Siverek Cezaevi’nde tekli hücrede tutulan Abdullah Yalçın yaşamını yitirmiş halde bulundu. Yetkililer “intihar” diyor.
Ama sormak gerekiyor:
Bir insanı günlerce tek başına, dört duvar arasında, sosyal ilişkilerinden ve insani temaslardan kopararak izole etmek nedir?
Tekli hücrede tutulan bir insan gerçekten yalnızca kendi canına mı kıymıştır; yoksa onu ölüme sürükleyen tecrit politikaları mıdır?
İnsanları yaşamdan koparan, ruhsal ve fiziksel olarak çökerten ağır izolasyon koşullarının sorumluluğu kimdedir?
Abdullah Yalçın’ın ölümüne ilişkin tüm gerçekler açığa çıkarılmalı, bağımsız ve etkin bir soruşturma yürütülmelidir.
Tecrit yaşatmaz. Tecrit, insanı yavaş yavaş ölüme gönderir.
TİP Genel Başkanı Erkan Baş T24'e verdiği söyleşide DEM Parti ve gelecek seçimlerde ittifakı kastederek "Ana dili Kürtçe olan bir adayla çıkmak isteyebilirler. Biz burada ortaklaşmayabiliriz." Diyor. DEM, Kürt bir CB adayı çıkarırsa ittifak yapmayabiliriz demek istiyor.
İki sorum olacak:
1-DEM'in adayının Kürt olmasının sosyalist bir parti için nasıl bir sakıncası olabilir? DEM adayının sosyalistlerle örtüşebilen bir aday olması ve Kürt olması yeterli değil mi? Bu yaklaşım etnik bir ayrımcılığa girmiyor mu?
2-DEM Kürt bir ismi ( zaten adayı Kürt olmalı) aday gösterdi, TİP de hayır, bu durumda ittifak yapmıyoruz dedi. O halde %7 seçim barajını nasıl geçmeyi düşünüyorlar? Özgür Özel'in kuracağı parti ile ittifak yapmak gibi bir planlamaları mı var?
Bu soruları, uzun zamandır Kürt Hareketi ile ittifak yapmış ve bu ittifaktan avantajlı çıkmış, dost bildiğimiz bir partiye sorma hakkımız var.
Nisan 2016, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM Başkanlığına sunulan dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği teklifine, AK Parti'li 316 milletvekilinin imzasıyla, 'Anayasa'ya aykırı' olmasına rağmen 'Evet' diyeceklerini açıkladı.
Mutlak Butlan
Oğlum Ali daha 19 yaşındaydı Tekirdağ Çerkezköyde yaşadığı tartışmanın ardından tartıştığı kişi ve onun amca ile dedesi tarafından konuşma bahanesiyle yanına gelinerek pompalı tüfekle katledildi ve yerde kanlar içindeyken bile darp edilmeye devam edildi. Bu vahşice işlenmiş cinayete indirimlerle üçünede sadece 15 yıl ceza verildi.
Bu yetersiz ceza yaşanan acıyı hafifletmiyor. Şimdiyse istinaf azmettirici amca ile dedeye verilen 15 yılı fazla bularak dosyayı geri gönderdi 12 Mayısta yeniden yargılanacaklar. Oğlumun hayatına karşılık verilen bu cezanın bile fazla bulunması bize ikinci bir acı yaşatıyor indirimlerin olmadığı caydırıcı cezalar verilsin
Lütfen bu davada Alinin ve bizim sesimiz olun bir anne olarak sadece oğlumun adaletini istiyorum faillerin cezaları daha fazla indirimlerle hafifletilmesin faillere indirimsiz müebbet istiyoruz #AliMardinİçinAdalet #Adaletİstiyoruz #adalet
@abakingurlek@adalet_bakanlik@TCYargitay@HSKKurumsal
Fotoğrafta gördüğünüz kişi abim Samet Özgül.
Gazi Üniversitesi öğrencisi ve motokurye olarak çalışan abim Samet, Ankara’da trafikte uyardığı 3 kişi tarafından darp edilip canice boğazından bıçaklanarak katledildi.
Sabıkalarında uyuşturucu dahil 20 ayrı suç olan 2 kişi bu davadan serbest bırakıldı, 19 yaşındaki katilin ise 'pişmanım' sözüyle müebbet hapis cezası 25 yıla indirildi.
Samet için ses verin, adalet yerini bulsun!
@adalet_bakanlik@TCYargitay
#SametÖzgülİçinAdalet
Gülistan’ın Munzur Üniversitesi’ndeki en yakın arkadaşıydı. Sırdaşıydı, kardeşiydi. Derslikte aynı sırayı, yurtta aynı ekmeği, hayatta aynı düşü paylaşmışlardı.
