📜 Kan, Demir ve Kürtler
📷Dergah Tartışmaları'nda bu kez Otto von Bismarck'ın işliyoruz.
Biz Kürtler ondan ne öğrenebiliriz?
📷Dinlemek için: https://t.co/9C8wy0VhI8
Sadece entegrasyon başladığından beri:
- Rojavada tüm haklarımızı hızla kaybettik.
- Bakur'da milli gururumuzu ve umudumuzu kaybettik,
- Başur ve Rojhilat'ta da zemin kaybettik,
- türkiye'de demokrasi çok daha kötüye gitti.
Sorsan, entegrasyon Galaksiyi bile kurtaracak!
Türkiyeci Kürtler var ve bu biz Kürdistanlıların çözmesi gereken bir sorundur. Bu sorunun güncel gerekçeleri her ne olursa olsun sebebi işgale uğramış olmaktır. Türkiyeci Kürtler, tıpkı Türkleşmiş Kürtler gibi işgale uğramış olmanın mağdurudurlar. Mağduriyetin kimlik edinilmesi ya da bunun artık bilinçli bir tercih olması tecavüze uğradıkları gerçeğini değiştirmiyor.
Bu adamları ağzı açık dinleyip "insanlarımız bu hale nasıl geldi? Kendi uluslarına açıkça kasteden ahlaksız bir projeye nasıl katılabiliyorlar " diyen genç Kürt kardeşlerim,
inanın psikolog olarak bile size verebilecek cevabım yok! Bilimin biraz daha gelişmesini bekleyeceğiz.
Bugün Kürt siyasetinin, cenah farketmeksizin gündeminde olan konulara bakın. Neler var gündemimizde?
Amed mi Diyarbekir mi? Altan Tan, Moğol mu? Hozan Diyar bir xıyar mı yoksa bizim bayrağımız alaxemgîn mi? Başka neler var?
Sadece anadilde eğitim bile kazanılsaydı, "pahalıya mal oldu ama en azından boşuna olmadı" denebilirdi.
Simdi o bile yok. 50 senenin sonunda milletimize kocaman bir SIFIR verdiler. Kayıplarımızı da üstüne koysak derin bir EKSÎ... Efendilerin derdi ise aman kimse eleştirmesin!
Talat, Enver ve Cemal Paşaların “Üç Paşalar İktidarı” önemlidir. Bugünlerde o günlere atıf yapılarak Erdoğan, Bahçeli ve Kılıçdaroğlu için de aynı ifade kullanılıyor. Oysa bu dönemin 3 değil, 4 aktörü var. Öcalan’ı saymıyorlar. Çünkü Öcalan Paşa değil; kendi ifadesiyle “emir eri”.
Anlamadığı ya da ısrarla yalan söylediği konu çok basit.
İshak Paşa sarayının yapıldığı 1785 tarihinde aslen Kürt olan Bazid Sancakbeylerinden İshak Paşa yönetimde.
Anlamadığı ikinci nokta:
Çıldır Valisi İshak Paşa ile Bazid Sancakbeyi arasında hiçbir alaka yok.
Çıldır Valisi İshak Paşa 1791 yılında Çıldır valisi oluyor bu dönemden önce Erzurum/Oltu mutasarrıfı.
Ayrıca hiçbir Osmanlı kaynağında, tahvil defteri ya da modern araştırmada "Ağrı/Bazid" Çıldır Valisi'nin idaresi altında olmamıştır.
Bunların aksini kanıtlayamıyor ama İshak Paşa Sarayını, Sarayın yapıldığı yeri hiçbir zaman idaresi altına almamış ayrıca saray yapılırken bırak Çıldır Valiliğini, Oltu mutasarrıfı olan İshak Paşa'nın yaptığını iddia ediyor.
Sen istediğin kadar yalan söyle hırsızlık yapmaya çalış, tarih bellidir. Sarayı aslen Meyafarkin beylerinin soyundan gelen Kürt, Bazid sancakbeyleri yapmıştır. Varsa itirazın kaynak sun. Sunamıyor musun? Yalan söyleme.
Açık söylemek gerekirse her birkaç yılın başında siyasetimiz tıkanır. Her seferinde başka bir şey sebep olsa da genel konu, mevcut partilerin milli meselelerde yetersiz kalması olarak görülür ve “bir şey yapmalı” duygusu hâsıl olur.
Solcusundan dincisine bu kadar çok partiye rağmen Kürtler hala milli siyaset konusunda becerikli olmadıklarına göre bu yapısal bir sorun olmalı. Bu kadar çok nüksettiğine göre ise ortada kronikleşmiş bir hastalık var demektir.
Bu tıkanma başlar başlamaz, neredeyse aynı kişiler yeni bir parti kurulması gerektiğini söyleyerek gündem yaratırlar. Ortaya başta bağımsızlıkçı programlar dökülür, uzun telefon görüşmeleri yapılır, o olmaz diye başlayan kişi elemeleri bu da olmaz diyerek devam eder. Başta 20-30 kişiden oluşan girişimci grup kısa bir süre sonra iki elin parmak sayısına kadar düşer; sonra bir elin.
