Nedim Şener:
"Ben Özgür Özel'in yerinde olsaydım, Kılıçdaroğlu'na 'Ben grup başkanı olarak devam edeyim, bölünmeyelim, seçimlere sizin genel başkanlığınızda gidelim' derdim."
Gençliğimde sağa değil de sola yönelmemin sebebi sağcıların hoyrat, kaba bulduğum davranışlarıdır. Fikirden önce o fikri taşıyan bünyelerin taşıdığı enerji belirliyor teması. Tepeden inmeci, dediğim dedik, ben bilirimci, herkese düşman, nefret yüklü tavra karşı verdiğim tepkiydi sola yönelmem. Solda da benzer insanlar gördüm. Solda da sağcılar var. Benim iyiliğim için bana diskur çekenler, yol gösterenler vb. Eşitim olmayı kabul etmeyenlerle olmaz! Olmadı da zaten.
Haluk Levent'in bu mektuptaki cümleler psikoloji bölümlerinde vaka olarak çalışılır. Ama asıl konu bu değil.
Deprem günleri korkunç günlerdi. Herkes ya elini cebine attı ya yardım eli uzattı. Kimsenin kimseye kim olduğunu soracak hali yoktu.
Deprem vergilerimiz nerede, iyi kullanıldı mı, hazırlık tam yapıldı mı, bu sorularımız hep duruyor, durmalı. Ama devlet her şeyi yüzde yüz doğru yapsa bile, böylesi felaketlerde toplum da harekete geçer, geçmelidir. Toplum olmanın dokusu bunu gerektirir. "Nasılsa devlet yapar" deyip kimse oturmamalıdır, oturmaz da zaten.
Ve hepimiz biliyoruz. Yine deprem olacak, yine yangın olacak, yine birileri dara düşecek.
Bizim altımızı oyan şey bireysel ahlaksızlık değil. Devlet denetimine, yargıya ve sisteme duyulan güvensizlik...
Bu mektubu bu kadar fena yapan da bu.
Düzgün denetim yapıldı mı yapılmadı mı, bu dernek nasıl bu hale geldi bilmiyoruz. Levent belli suçlu ama tutuklanma sebebi kendi suçu mu yoksa şu anda öyle icap etti de mi tutuklandı, icap etmeseydi bu düzen devam edecek miydi, bilemiyoruz.
Bilemiyor olmamız ve hali hazırda muhtemelen pek çok şeye de bir sebepten göz yumuluyordur hissi Levent'in bireysel suçunun kötülüğünden daha büyük ve kötü bir durum. Ve yardım derneklerinin zan altında kalması ayrı fena. Çünkü bir dahaki sefere elini cebine atacak, yardım etmek isteyecek insanın aklına önce bu gelecek.
Sivrisinek sorunu bile sınıfsal valla. Ali Koç'u sinek sokmuyordur kesin. Zengin bir arkadaşıma sordum sizin evde ya da bahçede bizi niye hiç sinek sokmadı dedim bahçeye açılan devasa cam kapıların üstünde görünmez hava perdeleri varmış, kapıyı açınca aşağıya doğru güçlü ve yüksek hızlı bir hava akımı üflüyormuş. Sinekler bu hava duvarını aşamıyormuş. Bahçede de gizlenmiş otomatik püskürtme mekanizmaları varmış. Bu sistemler günün belirli saatlerinde insan sağlığına zararsız olan ama sinekleri tamamen uzak tutan doğal krizantem çiçeği özleri (pyrethrum) püskürtüyormuş. Bizim mahallede de açık rögardan beslenip gece kulağımızın dibinde vuvuzela çalan sinekler.
Oğuzhan Uğur'un gözaltına alınma videosunun da, saç protezi olmadan görüntülendiği videosunun da basına servis edilmesi ne komik, ne de hak edilmiş bir durum. Hem özel hayatın gizliliğine hem de bedensel mahremiyete saldırı. Kişileri bakılabilir ve gülünebilir bir nesne haline sokma gündemdeki tayt konusundan da belli ki her an herkesin başına gelebilecek bir teşhir cezası. Makbul bulunmayan bireyin susturulduğu, teşhir edildiği, cezalandırıldığı, ötelendiği korkunç günler bunlar.