“Gülistan Doku’ya ne oldu?” diye sorarken, arkadaşı Rojvelat Kızmaz’ın cansız bedeni Batman’da, Hasankeyf Barajı’ndan çıkarıldı.
Artık bu bir tesadüf değil. İçimize çöken o şüphe, güçlü bir kanaate dönüşmüş durumda.
Gülistan’ı yıllarca sorduk. “Nerede?” dedik. Devletin, şehrin, sokakların yüzüne haykırdık. O sorunun cevabını alamadan, gazeteci arkadaşımız Mehmet Kızmaz’ın da kardeşi olan Rojvelat’ın yasını tuttuk.
İki isim. İki genç hayat. İki yarım kalmışlık. Gülistan Doku hâlâ yok. Rojvelat Kızmaz artık hiç olmayacak. Rojvelat’ın anısına, Gülistan’ın adaletine sözümüz var: Susmayacağız. Unutmayacağız. Sormaya devam edeceğiz.
Gülistan nerede?
Rojvelat’a ne oldu?
BirGün muhabiri İsmail Arı, “gazetecilik suçu” nedeniyle 22 Mart’tan bu yana cezaevinde.
Gazetecileri tutuklamak, halkın haber alma hakkına ve demokrasiye açık bir saldırıdır.
İsmail Arı ve tutuklu tüm gazeteciler bir an önce serbest bırakılmalıdır!
https://t.co/X5MVqE6YDo
Fotoğrafta gördüğünüz kişi abim Samet Özgül.
Gazi Üniversitesi öğrencisi ve motokurye olarak çalışan abim Samet, Ankara’da trafikte uyardığı 3 kişi tarafından darp edilip canice boğazından bıçaklanarak katledildi.
Sabıkalarında uyuşturucu dahil 20 ayrı suç olan 2 kişi bu davadan serbest bırakıldı, 19 yaşındaki katilin ise 'pişmanım' sözüyle müebbet hapis cezası 25 yıla indirildi.
Samet için ses verin, adalet yerini bulsun!
@adalet_bakanlik@TCYargitay
#SametÖzgülİçinAdalet
Bu gece Rojinin Babası Nizamettin Abiyle Telefonla Görüştük
Sayın Bakanımız @abakingurlek Randevu Talebimizi
Uygun Görürse Birlikte Görüşmeye Gideceğiz
Biricik Kızlarımızın Babası Olarak Elde Ettiğimiz Tüm Tesbitlerimizi
Bakan Beye Arz Edeceğiz
Kısa Zaman İçinde Haber Bekliyoruz.
Bu hafta sonu Ağrı’da 23 yaşındaki genç bir kadın, sessiz sedasız bir “İNTİHAR” notuyla toprağa verildi.
17 yaşında zorla evlendirildi, 23 yaşına kadar 3 çocuk doğurdu. Son doğumundan sadece 3 ay sonra yeniden hamile bırakıldı. İddiaya göre yaşadığı bu ağır yükü ailesine anlattığında aldığı cevap ise “Bizde boşanma olmaz, git intihar et.”
Goncagül Arslan daha önce maruz kaldığı şiddet ve baskılar nedeniyle kadın sığınma evine başvurdu. Ama bir şekilde ailesine geri teslim edildi.
Aile baskıladı, devlet koruyamadı ve 23 yaşındaki Goncagül Arslan, karnındaki 5 aylık bebeğiyle birlikte hayatına son verdi.
Bu bir intihar değil. Bu, göz göre göre gelen bir çöküş. Goncagül bu yükün altında daha fazla direnemedi ve geriye hepimize ait ağır bir utanç bıraktı.
Ortada aleni bir cinayet var. Peki suçlu kim? Goncagül mü..? Yoksa Goncagül'e kaldıramayacağı bu ağır yükü yükleyen aile, devlet ve toplum mu !?...
Kurtuluş Parkında abluka altındayız. Kimseyle konuşmuyor, kimseyle görüşmüyor, bedenimizi betona yatırıyoruz.
Tüm Türkiye’yi bulunduğu yerlerde ses çıkarmaya çağırıyoruz. Bizimle beraber ablukanın içerisine gelerek açlık grevine gireceğini beyan eden milletvekillerini madenciyle dayanışmaya çağırıyoruz.