Bu arada o sert programlar legal siyaset yapılacağı savıyla yumuşar ve sonunda tek reel talebin Kürtçe anadilde eğitim olması gerektiğine kadar inilir. Neticede eldeki kişilerle de bir parti kurulamayacağı ortaya çıkar; çünkü ne entelektüel bir sermaye vardır ne de bir partiyi ayakta tutacak kadrolar ve maddi güç.
Yeni parti kurmak ile ilgili girişim karşılık bulamamışsa ya da girişimciler daha önceki tecrübelerinden bir dönemlik ders çıkarmışlarsa bu sefer ikinci seçenek devreye girer. Partiler üstü bir kongrenin, ulusal bir meclisin, bir platformun kurulması gerektiği ile ilgili tartışmalar başlar.
Mevcut partileri yetersiz bulan ve sırf bu yüzden bu işe girişen grup, partisiz olduklarından kendilerini de oyuna dâhil etmek isterler. Aslında aralarında teklif gelse o partilerde statükoyu korumak için elinden gelecek herşeyi yapabilecek olanlar da vardır. Zaten çoğu daha önce bir partide şansını denemiş, tutturamamış ya da dar alandaki kısa paslaşmalarda ayağına hiç top değmediği için küsmüştür.
Çok azının milli değerler sebebiyle itiraz ettiğini, eleştirdiğini, ayrıldığını belirtmekte fayda vardır. Şahıslar ile parti temsilcileri bir iki mektuptan sonra bir ilişkiye geçerler. Bu sefer de parti temsilcileri ile bağımsız şahsiyetlerin eşit tutulmasıyla ilgili sorunlar başlar. 500 oy alanın da ona oy verenin de eşit olduğu bir sistem!
Yine de parti temsilcileri bu konularda uzman sayılabilecek kadar tecrübeli oldukları için gelen hiçbir teklifi geri çevirmezler. Zaten bu toplantılara da mevzubahis girişim bir neticeye varmasın diye katılırlar ve tüm partiler öz tarihlerine “biz istedik ama karşı taraf oldurtmadı” diye not düşmek için bunda tavır birliğine giderler.
Öyle bir hal alır ki bu mesele, parti temsilcileri dâhil herkesin beyni sulanır ve sonuçta tüm katılımcılar ambale olarak düşünemez hale gelirler. Birebir görüşmeler, birkaç kişilik toplantılar, birkaç parti temsilcisinin katıldığı gidip gelmeler, devamsızlıklar, bolca not almalar, biz şöyle şöyle düşünüyoruzlar, genel başkanlara bilgi taşımakla yükümlü yardımcılar derken gruptaki partilerden en az ikisi diğerlerini atlatarak başka görüşmeler ayarlar, genel protokol imzalanmışsa dahi kendi aralarında başka bir protokol yaparlar. Onlarınki de başarıya ulaşmaz.
Sonuçta tıkanma sebebiyle başlayan girişim başka bir tıkanma yaratır ve bu sırada siyaset boşluk kabul etmediği için mevcut duruma alışılarak yeniden muhalefete dönülür. Bu sırada bir sonraki krize kadar plan rafa kaldırılır, bir adım atılmışsa ayak boşluğa düşer ve sonuçta hiçbir şey değişmez.
Bu arada Kürt kalpler kırılmış, lokomotif gücünü yitirmiş, dinamizm duvara tosladığı halde kendisinin farkına bile varmadan başını kaldıramaz hale gelecek kadar bitkin düşmüştür. Ta ki tekrar aynı arzuyla ortaya çıkana kadar. Bu yeni arzunun girişimi de geçmişteki başarısız girişimlerin çizdiği bir çerçevede yeniden başlayacaktır.
Bu durum, süreğen ve mükerrerdir.
Çünkü Kürdistani ilkeler üzerinden (Bunun çerçevesini önceki yazılarımda “Biz Kürdüz, ülkemiz Kürdistan’dır ve Kürdistan’ı Kürdistanlılar yönetmelidir” olarak formüle etmiştim) siyaset yapanlar realist değil, yeterince
Sanatçımız, muhteşem Kürtçesiyle milyonlara ulaştırdığı mesajında herhangi bir siyasi partiden tek kelimeyle bile bahsetmedi, herhangi bir siyasi kesime en ufak bir göndermede bulunmadı, her uygar Kürt gibi sadece bir kurumdan şikayet etti ve nedense sadece belli bir siyasi kesim üstüne alındı. Demekki o kurum hiç de "halkın" değilmiş, tepeden tırnağa belli bir Parti'ninmiş. Meğer bunca zaman "kurumlarımız" diye bir şey hiç yokmuş, sadece kendi networküne çalışan son derece siyasi ve katı ideolojik bir parti varmış. Milletimiz kendi kurumlarını bir an evvel inşa etmelidir!