Kapağı kaybolmuştu kasetin
İnternet sağolsun, orijinal kapağa ulaşmak zor olmadı 👍🏻
15 şarkı var kasette
Bon Jovi, bi dönem fena sarsmıştı dünyayı, severiz 🤟🏻🫶🏻
Murat N. kadroya geri dönse ve Rick Rubin’in Metallica’ya “özünüze dönün” tavsiyesi misali, kurucu kadro ile ilk albüm çizgisinde ama tüm geçen yılların birikimiyle yeni bir albüm patlatsalar, bambaşka bir dünya bambaşka bir heyecan fırtınası ve belki ilk esaslı çıkışımız olurdu
(Umutsuzluğun neden olduğu) acıyı çekmek zorunda olmak bizi hayvanın üstüne yerleştirir ki bu, tinselliğimizin yüceliğınin veya sonsuz dikeyliğimizin işareti olan dikey yürüyüşten çok farklı bir biçimde bizi ayırt eden bir gelişmedir.
(Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, S.Kierkegaard)
İnsanın en büyük trajedisi:
—Kierkegaard’a göre:
Kendisi olma imkânına sahip olduğu hâlde, bunun farkına bile varmadan yaşam sürmektir.
(The Sickness Unto Death)
—Oscar Wilde’a göre ise:
Yaşlandığında, iç dünyasında hâlâ genç hissetmesidir.
(The Picture of Dorian Gray)
İnsan sonsuzluk ve sonlunun, geçici ve kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir… Sonlu varlığı ile sonsuz varlığı arasına sıkışan insan kendi olma sürecini umutsuzluk için yaşar.
(Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, S. Kierkegaard. M. Mukadder Yakupoğlu. Doğu Batı Y, 2024)
Platon ve Kant’tan çıkarınla, metaforu şöyle güncellemiş Churchhland:
Mağara yaşamı sürenler, dış dünyada gördüklerini, zihinlerinde var olan (edinilmiş) temsillerle yorumladıkları için; gerçekliğin, bu temsillerden ibaret olduğunu zannederler.
Suç ve Ceza romanındaki ‘yaşama istenci’ kısmı (II-6).
Ne güçlü ifadelerle aktarmış Dostoyevski 👏🏻
Schopenhauer’ın da üzerinde durduğu bir konu bu: Yaşam istenci, yani varoluşun temelini oluşturan, doyumsuz ve sonu gelmeyen arzuların sonucunda ortaya çıkan irade gücü.
İşte o yolculuktan bir kare. Yerde oturuyordum yorgunluktan (tren doluydu). Aslında numaralıydı yerim ama o tren seferi iptal edilince, diğer bir trenle devam etmek zorunda kaldım yoluma. İlk bindiğimde dolu olan bu tren, duraklar geçtikçe tenhalaştı ve teyzenin yanına oturdum.
Preston-Edinburg yolculuğumda, yanımda oturan teyzenin notlar tutarak ve ilgiyle okuduğu Salley Vickers’in Miss Garnet’s Angel isimli romanını merak edip aldım. Türkçeye çevrilmemiş. Yaşlı ve içine kapanık bir tarih öğretmeninin Venedik’te geçirdiği altı ayı anlatıyormuş.
Interstellar filminde (Nolan), Murph’ün Cooper’a göre hızla yaşlanmış olmasını, Einstein’ın “görelilik” yasasına bakarak anlayabiliriz:
“Kütle çekimi ne kadar güçlüyse, zaman o kadar yavaşlar.”
Yani “zaman”, uzaydan bağımsız ve her yerde aynı hızda akan evrensel bir şey değildir.
Interstellar'daki zaman ve boyut mevzuuna yaklaşım (Cooper kızını nasıl görebiliyordu):
-200 sayfalık bir kitap düşün.
-Kitabı okumaya başladığın için, sonunu bilmiyorsun.
-Kitabın tamamına dışarıdan görebilen biri içinse, baş gelişme ve son bilinebilen bir şey hâline gelir.
Ve şöyle bitiyor ilk paragraf:
Eski hikâyelerde kahramanlar öldüğünde, yoldaşlarının tanrılara gereken saygıyı gösterdikten sonra yaptıkları ilk şey oturup yemek yemektir. Sonra yollarına devam ederler; narin yaşam güçleriyle, var-olmamanın büyük bilmecesine meydan okuyarak.
Roman başkişisi Mrs Garnet 60 yaşında, emekli bir tarih öğretmeni. Düzen ve mesafe üzerine kurduğu yaşamına yeni bir soluk katmak isteyen Mrs Garnet, altı aylığına Venedik’e gitmeye karar verir ve roman başlar (trendeki teyze kendisiyle ilgiyi buradan kurdu muhtemelen).