Fatih Altaylı'tan aşağılık bir sermaye ayakçılığı yine. Aslında pr faaliyeti için davet edilmiş o masaya. Bu türün görevi bu. Özünde sosyal medyadan da önceki influcerler bunlar. İnanılmaz tehlikeli bir adam ve etkisi itibariyle zehir saçan bir ayakçı.
Gelelim yazıya. Genel müdür, yatırımcı, işletmeci. Sezonu kasada duranlara sormuş. Cevap ne olacak "hayatımızın cirosu" olacak tabii. Sen bir adama kendi kazancını sorarsan sezon her zaman muhteşemdir.
Ama anlattığı şey Bodrum değil. Bodrum'un bir avuçluk üst katmanı. Sahildeki beş on mekân, iki üç ultra lüks tesis. Gerisi kadraja bile girmemiş.
Girse ne görecekti, söyleyeyim. Ben bu işi yaptım senelerce.
Sahilin iki sokak arkasında, kırk odalı, aile işletmesi bir otel var. O da bu sezona girdi. Ama enerjiye zam, gıdaya zam, personel maliyetine zam, kredi faizine zam. Fiyatı zamlayamıyor, çünkü karşısında acente var, karşısında fiyat kıran komşusu var, karşısında cebi delinmiş yerli turist var.
Doluluğu tuttu, kârı tutmadı. Doluluk atıyorum %85, ama kasa bomboş. Bu memlekette dolu otelin batması ayrı bir sanattır.
Peki bu sıkışma nereye yıkılır? Yukarı değil. Aşağı.
Sezonluk personelin maaşı geç yatar. "Sezon sonunda toplu veririz" denir. Sezon sonu gelir, bir kısmı verilir, bir kısmı yenir. Çocuk hakkını arayamaz, çünkü sözleşmesi yoktur. Yarısı sigortasız, üçte biri asgari ücretten gösterilip üstü elden. En sonunda da git mahkemeden al diye aşağılanır.
Servis parası vardır, dağıtılmaz. Fazla mesai vardır, yazılmaz. Yıllık izin vardır, kullandırılmaz. On dört on beş saat çalışılır, sekiz saat imzalanır. Çalışmaya mecbur bırakılan insanlar. 20 yaşında bilmem kaç bin lira kredi kartına borçlanmış, kyk'ya borçlanmış, yoksul anası babası kredi çektirmiş. Ya da okuyacak para lazım. Bunu biliyor sermaye.
Lojman. Gidip bakın. Sekiz kişi bir oda, ranza, tek klima, bir duş. Bazı yerde konteyner. Sezonun ortasında elektrik kesilir, çocuklar terden uyanır falan filan. Bildiğin kölelik.
Neden lojman böyle? Çünkü Bodrum'da kira, çalışanın maaşının üstünde. Adam evini kiralasa çalışmaya gelemez. Yani işveren lojmanı iyilikten vermiyor, sistemin çalışması için mecbur. Kötü lojman bir eksiklik değil, bir zincir. Çıkarsan barınacak yerin yok.
Sezon biterse ne olur? Hiçbir şey olmaz. İşsizsin. Sekiz ay boş, dört ay ölesiye. Kıdem yok, ihbar yok, işsizlik maaşı çoğu zaman yok çünkü prim günün tutmaz.
Hele bir de stajyer sömürüsü var ki anlatamam. En korkuncu da kadın çalışanların çoğu taciz edilir. Genç kızlar, kadın çalışanlar sektörde var olabilmek için korkunç şeylere maruz kalıyorlar. inanılmaz bir mobing. Bunu da bol keseden verdikleri title'larla kendilerine bağlı bir dandik statü manyağı yönetici yaptıkları saçma sapan karaktersizlerle yaparlar. Karaktersize statü verirsin, karşılığında sadakat alırsın.
Gene gel yazıya, bu metinde bunların tek bir kelimesi geçmiyor. Ne maaş, ne lojman, ne sigorta, ne sezonluk çalışanın hali. Sektörden bahsediyor ama sektörü ayakta tutanlar metinde yok. Turizmi anlatıyor, turizm emekçisini anlatmıyor.
Onun yerine ne var? Nammos'un fiyatı. Kimin geleceği kimin gelmeyeceği. Yeni mekânların St. Tropez'den pahalı olması. Yani turizm değil, vitrin.
Bir de "giderek kıro oluyor" diyor. Asıl orada dökülüyor. Sendan iyi kıro mu var? Patekli maganda seni.
Şikâyeti hizmetin kalitesi değil, oraya gelen insanların kim olduğu. Buna zevk denmez, sınıf tiksintisi denir. Yavşak seni. Sermayenin diliyle yeterince uzun konuşursan, sermayenin gözünü de yürütürsün. Halkı, manzaraya yaklaşınca kareyi bozan bir şey sanmaya başlarsın.
Ama işin özeti şu: o "kıro" dediği insanlar, o mekânların mutfağında çalışıyor. Kapıdan giremediği yerin bulaşığını yıkıyor. Servis yaptığı masadaki tek bir şişenin fiyatı, aylığının yarısı. Turizmde yabancılaşma, emeğin en mahremine kadar iner kardeşim. Ondan yalnızca kolunu değil, gülümsemesini de satın alırlar. Üstat "işçi kendi emeğinde kendini yadsır" derken bunu kastediyordu. Sekiz kişilik odadan çıkıp, dünyanın en pahalı odasını satmak üstüne de en mutlu insanı gibi "hoş geldiniz" demek zorunda olmak.
"Bodrum St. Tropez oluyor" cümlesi de tespit değil, satış argümanı. Arsası olanın, imar bekleyenin, fon toplayanın işine gelen cümle. Turizm yazısı gibi duruyor, işlevi broşür.
bir de Umarım birileri çelme takmaz diye bitirmiş yazıyı lavuk.
Kime çelme? Yatırımcıya. Peki maaşını alamayan garsona çelme takan kim, onu soran var mı? Yok. Çünkü o masada oturmuyor.
Gazetecilik iktidara ve sermayeye rağmen yapılan iştir. Adamlarla akşam yemeği yiyerek yapılanın adı gazetecilik değil.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Bir iyi haber, bir kötü haberim var.
İyi haber: Tahliye oldum.
Kötü haber: Tutuklandım.
Ben de sizin okuduğunuz hızda öğrendim bu iki haberi. Bu sefer, Daltonlar hakkındaki şakadan, “suçu ve suçluyu övmek” suçundan tutuklandım.
Cezaevinde sıradan bir 58. gündü. Bir elimde Cici Bebe, diğer elimde İhsan Oktay. Konstantiniye’nin dehlizlerinde dolaşıyordum. “SEGBİS’in var” dediler. Bayram değil, seyran değil; bu neyin SEGBİS’i düşüncesiyle koridora çıktık. Hücre-SEGBİS arasındaki bir dakikalık koridor yolculuğunda özgürmüşüm, bilmiyordum. Bilsem hafiften dans ederdim.
Avukatlarıma haber verilmediğini, normalde salona gelmem gerektiğini ama acele bir durum olduğunu bildirdiler. Suçlamaya konu metni okudular. “Çocukları dövmemeliyiz.” demişim de “Neden çocukları dövmek gerektiğini düşünüyorsun?” diye sorulmuş gibi hissettim. Hayattan, Türkçemizden ve altı üstü komediden söz ettim. Tekrar tutuklanmama karar verdiler. Adli yılın açılışını burada kutlayacağım, başarılı bir sezon olsun.
90 dakikalık gösteriden iki ayda bir yeni suçlama çıkıyor. Reels yerine tam gösteri YouTube kanalımda, odaklanma problemi olan varsa da telefon detoksu öneririm. Bana iyi geldi.
Ben iyiyim; moralim, sağlığım yerinde. Bu ay çocukkenki ağustoslar gibi hızlı geçti. Allah’tan okul yok Eylül’de.
Bu mektubu yazarken cezaevinde 10 saniyeliğine elektrik gitti. Karanlıkta bütün mahkumlar hücrelerde ıslık çalıp bağırdılar. İlkokulda pikniğe giderken gezi otobüsü tünele girmiş gibi hissettim.
Karatepe 2026, efsane tayfa. Unutulmayacaksın.
Kasım 2023: "Belki çevrilir acele etmeyeyim"
Ocak 2025: "Bunun çevrileceği yok, ne olacaksa olsun(picks up Blood Meridian)"
Şubat 2025: (goes through absolute hell)
Ağustos 2026: -_-
@Turknet@TurkNetDestek
Support botunuz müşteriye yalan söylerken sadece iki farklı çözüm tarihi sıkabiliyor. Günlerdir internet sorununu çözemeyecek kadar beceriksiz olduğunuzun herkes farkında ama en azından botu güncelleyin de yalan söyleme standardınızı yansıtabilsin.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutukland��ğımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Last night I took my daughter for a walk so she could say goodnight to the neighborhood stray cats, and that one thirty minute period of my life was more meaningful and valuable than every minute of Kevin O'Leary's life put together
Mekanlar, karakterler, atmosfer, her şey ambalajından 5 dk önce çıkarılmış gibi yapay ve gülünç görünüyor.
Gibson’ın kitabı sindirmesi zor bir eser ama her satırında hissedilen o kirli, yanık tel kokulu boktan dünyanın tasviri bugün hala aklımda kalan en net imaj. Basit gibi gelebilir kulağınıza ama o mekanların hem hissi hem de hikayeye katkısı yadsınamaz bir etkendi.
Ya bu eser bize Matrix’i, Blade Runner’ı verdi. Bir dönüp onlara baksaydınız bari.