Jean-Paul Sartre’ın meşhur "Cehennem başkalarıdır" sözü, genellikle yanlış anlaşılarak insanların birbirine kötülük yapması veya sosyallikten duyulan nefret gibi yorumlanır.
Sartre'ın bahsettiği cehennem, başkalarının varlığı değil; kendi değerini onların bakışına ve onayına teslim ettiğin an kurduğun hapishanedir. İnsanların kendi dünyalarında kaybolduğunu ve seninle o kadar da ilgilenmediğini görmek, o hapishanenin kapısını içeriden açmak demektir.
Ek Açıklama: Bugün psikoloji endüstrisinin büyük bir kısmı, insanı içinde yaşadığı hasta çevreye uyumlu hale getirme misyonunu üstlenmiş durumda. Acının kaynağını dışsal güç ilişkilerinde, sınıfsal yaralarda ve güvencesizlikte aramak yerine bireyin çocukluk anlatılarına ya da beyindeki kimyasal dengesizliklere hapsetmek yapısal bir körlük yaratıyor. Semptomu bireysel düzeyde susturmak, o semptomu doğuran fabrikayı korumaya yarıyor.
Ve son yıllarda parlatılan psikolojik dayanıklılık ya da farkındalık (mindfulness) gibi kavramların bu kadar fonlanması tesadüf değil. Amaç, sömürü ve güvencesizlik koşullarını değiştirmek değil bireyin bu koşullara karşı tolerans eşiğini artırmak.
Bireye örtük olarak şu söyleniyor: "Sistem sert ve acımasız, o halde sen daha esnek ve kırılmaz olmalısın. Eğer kırılırsan suç sistemin değil, senin yeterince 'resilient' olmayışındır." Böylece kolektif bir politik öfkeye dönüşmesi gereken enerji, bireysel bir suçluluk duygusuna ve kendini iyileştirme endüstrisine tahvil ediliyor.
Joel Kovel'ın bu vakada ortaya koyduğumuz analizinin yani psikolojinin ve arzunun sömürgeleştirilmesi fikrinin merkezinde yer alan başucu kitabı Arzu Çağı: Psikanaliz, Politika ve Toplum Üzerine Düşünceler adlı eseridir.
Kovel bu kitabında tam olarak şunu yapar: Kapitalizm, sadece fabrikadaki işçinin fiziksel emeğini ve zamanını sömürmekle kalmaz insanın en derin en mahrem katmanını yani arzusunu, bilinçdışını ve öznelliğini de (psyche) sömürgeleştirir.
— Geleneksel psikanaliz arzuyu (libidoyu) biyolojik ve içsel bir dürtü olarak görür. Kovel ise arzunun tarihsel ve toplumsal olarak inşa edildiğini söyler. Kapitalizm, insanın özgürleşme, sevilme, takdir edilme ve anlam bulma gibi saf insani arzularını yakalar, onları söküp alır ve piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden paketleyip metalaştırır.
— Klasik Marksizmde artı-değer işçinin ödenmemiş emeğinden elde edilir. Kovel, geç kapitalizmde sermayenin artık psişik artı-değer (psychic surplus value) ürettiğini savunur. Şirketler işçinin sadece kas gücünden değil; onun duygusal enerjisinden, narsistik ihtiyaçlarından, sabrından ve ruhsal dayanıklılığından kâr devşirir. İşçi, ruhsal bütünlüğü pahasına sisteme duygusal artı-değer pompalar.
— Kovel'a göre bilinçdışı, toplumsal iktidar ilişkilerinden bağımsız yalıtılmış bir kara kutu değildir. Fabrikadaki bant sistemi ofisteki denetim mekanizmaları ve dijital panoptikon, bireyin bilinçdışını işgal eder.
Joel Kovel, bir psikiyatrist olarak psikoterapi endüstrisinin en sinsi işlevini açıkça ifşa eder: İnsan ruhundaki çatlakları sıvayarak işçiyi pazartesi sabahına yeniden sömürülebilir kılmak.
