Cumhurbaşkanı Erdoğan'a meydan okuyan (ve belki de tahtından indirmesi muhtemel olan) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, birçok kişinin inanmadığı suçlamalarla tutuklanmasından önce bile Türk demokrasisi hastaydı.
Demokrasinin bu durumu kendi başına dikkate değerdir. Ama belki de daha önemli olan, Gezi Parkı’ndan beri Türkiye'de ilk defa yaygın protestoların tetiklenmesidir.
Mevcut jeopolitik durumun Türkiye’ye heba etmemesi gereken yeni bir fırsat yaratıyor olması ise tüm bunları çok daha önemli kılıyor.
Şu şekilde bakılabilir:
Trump halihazırda sadece Amerikan demokrasisine zarar vermekle kalmıyor, dünya düzenini de yeniden kurmaya çalışıyor. ABD demokratik olmayan, otoriter ülkelerle giderek daha fazla ittifak kurabilir. Örneğin Trump, Rusya'nın otokratik lideri Vladimir Putin ile iyi ilişkiler içinde kalmaya hevesli gözüküyor. Tarifeler ve çip savaşlarına rağmen, Trump Çin ile de fayda-maliyet odaklı yeni ve daha dostane bir ilişki kurabilir.
Kanada ve Avrupa ülkeleri ile ABD’nin uyumu ise Trump’ı daha az ilgilendiriyor. ABD'nin NATO'ya olan taahhütlerinden vazgeçme olasılığının da sinyalini veriyor (sadece birkaç yıl öncesinde bile düşünülemeyecek bir şey).
Demokratlar 2026'daki ara seçimlerde Temsilciler Meclisi'ni geri alırsa ve Trump'ın ABD kurumlarına yönelik saldırısını ve küresel düzeni yeniden oluşturma çabalarını yavaşlatırsa ve ardından da 2028 başkanlık seçimleri sonuçlarını tersine çevirir ve ABD demokrasisini yeniden inşa ederse, bu durumda her şey tekrar değişebilir. Ancak şimdilik bunu yapabileceklerinin garantisi yok. ABD kurumlarının dört yıl daha bozulmadan hayatta kalacağına kesinlikle güvenmemeliyiz.
Yani liberal demokrasiye bağlı ve kendi savunmasını önceliğe alan yeni bir Avrupa bloğu (hatta Kanada'nın bile katılacağı) ihtimali artık düşünülemez değil.
Bu gelişmeler bağlamında Türkiye'nin önünde bir tercih olacaktır. Her iki bloğun dışında kalmayı da seçebilir. ABD-Rusya-Çin eksenini kendine daha yakın da görebilir. Ya da Avrupa bloğunun bir parçası olmayı seçebilir.
Türkiye için Avrupa yolu artık ulaşılmaz değil. Türkiye NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ve olası bir savunma birliği inşasında Almanya, Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri için çok önemli bir ortak olacaktır. Avrupa nüfusunun hızla yaşlanması nedeniyle, Avrupa'ya daha fazla Türk göçü ihtimali artık eskisi kadar ürkütücü olmayabilir.
Avrupa Birliği'nin ve Avrupa Savunma Paktı'nın bir parçası olmak, Türkiye için oyunun kurallarını değiştirecektir. Cılız verimlilik artışı ve bunun sonucunda oluşan, yaygın yoksulluğa rağmen reel ücretlerdeki yavaş artış yüzünden ülke ekonomisi zorluk içinde. Ancak Avrupa pazarlarına açılmak, Avrupa sermayesinin katkısı ve en önemlisi de Avrupa teknolojisi ve Avrupalı şirketlerle ortak girişim fırsatları Türkiye'nin verimlilik potansiyelini önemli ölçüde artırabilir. (Türkiye’nin en yüksek verimlilik artışını AB üyelik sürecinde yaşandığını da hatırlatılayabiliriz.)
Ancak bu yol, Türkiye'nin demokrasiye olan bağlılığından geçiyor.
Türkiye'nin Avrupalı ortaklarına, demokratik kurumlarındaki bozulmayı tersine çevirmeye çalışacağına dair sinyaller göndermesi gerekiyor (mevcut durumda ülke, demokrasinin kötüleşmesi açısından dünyada en kötü performansa sahiplerden biri durumundadır).
Bu, hükümetin sivil toplum faaliyetlerini ve protestoları kabul etmesini ve hatta kutlamasını da gerektirir.
Ülke gençliğinin siyasete yönelik yeni ve büyük coşkusunu geliştirmesini ve hatta ülke işlerine daha da fazla dahil olmasını da gerektirecektir.
Ayrıca bu, nüfusun Avrupalıları ortak olarak görmesini de gerektirecektir.
Bu yolu seçecek olan kim? Cumhurbaşkanı Erdoğan geçmişte zamana ve fırsatlara göre değişebileceğini (ve bu tür geri dönüşler yaparken tabanını bir araya getirebileceğini) kanıtladı. Ancak burada gerekli olan perspektif ve kurumsal yaklaşım değişikliği, Kürt siyasetini kendi tarafına çekmeye çalışmaktan (Cumhurbaşkanı'nın şu anda denediği gibi) daha radikal olmalıdır.
Türkiye'nin bu yola gireceğinin garantisi yok. Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan buna teşebbüs etmezse (ki bu ihtimal az değil), Türk siyaseti daha belirsiz ve daha çatışmacı hale gelecektir. Değişime kimin liderlik edeceği ve bu liderin ülkenin geleceği için gerekli çığır açan dönüşümü başlatıp başlatamayacağı belirsizliğini koruyor.
Dün gece protestocuları dağıtmak için bu TOMA'dan gaz ve su sıkan polisler
Bu gece aynı polisler, aynı TOMA'dan protestocular halay çeksin diye Kürtçe şarkı çalıyor.
Kürtler ve Türkler yıllardır aralarında süren şu çatışma ortamından birbirlerinin psikolojilerini bozdular bence
Gazeteci Faruk Aksoy öğretmenin ne demek olduğunu, öğretmenin maaş meselesinin neden bu denli önemli olduğunu açıklamış.
Medyada böyle gazetecilere daha çok ihtiyaç var. Teşekkür ederiz kendisine.
Gelişmiş toplumun temeli öğretmenden geçer.
Yunanistan'da balık bol mu?
Evet hem de bol bol.
Nasıl oluyor da orada bol oluyor?
Çünkü bütün gelişmiş ülkeler aptal, biz ileri zekalı olduğumuz için.
Çünkü, Yunanistan'da 40 metre derinlik sınırı var.
39 metrede balık avlayamazsın, kanunen yasak.
Neden 40 metre?
40 metre derinliğe kadar güneş ışığı ulaşıyor, “posidonia” tabir edilen deniz çayırları fotosentez yapıyor, balıklar bu deniz çayırlarında hem besleniyor, hem ürüyor.
40 metre yasağıyla, işte bu üreme alanları koruma altına alınıyor.
Deniz çayırında balık avlarsan, sadece o balığı değil, o balığın gelecek nesillerini de yok etmiş oluyorsun.
Peki bizde sınır ne?
24 metre!
25 metrede balık avlayabilir misin?
Şakır şakır avlarsın.
E, aferin.
Aynı denizi paylaştığımız Bulgaristan'da Romanya'da balık var mı?
Bol bol var.
Nasıl oluyor da oralarda bol oluyor?
Avrupa Birliği üyesi oldukları için, kafalarına göre avlanma yapamıyorlar, kaç metre derinlikte balık avlayacaklarını, yılda kaç ton balık avlayacaklarını, balık stoklarını, balıkçı filolarının yönetimini ve denetimini, Avrupa Birliği yönetmeliği belirliyor.
Kurallara uyuyorlar.
Bol bol balıkları oluyor.
Türkiye'nin Avrupa Birliği müzakerelerinde “balıkçılık faslı” ne zaman açıldı?
2006 yılında.
Müzakerelerde bir milim ilerleme var mı?
Yok.
Avrupa Birliği'ne giremesek bile, Avrupa Birliği'nin kuralları faydalı, biz o kurallara kendi kendimize uyalım diyen var mı?
O da yok.
Avrupa'da en fazla balıkçı teknesi kimde?
Bizde.
Avrupa Birliği ülkeleri yılda kişi başına ne kadar balık yiyor?
26 kilogram.
Biz?
Sadece 7 kilogram!
Norveç'te 6 bin 400 balıkçı teknesi var.
150 ülkeye balık ihracatı yapıyor.
Türkiye'de 18 binden fazla balıkçı teknesi var.
100 ülkeden balık ithal ediyor!
Norveç'te balıkçılık bakanlığı var…
Bakın, Norveç balıkçılık bakanı, kız arkadaşıyla birlikte İran'a ve Çin'e tatile gitti.
Devletin kendisine tahsis ettiği cep telefonunu yanında götürdüğü ortaya çıktı, Norveç ayağa kalktı, hem devletin telefonunu tatilde kullandığı için, hem de devletin telefonunu yurtdışında izinsiz kullanarak Norveç'in güvenliğini tehlikeye attığı için, istifa etmek zorunda kaldı.
Tıpkı Türkiye gibi değil mi?
Balıkçılık, dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde “balıkçılıktan sorumlu bakanlığa” veya “denizcilikten sorumlu bakanlığa” bağlıyken, bizde kime bağlı?
Tarladan ve ormandan sorumlu tarım bakanına bağlı!
Bütün gelişmiş ülkeler aptal, biz ileri zekalı olduğumuz için.
Üç tarafımız denizlerle çevriliyken, sadece kendimize ait iç denizimiz varken, deniz büyüklüğünde göllerimiz varken,
biz çiftliklerde veya karadaki havuzlarda balık yetiştirmeye çalışıyoruz!
Hamsi kavağa çıkar mı?
Öyle bir laf var ya hani.
Ağaçta balık yetiştirmeye çalışmadığımıza şükretmek lazım! Alıntıdır.
Hadi Arkadaşlar:
Yeni Videom yayında. Bu videoyu izleyin, izletin. Siyasetçilere TAM SAHA pres yapalım. İş başa düştü. Gelin bir olup doğruları yaptıralım:
https://t.co/WXZHbzjfPr