@elonmusk You need to provide Starlink service to the residents of Gaza Strip, Gaza is facing genocide
Give them voice...
They are being slaughtered silently!
You can do it!
ne de “konfor alanından çıkmaya” da gerek olmuyor çünkü. Bunu defalarca yaşadım: Sorgulamanızı daha derine götürdüğünüzde yüzler asılıyor. Çünkü kök nedenleri irdeleyince hep aynı sonuca varılıyor: Her alanda köklü bir değişimin gerekliliği…
Belki de bu nedenle afet riskleriyle ilgili olarak vurgunun hep mühendislik çözümlerinde olmasının nedeni de bu. Afet, ülkenin düzeninden, ekonomik, toplumsal altyapısından, siyasal yaşamından bağımsız olarak incelenen bir olgu olarak kalırsa ne “kafayı fazla yormaya”...
İnşaat, “lokomotif sektör” olarak siyasal yaşamda büyük ağırlık sahibi. İnsan yerleşiminin düzenlemesi (ve afet risklerinin hesaba katılması) seçmen ve siyasetçi arasında bir pazarlık konusu, teknik bilginin hükmettiği bir uzmanlık konusu değil.
Herkese yetecek kadar varlık üreten, yeniliğe ve reel üretime dayalı bir ekonomimiz yok. Türkiye’de hala toprak rantı en önemli zenginlik kaynağı ve bu varlığın nasıl topluma bölüştürüleceği siyasi yaşamımızdaki belki de en belirleyici unsur
Ve modernliğin en önemli göstergelerinden olan “deneyimlerden (afet gibi) ders alarak toplum yaşamını insan aklından çıkma kurallarla biçimlendirmek” kapasitemiz gelişmemiş.
Modern uzmanlık bilgisine ve uzmanlık sistemlerine saygı duymuyoruz. Bilgi ve bilim insanıyla ilişkimiz, üfürükçülük/falcılık beklentisi düzeyinde ve ancak “işimize gelince” ya da yumurta kapıyı çalınca kurulan bir ilişki. Onda da mucize talep etmek için.
Modernleşmenin ürünlerini -çimentodan cep telefonuna- benimseyip kullanmakta hiçbir sorunumuz yok, ama bu ürünlerini ortaya çıkaran düşünme biçimlerine, sorgulayan akla hala yabancıyız.
Türkiye’de tarihsel olarak birey güçsüz ve tabandan yukarıya dinamikler zayıf. Büyük değişikler, ya dışarıdan gelen bir itmeye bağlı olarak ve/veya uygun bir fırsat yakalayan seçkinlerin tepeden aşağıya bastırmasıyla yaşanmış. Zaten dönüşümümüz biçimde, özde değil.
Sorumluların sistemli ve kapsayıcı şekilde saptanması ve cezalandırılması salt bir beklenti olarak kalıyor. Kısaca: Çok büyük ve önemli bir olay, neredeyse hiçbir hatırı sayılır siyasal, toplumsal değişiklik yaratmadan kapanıyor. Neden böyle?
Ardından “her şeyin hesabı sorulacak”, “her şey değişecek” ve “bir daha asla” gibi sloganlar bir süre yankı buluyor. Ama çok değil, görece kısa zamanda toplumsal eleştiri ve muhalefet dalgası sönümleniyor ve deprem öncesi duruma geri dönülüyor.
ulusal birlik ve beraberliğe vb. atıf yapıyor, sınırlı bir grup (örneğin müteahhitler) açık hedefe dönüşüyor. Elbette ilk anlardan itibaren “tüm yaraların sarılacağı” söylemini duyuyoruz. Toplumda büyük bir yardımlaşma/dayanışma çabası vücuda geliyor.
Gerçek şu ki, Türkiye’de her yıkıcı depremden sonra aynı şeyler, neredeyse aynı sırayla konuşuluyor ve yaşanılıyor: Toplum olayın sonuçlarına ve bu arada müdahaledeki yetersizliklere şiddetle tepki veriyor, hükümet olayın önlemez boyutta olduğunu ve başarısız olmadığını savunuyor
..o zaman hayal bile edemeyeceğim bir hızla ve ayrıntılarıyla ayağıma getiren sosyal medyanın varlığı. Onun dışında her şey 1999 ile aynı. 8000 km öteden üzüntü, keder, kızgınlıkla hatta suçluluk duygusuyla izliyorum. Neredeyse hiçbir şey değişmemiş. Oysa değişeceğini sanmıştık.
Şu anda gördüklerim, duyduklarım bende aynı olayı tekrar yaşıyormuş duygusu uyandırıyor. 23 yıl öncesine göre tek fark, bana bunları düşündürten haberleri...
Haklarını yemeyeyim, anlattıklarımı % 100 kavrayan fakat ellerinde imkan olmayan meslektaşlarım da vardı (onları saygıyla selamlıyorum). Ama sonuçta epeyce direttikten sonra hayalimi bir kenara bıraktım. Başka bir konuda da çalışmak istemediğim için akademiden vazgeçtim...