#MadencininEliniTut #HakkımıVerDorukMadencilik
DÜNDEN BUGÜNE: SÜRGÜN VE CEVAPSIZ SORULAR
EYLÜL 2018: “AĞAÇLARIMIZ IŞIL IŞIL
Eylül 2018’di. Dersim’in dağları günlerdir yanıyordu. Ali Boğazı 13 gün, Bali Deresi 5 gün alevlere teslim olmuş, Kutu Deresi yedinci gününde hâlâ yanıyordu. Biz “müdahale edin, söndürün” çağrıları yaparken, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel sosyal medya hesabından ışıklandırılmış ağaç fotoğrafları paylaştı: “Tunceli... Ağaçlarımız da ışıl ışıl...”
Altına yazdım:
“Sayın Vali, Dersim’in ağaçları günlerdir gerçekten ışıl ışıl yanıyor. Kuşun yuvası, kaplumbağanın evi, sümbülün, papatyanın, keçinin, vaşağın yaşam alanı cayır cayır yanıyor. Yapay ışıklarla değil, Seyit Rıza Meydanı’ndan dönüp duman tüten gerçeğe bakmak gerekir.”
HEDEF GÖSTERME VE SÜRGÜN
Bu sözlerim üzerine Vali Sonel ile sosyal medyada sert bir tartışma yaşadık. Beni “provokasyon yapmakla” suçladı. Ben “Kutu Deresi yanıyor, söndürmeye giden gönüllüler engelleniyor” dedim. Yazışmalar uzadı.
O süreçte Sonel’in açıklamalarını inandırıcı bulan tek kişi CHP Elazığ Milletvekili Gürsel Erol’du. Eskiye dayalı dostluğumuz bulunan bu kişi, bana ulaşmak yerine Elazığ’dan Tuncay Sonel’in aracıyla yangın bölgesine gidip Dersim halkının iddialarını yalanlamayı tercih etti.
Sonrasında süreç başka bir boyuta taşındı. Türkiye’nin farklı illerinden hakkımda ihbarlar yağmaya başladı. Bir süre sonra dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Tunceli’ye giderek Vali Sonel ile birlikte açıklama yaptı. Soylu, “Bazı sözüm ona şarkıcılar, burada devletin terörle mücadelesini sabote etmeye çalışıyor, buna fırsat vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamanın ardından hakkımda art arda soruşturmalar ve davalar açıldı. Sosyal medyada hedef gösterildim, bazı televizyon programlarında asılsız iddialarla yayınlar yapıldı.
2018’in sonunda Bursa’dan hakkımda ihbarda bulunan kişi, “Bu sanatçı müsveddesi devletin valisine karşı çıkmanın bedelini ödeyecek” diye not düşmüştü. Büyükçekmece Adliyesi’ndeki soruşturmada savcıya bu ihbarın ciddiye alınmamasını istedim. Aksine davaya dönüştü. Sonradan bunun organize bir süreç olduğunu öğrenecektim.
SÜRGÜN VE CEVAPSIZLIK
Ben bugün hâlâ sürgündeyim. 2018’de Dersim yanarken attığım bir tweet, Sonel döneminde başlayan ihbarlarla davalara, davalar cezaya, ceza 7 yıllık sürgüne dönüştü. “Devletin valisine karşı çıkmanın bedeli” dedikleri tam olarak buydu.
Aradan 7 yıl geçti. O gün beni “provokatör” ilan eden, sosyal medyada hedef gösteren, “terörle mücadeleyi sabote ediyor” diye Soylu ile yan yana açıklama yapan mülki amirin adı, bugün bambaşka bir dosyada geçiyor: Bir cinayet dosyasında. Kamuoyuna yansıdığı gibi, oğlunun sanık olduğu bir soruşturmada delil karartma, süreci etkileme suçlamalarıyla tutuklandı.
Buradaki çelişkiyi görmemek mümkün mü? 2018’de bir tweet attım diye “devlet otoritesini sarsmakla” suçlandım. Hakkımda il il ihbarlar toplandı, televizyonlarda linç edildim, cezalar yağdı. 7 yıldır ülkeme, evime dönemiyorum.
O gün “Ağaçlarımız ışıl ışıl” denilerek Dersim’le dalga geçilen yerde bugün aynı cevapsızlık sürüyor. Benim sürgünümün gerekçesi bir tweet ise, yıllarca kapatılan bir cinayet dosyasının gerekçesini kim açıklayacak?
Ben türkülerimi söylemeye devam edeceğim. Sürgün, türküye mesafe koyamaz. Adalet, soru sormayı bıraktığımız gün ölür. Biz sormaya devam edeceğiz. Hem bir tweet’in bedeli için, hem de cevapsız bırakılan her can için.
Hapse girdikten sonra babasını kaybetti. Küçüçük çocuklarından biri şu an hukuk okuyor diğeri sanatla uğraşıyor.
Dört duvar arasında geçen koca 10 yıl!
Selahattin Demirtaş'ın son hali: