, sabah akşam aksatmadan.
Eleştirilerden işe yarayanı alıp gerisini sessize almak, ihtiyaç hâlinde.
Olası yan etki: Eleştirenlerde hafif sinir bozukluğu görülebilir.😉
Anlamı uzun süre bir isim sandık. Bir yerde duran, bulunup cebe konacak bir şey. Kırılma, onun aslında bir fiil olduğunu fark ettiğimiz an başlar. Yapılmadıkça yoktur, yapıldıkça yeniden doğar.
Belki “Hayatın anlamı ne?” sorusu da bu yüzden hiç cevap bulmaz. Hayat bize anlam getirmez, biz ona anlam taşırız.
Denge çoğu zaman bir duruş sanılır. Oysa bisiklete binen biri dengede kalmak için durmaz, sürekli küçük düzeltmeler yapar. Hareketsiz kalan, ilk sarsıntıda düşer.
İnsan da böyledir. Kendini tanımak yolun haritasıdır, ama dengeyi haritayı bilmek değil, yol değiştikçe ağırlığını yeniden verebilmek korur. Bazen bir tepkiyi geri tutmak, bazen de uzun süre bastırılmış bir sözü söylemek gerekir.
Dengeli insan hiç sarsılmayan değil, sarsıldıktan sonra kendi merkezine dönmeyi bilendir. Ve bu dönüş, her seferinde yeniden verilen küçük bir karardır.
Seni yönetemeyen, senin hakkında anlatılanı yönetmeye çalışır. Sana ulaşamadığı yerde, başkalarının gözündeki sana uzanır.
Karalama aslında bir kontrol kaybının itirafıdır. Sesini yükseltmesi, artık senin üzerinde bir gücünün kalmadığını gösterir.
Bazen en güçlü cevap, o hikâyede rol almamaktır.
Seni yönetemeyen, senin hakkında anlatılanı yönetmeye çalışır. Sana ulaşamadığı yerde, başkalarının gözündeki sana uzanır.
Karalama aslında bir kontrol kaybının itirafıdır. Sesini yükseltmesi, artık senin üzerinde bir gücünün kalmadığını gösterir.
Bazen en güçlü cevap, o hikâyede rol almamaktır.
Yangının bir kısmı gerçekten temelde. Güvencesizlik, eşitsizlik ve kopan bağlar kaygıyı besler. Bunu yalnızca bireysel bir eksikliğe indirmek, zaten yorgun olan insana bir de suçluluk yükler.
Yine de zihin bu hikâyede yalnızca kurban değildir. Yangını çıkarmasa da rüzgârın yönünü belirler. Yalnızlaşan insan tehdide daha duyarlı hâle gelir, geri çekilir ve bu geri çekilme yalnızlığı derinleştirir. Koşullar zihni, zihin de koşulları besler. Bir sonucun tek bir sebebi olmak zorunda değildir.
Bu kadar içeriğin bizi iyileştirmemesi de belki bundandır. İyileşmeyi tek başına okunan, tek başına uygulanan bir işe dönüştürdük. Oysa bilmek, yapmak değildir.
Çıkış da tek kapıdan olmaz. Bir yanda koşulları değiştirmek için birlikte ses çıkarmak, öte yanda zihnin rüzgârını yavaşlatmayı öğrenmek gerekir. En iyileştirici şey ise ikisinin buluştuğu yerdedir: Başka insanlarla kurulan gerçek bir bağ hem toplumsal bir eylemdir hem de zihnin bildiği en eski ilaç.
Bu kararın bu kadar zor olmasının sebebi, o personanın bir zamanlar gerçekten işe yaramış olmasıdır. Susmak, hep güçlü görünmek ya da herkesi memnun etmek, bir çocuğu tehlikeden korumuştur. Zihin de korkulan şey bir daha yaşanmadığında bunu hep maskeye borçlu olduğunu sanır.
Tehlike çoktan geçmiş olsa da nöbet bu yüzden bitmez. Maskeyi çıkarmak düşünüldüğünde hissedilen şey özgürlük değil, eski korkunun ta kendisidir.
Radikal olan da tam burasıdır. İnsan o kararı korkusuz olduğu için değil, korkuyla birlikte verir ve maske olmadan da hayatta kalabildiğini ancak onu çıkardıktan sonra öğrenir.
Bir kez sıcak bir bardağa dokunup eli yanan çocuk sıcaktan vazgeçmez. Çayını üfleyerek içmeyi, çorbayı kenarından almayı öğrenir. Korku ona sınır öğretir, sıcaklığı elinden almaz.
Ama her bardağın yaktığı bir evde büyüyen çocuk başka bir şey öğrenir. Onun için sıcaklıkla yanmak aynı şeydir. Büyüyünce ılık bir ele bile titreyerek uzanır, kendisine uzatılan her şefkati yanık ihtimaliyle tartar.
Korkuyu başka insanlara taşımamızın sebebi de budur. Zihin yanığı ayırt etmeyi değil, sıcaklıktan sakınmayı öğrenmiştir. İyileşmek, her sıcaklığın yakmadığını bir kez daha, bu kez bedenle öğrenmektir.
Belki o kusursuz tarif bir davet değil, bir hayaldi. Hayal güvenlidir, karşılık beklemez, kimseyi sınamaz.
Kırılma, siz o hayali gerçeğe dönüştürdüğünüz an başlar. Kendini sevilmeye layık görmeyen biri için kusursuz bir sevgi şefkat değil, yalanlanmadır. Yıllardır içinde taşıdığı “Ben bu kadarını hak etmem” cümlesini her sarılışınız biraz daha çürütür. İnsan ise bazen mutlu olmaktansa kendisi hakkında haklı çıkmayı seçer.