Yani Kovelcı eleştiri.. Terapistin önerdiği "Öfke yönetimi, nefes egzersizleri ve bilişsel yeniden çerçeveleme (üzerine alınma)" teknikleri, danışanın ruhundaki sınıfsal antagonizmayı (çelişkiyi) boğma aparatlarıdır. Terapist danışana "Karşıdaki sana değil kuruma öfkeli" diyerek yapısal şiddeti rasyonalize eder. Bu hamle işçiyi sömüren sisteme karşı patlaması gereken öfkeyi evcilleştirir onu uysallaştırır. Terapi odası bu haliyle bir şifa merkezi değil panoptikondaki çarkların dönmesini sağlayan bir "ruhsal bakım ve ayar istasyonu" olarak işlev görür.
Seneca on Reading
“Be careful, however, lest this reading of many authors and books of every sort may tend to make you discursive and unsteady. You must linger among a limited number of master thinkers, and digest their works, if you would derive ideas which shall win firm hold in your mind. Everywhere means nowhere. When a person spends all his time in foreign travel, he ends by having many acquaintances, but no friends. And the same thing must hold true of men who seek intimate acquaintance with no single author, but visit them all in a hasty and hurried manner.”
― Letters from a Stoic
MODERN İNSAN YORGUN DEĞİL, DAĞILMIŞ İNSANDIR...
Modern toplum insanı yormaktan çok dağıtıyor. Zaman parçalanıyor, mekân işgal ediliyor, ilişkiler hızlandırılıyor. İnsan bir şeylere yetişiyor ama hiçbir yere yerleşemiyor. Yerleşemeyen zihin, dinlenemiyor; dinlenemeyen zihin de ne hissettiğini fark edemiyor.
Bugün yorgunluk çoğu zaman bilinçli yaşanmıyor. Çünkü yorgunluk, durmayı gerektirir. Durmak ise bu çağda neredeyse bir suç gibi algılanıyor. Dağılan insanın en büyük kaybı enerji değil, süreklilik duygusudur.
Psikolojik olarak baktığımızda bu hâl; kaygıyı, yüzeyselliği ve içsel kopuşu besler. İnsan kendini bir bütün olarak deneyimleyemez hâle gelir. Terapi bazen yeni bir şey eklemez; insanı yeniden toplar.
“Biz bir aileyiz” söylemi, modern çalışma hayatının en tehlikeli metaforlarından biridir. Aile sıcaklığı vaadiyle sınırlar silinir, fedakârlık normalleştirilir, sömürü görünmez kılınır.
Aile metaforu, profesyonel ilişkileri duygusal borca çevirir. Böylece hayır demek nankörlük, sınır koymak vefasızlık olarak algılanır. İlişki şeffaflıktan çıkar, sisli bir alana dönüşür.
Psikolojik olarak bu durum, suçluluk ve tükenmişliği besler. İnsan çalıştığını değil, kendini verdiğini hisseder.
Resmi aç ve yakınlaştır 🎄🧐
Oskar Freiwirth-Lützow’un "Yalnız Noel" adlı eseri, yalnızlık, sessizlik ve içe kapanma hâlinin merkeze alındığı güçlü bir iç mekân resmi. Normalde bir Noel sahnesinden beklentimiz kalabalık sofralar, aile bireyleriyle dolu iç mekanlar olarak tasalanır. Ancak Lützow'un 1910 tarihli bu çalışması, 20. yüzyıl başı Avrupa’sında bireyin giderek yalnızlaşan varoluşuna dair son derece dokunaklı bir görsel tanıklık sunuyor.
Resmin merkezinde yaşlı bir kadın figürü var. Küçük bir masanın başında, büyük bir koltukta oturuyor ve önünde açık bir kitap, masanın üzerinde ise mumlarla süslenmiş küçük bir Noel ağacı var. Dikkat ederseniz ağaç fazlasıyla süslü olmasına rağmen bu ağaçtan yayılan ışık odayı tam anlamıyla dolduramıyor.