İnsan yeğeni gelecek diye uyuyamayıp, bu saatte hala saat 10:00 a kaç dakika kaldı diye hesaplar mı? Aleksito belki okursun bunu bir gün. İşte öyle🫂
her yaşın ayrı güzelliği var dediklerinin ne olduğunu senin büyümeni izlerken anladık. #aleksenotlar
Bir sanat yönetmeni ev hapsi cezası alırken, selefi TRT'de Fetullah Gülen'i canlandırıyor.
Walter Benjamin şöyle diyor: "Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız "olağanüstü hal" istisna değil kuraldır."
Deniz Göktaş gösterisini halka açmakla şöyle olmuş oldu böyle olmuş oldu diyenler külliyen zırvalıyor.
Deniz Göktaş gösterisini daha önce de halka açmıştı: Selam Selam. Bir çok stand-upçı böyle yapıyor.
Ayrıca sanat ulaşılabilir olunca makarna haline gelmiyor merak etmeyin.
Beckett'in şu sözünü çok severim:
"Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil."
Deniz yenildi. Galiplerdir bu dünyayı bozan. Kan onlar yüzünden akar, emeği onlar sömürür, yeryüzünü onlar yaşanmaz kılmıştır, GALİPLER! Bu dünyayı galipler çürütmüştür.
Deniz yenildi. Galip gelme fırsatı elindeyken yenildi. Şimdi yenilme sırası bizde. En iyi yenilmeyi bulana kadar devam edelim. Galiplerden olmamak için.
Deniz Göktaş’ın “CHP’yi salın” cümlesinin ağırlığı üstüme taş oldu, çöktü.
Yaşı iktidarla yaşıt bir genç adam, yerin yedi kat altından, kuyu tipi cezaevi, yani işkencehaneden sesleniyor. Salın, bizi salın diye.
Gösterisinde en çok kendisiyle dalga geçen, sahnenin verdiği gücü bile reddedip seyirciden yuh isteyerek başlayan Deniz Göktaş, Türkiye’yi bırakmayan, koltuğu, sözü, geleceği avucunun içinde tutan, sıkan sıkan sıkan ellere diyor ki: “Salın bizi.”
Beni asıl dehşete düşüren, içimi yıkıcı bir öfkeyle, derin bir üzüntü ile dolduran şey ise hala sosyal medyada, televizyonlarda, sokaklarda “hayır bu bir yalan, hayır öyle bir şey söylenmedi, hayır gerçekler böyle değil, bu görüşmede bu konuşulmadı” cümlelerini kuranlar.
Ben Kılıçdaroğlu’nu bile anlıyorum. Deniz Göktaş’ın deyimiyle, evet, belki “empati or* su” yum ben de. Hem mizacımdan, hem inançlarımdan, hem de mesleki bir durum. Ama Kılıçdaroğlu’nun bile varoluş kaygılarını, bırakamamanın psikolojisini, o hırsı anlıyorum. Erdoğan’ı da anlıyorum. İktidar budur. Olmak zorunda değildir ama olur böyle.
Beni asıl zorlayan bu diğer kişiler. Gözümüze baka baka yalan söyleyenler. Bakıyorum, malınız mülkünüz de yerinde, yaşamsal bir sıkıntınız da yok gibi. Daha ne için yapıyorsunuz bunu?
Genç bir adam hapishanenin dibinden ülke için özgürlük istiyor. Yaşlı başlı adamlar, kadınlar, sözü geçenler, kendilerine bir kürsü bir köşe bulmuş konuşanlar dışarının aydınlığından yüzümüze yalan söylüyor, tutturuyor.
Ne için? Değer mi? Yapmayın bunu. Ne için yapıyorsanız değmez.
Salın geleceği.
#chpyisalın #DenizGöktaşSerbestBırakılsın
baban, üniversiteli gencecik çocukları katletmiş, eroin ticaretinden hüküm giymiş, öldüğünde yanında metresi,
üzerinde kokoin çıkmış, sen kimin dibine düştün?