Geri çekilmesi sizden değil, sizin gördüğünüz kişiye inanamamasındandır. İnsan, layık olmadığına inandığı bir sevgiye ancak hayalinde dayanabilir.
William James, bir insanın onu tanıyan kişi sayısı kadar sosyal benliği olduğunu yazar. Annesinin yanındaki çocuk, sevdiğinin yanındaki kırılgan yetişkin, bir yabancının karşısındaki temkinli yüz, aynı insanın o anın gerektirdiği başka başka maskeleridir.
Zihin her karşılaşmada kendini yeniden kurar. Kimin karşısında durduğuna göre bazı yanlarını öne çıkarır, bazılarını gölgeye çeker. Bu bir ikiyüzlülük değil, hayatta kalmanın en eski dilidir.
Belki de insan bir öz değil, karşılaştığı her yüzde biraz değişen bir yankıdır.
Psikolojide bu sezgiye yakın iki bulgu vardır. Yetkin görünen birinin küçük bir hatası onu daha sevimli kılar. Olumsuz bir bilgiyi başkası dile getirmeden önce kişi kendisi söylediğinde de o bilginin ağırlığı azalır. İkisinde de itiraf, kendini açmaktan çok anlatının dümenini elde tutmanın bir yoludur.
Terapi odasında da benzerini görürüz. Bazı insanlar uzun uzun kendinden söz eder, ama hep aynı odaları gezdirir. Asıl kapı, en çok konuşulan yerin hemen yanında, hiç açılmadan durur.
Belki de birini tanımak, ne anlattığından çok neyi anlatmadığını duyabilmektir.
Çok yerinde bir tespit. Öfke, sanıldığı kadar kör değildir. Zihin onu dışarı bırakmadan önce bedelini tartar. Bedelin yüksek olduğu yerde fren tutar, düşük göründüğü yerde serbest kalır.
Hâkimin karşısında sakin kalabilen biri, kendini düzenleme becerisinden yoksun değildir. O beceri vardır, yalnızca karşısındakinin gücüne göre devreye girer. Aile içinde şiddet uygulayanların önemli bir kısmının ev dışında hiç şiddet göstermemesi de bunun sessiz bir kanıtıdır.
Öfkenin kime yöneldiği, kimin güvenli bir hedef sayıldığını gösterir. Mesele çoğu zaman öfkenin kontrolü değil, gücün kimde olduğudur.
Bir şeye son kez bakmak, onu ilk kez görmeye en yakın şeydir.
Bir şeyi hep göreceğimizi sandıkça ona bakmayı bırakıyoruz. Son kez olduğunu bildiğimiz an ise onu ilk günkü dikkatle yeniden görüyoruz.
Son kez baktığınızı bilseydiniz, neye daha uzun bakardınız?
Bağlanma kuramına göre insan hastalandığında, yorulduğunda ya da kendini kırılgan hissettiğinde bağlanma sistemi devreye girer ve güven veren insanlara yakın olma ihtiyacı artar. Yatak odası dinlenmenin ama aynı zamanda yalnızlığın odasıdır. Salon ise evin ortak alanıdır. Orada yatarken hem dinleniriz hem de sevdiklerimizin sesini, varlığını yanı başımızda hissederiz.
Belki de hastayken salona taşınmamız, iyileşmek için yalnız kalmamız gerekmediğini bedenimizin bizden önce bilmesidir.
Kimsenin niyetini tam olarak bilemeyiz, ama davranış çoğu zaman niyetten daha çok şey anlatır. Psikolojide geçmiş davranış, gelecekte nasıl davranılacağının en güçlü işaretlerinden biri kabul edilir. Üzüleceğini bile bile aynı şeyi yapan biri, ne istediğini söylemese de nasıl davranacağını göstermiş olur.
Asıl soru da belki onun seni kaybetmek isteyip istemediği değil, senin bu bilgiyle ne yapacağındır. Affetmek yaşananı unutmak değil, öfkeyi taşımayı bırakmaktır. Kapıyı yeniden açıp açmamak ise bambaşka bir karardır.
Farkındalık, kapatma düğmesi olmayan bir lamba gibidir. Aydınlattığı çatlakları onarmana her zaman izin vermez, ama bir kez gördükten sonra onları görmeden yaşamana da izin vermez.
Belki bilgelik de o ışığı söndürmeye çalışmakta değil, onun altında yaşamayı öğrenebilmekte saklıdır.
@artikbidur Farkındalık kapatma düğmesi olmayan bir lambadır, aydınlattığı her çatlağı onarmana izin vermez ama artık o çatlakları görmeden yaşamana da.
Kulağa güçlü geliyor ama bir bedeli var. Umutsuzluğa yenik düşen herkesi “kalbi yeterince diri değildi” cümlesiyle baş başa bırakıyor.
Oysa dayanıklılık, insanın içinde hazır bekleyen bir cevher değildir. Gelişim psikoloğu Ann Masten ona “sıradan bir büyü” der. Dayanıklılığın olağanüstü bir kalpten değil, yanımızda duran insanlardan, aidiyetten, güvenden ve zamandan doğduğunu anlatır. En diri kalp bile uykusuz, yalnız ve desteksiz kaldığında yorulur.
Belki asıl güç de hiç yorulmamakta değil, yorulduğunu kabul edip yeniden toparlanabilmekte saklıdır.