Hem minik Noel ağacı hem de yaşlı kadın figürü; küçük, kırılgan ve sessizdir. Noel ağacının yaydığı zayıf ışık, bu kutlama gününün artık bu kadın için bir sevinç günü olmadığını ve yalnızlığın iyice görünür olmaya başladığını hissettiriyor.
Yani Noel günü bu eserde bir mutluluk günü olmaktan çıkmış. Noel artık yitip giden anıların ve insanların hatırlandığı melankolik bir güne dönüşmüş.
Dönemsel olarak bu esere bakarsak 20. yüzyıl başında Avrupa’da giderek belirginleşen bireysel yalnızlık, yaşlılık ve içe kapanma temalarının görsel karşılıklarından biri diyebiliriz bu sahne için.
Sanayileşme, kentleşme ve toplumsal dönüşümle birlikte evlerimiz de artık yalnızca başımızı soktuğumuz bir sığınak olmaktan çıkmış ve çoğu zaman sessiz bir yalnızlık mekânı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Resimde ise bu dönemin yalnızlık duygusu, Noel akşamı bir masada yalnız başına kitap okuyan bu kadının omuzlarına yüklenmiş. Bu nedenle bu eser, bakıldıkça ağırlaşan, insana dokunan ve uzun süre zihinde kalan bir yalnızlık hissi bırakıyor.
Oskar Freiwirth-Lützow, "Yalnız Noel" (Una Navidad solitaria), 1910. 🎄
“İstersen başarırsın” diyerek sistemsel yoksulluğu bireyselleştiren herkes, yoksulluğu yoksulun suçu gibi sunarak sermaye sahiplerine fayda sağlayan araçlardır. Kişisel gelişim kisvesi altında kamusal eşitsizliği görünmez kılanlar ahlaksız bir kapitalizmin gönüllü sözcüleridir…
Aman diyeyim! Babanıza hediye alın ama sakın ha Mediamarkt'tan olmasın. Ben kendime aldım, beladan kurtulmam zor oldu.
Peşembe günü yazı evde geçirecek emekli olarak vantilatör alayım dedim. İnternetten almayayım, görerek alayım diye düşünüp Emaar Mediamarkt'ın kapısından girdim.
Öfkeli veya gergin ebeveynler tarafından büyütülen çocuklar, sürekli yanlış bir şey yaptıkları korkusuyla yaşayan yetişkinler haline gelirler.
Tehlike geçmiş olsa bile, başlarının derde gireceği tehdidi devam eder.
İlişkilerinde yanlış bir şey yaparız korkusuyla başa çıkmak için uyumlu, söz dinleyen, akıllı kişilere dönüşerek gün gün azalıp, yok olurlar.
Sonradan görme niye gösterir? Çünkü başkalarının gözlerine ihtiyaçları vardır, kendilerinin gerçekten zengin olduklarına inanmaları için.
[Dücane Cündioğlu, Pornografik Yaşam Görgüsüzlük ve Gösteriş]
Dün İstanbul’da yaşamını yitiren Rangers taraftarı, İskoçların neden aynı sevinci ya da aynı üzüntüyü paylaşan bir halk olamadığıklarını ve bu yüzden ulus olmayı başaramadıklarını bir kez daha gösterdi. Yaşamını yitiren taraftar için başsağlığı dileyen çok az Celtic taraftarı oldu, başsağlığı paylaşımı yapanlar da kendi taraftarlarından sert tepki gördü, hatta paylaşımı silmeleri istenildi(benim alıntı yapmak istediğim, başsağlığı dileyen Celtic hesabı da ben bu twiti yazarken paylaşımını sildi). Bunun sebebi futbol değil, İskoçlarda toplumu fiilen ikiye bölen mezhepsel ve siyasi kutuplaşma. Ne yazık ki biz de aynı sebeplerle İskoçlarla çok benzer durumdayız ancak farkında değiliz, belki halimize ayna tutar düşüncesiyle İskoçların bulundukları hali aşağıda yazmak istedim ben de.
“Hiç kimse benzer bir durum karşısında farklı davranacağını mutlak bir dürüstlükle garanti edemediği sürece hiç kimseyi yargılamamalıdır.” Viktor Frankl