Pazar yazıları...
TARİHİN TEKERLEĞİ TÜRKİYE’DEN YANA MI DÖNÜYOR?
Cumhuriyet’in birinci yüzyılını geride bıraktık.
Kurtuluş Savaşı’nı verdik, Cumhuriyet’i kurduk, imparatorluktan ulus-devlete geçişin sancılarını yaşadık. Tek partili dönemden çok partili hayata geçtik. Darbeler, ekonomik krizler, siyasi çatışmalar, sağ-sol kavgaları, laiklik tartışmaları, kimlik gerilimleri, bölünme ve parçalanma korkuları yaşadık.
Bazen birbirimize karşı çok ağır suçlamalarda bulunduk.
Ama bütün bunlara rağmen bugün artık başka bir Türkiye var.
Belki de ilk defa, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Tarih gerçekten Türkiye’nin önüne yeni bir fırsat mı koyuyor?
Bence evet.
Fakat hemen arkasından çok daha önemli ikinci soruyu sormamız gerekiyor:
Biz bu fırsatı değerlendirecek zihinsel, siyasal ve kurumsal kapasiteye sahip miyiz?
BİRİNCİ YÜZYILIN MİRASI HEPİMİZİNDİR
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yeni rejimin toplumsal tabanının bugünkü anlamıyla geniş ve hazır olduğunu söylemek mümkün değildi. İmparatorluk bakiyesinden çıkan, nüfusunun ezici çoğunluğu köylerde yaşayan, ekonomik üretimin büyük bölümünü tarımdan sağlayan, eğitim seviyesi son derece düşük ve savaşlardan yorgun bir toplumdan söz ediyoruz.
Buna rağmen bir yüzyıl içinde olağanüstü bir toplumsal dönüşüm yaşandı.
Türkiye köyden şehre, tarımdan sanayiye, kapalı ekonomiden dış ticarete, geleneksel toplumdan modern ve karmaşık bir topluma doğru ilerledi.
Bugün yaklaşık 1,7 trilyon dolarlık bir ekonomik büyüklükten, 35 milyonluk bir istihdam ordusundan, yedi yüz milyar dolarlık dış ticaretten, 65 milyar dolar düzeyine ulaşan turizm gelirlerinden, çeşitlenmiş üretim kapasitesinden, güçlü bir savunma sanayisinden ve bölgesel ölçekte önemli bir askeri kapasiteden söz edebiliyoruz.
Elbette bütün bunların yanında başta gelir ve servet dağılımı olmak üzere ciddi ekonomik, hukuki, kurumsal ve demokratikleşme sorunlarımız var.
Fakat burada önemli olan başka bir şey.
Birinci yüzyılda elde ettiğimiz başarılar herhangi bir siyasi partinin tapulu malı değildir. Eksikliklerimiz de aynı şekilde bir kesime ciro edemeyeceğim, müşterek başarısızlıklarımızdır.
Bütün bunlar sadece ne iktidarların, ne sadece muhalefetin, ne sadece Cumhuriyetçilerin, ne sadece muhafazakârların eseridir.
Bu ülkenin bütün siyasi ve toplumsal kesimleri, doğrularıyla yanlışlarıyla bu hikâyenin içindedir.
O halde artık geçmişin bütün hesaplarını bugünün hesabına taşımaktan vazgeçebilir miyiz?
ESKİ KAVGALARLA YENİ DÜNYA OKUNAMAZ
Asıl tehlike burada başlıyor.
Dünya değişirken biz hâlâ birbirimizi yüz yıl önceki kategorilerle tanımlamaya çalışırsak, geleceği kaçırabiliriz.
Bir taraf hâlâ diğer tarafı “Cumhuriyet düşmanı” olarak görüyor.
Diğer taraf hâlâ karşısındakini “eski düzenin temsilcisi” olarak görüyor.
Bir kesim geçmişin travmalarını, başka bir kesim kendi tarihsel mağduriyetlerini bugünün siyasi kimliğinin merkezine yerleştiriyor.
Oysa tarih bize şunu söylüyor:
Büyük fırsatlar, geçmişin kimlik hesaplaşmalarına saplanan toplumların önünden sessizce geçip gider.
Bugün Türkiye’nin etrafındaki coğrafyaya bakalım.
Orta Doğu yeniden şekilleniyor.
Akdeniz yeni enerji, ticaret ve güvenlik denklemlerinin merkezlerinden biri haline geliyor.
Balkanlar hâlâ büyük güç rekabetlerinin kesişme alanı.
Kafkaslar yeni ulaşım ve enerji koridorlarının üzerinde.
Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ise yalnızca kültürel bir akrabalık alanı değil; enerji, ulaştırma, ticaret, teknoloji ve jeopolitik açısından giderek daha önemli bir bölge.
Bütün bu coğrafyalarda Türkiye’nin önünde hem fırsatlar hem de ciddi riskler var.
TARİHİN TEKERLEĞİ DÖNÜYOR; AMA NEREYE?
İşte asıl mesele burada.
Tarih hiçbir ülkeye otomatik olarak başarı vermez.
Jeopolitik fırsat, ancak onu okuyabilecek akıl varsa fırsata dönüşür.
Ekonomik güç, ancak doğru kurumlarla desteklenirse siyasi güce dönüşür.
Askerî güç, doğru diplomasiyle birleşmezse güvenlik üretmek yerine yeni riskler doğurabilir.
Genç ve dinamik nüfus, nitelikli eğitim sistemi olmadan avantaj değil, zaman içinde ağır bir probleme dönüşebilir.
Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki en büyük soru artık “Kim iktidarda?” sorusu değildir.
Elbette iktidar önemlidir.
Ama ondan daha önemli bir soru vardır:
Türkiye nasıl bir devlet aklıyla hareket edecek?
Dünyayı sloganlarla mı okuyacağız, verilerle mi?
Yeni ittifakları eski düşmanlıkların devamı olarak mı değerlendireceğiz, yoksa değişen güç dengelerini soğukkanlılıkla mı analiz edeceğiz?
Kendi içimizdeki siyasi rekabeti devlet kapasitesini tüketen bir savaşa mı dönüştüreceğiz, yoksa rekabeti daha kaliteli yönetim ve daha güçlü kurumlar üretmenin aracına mı çevireceğiz?
İKİNCİ YÜZYILIN İHTİYACI: MUHAKEME
Bence Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni bir slogan değil.
Yeni bir muhakeme biçimidir. Daha fazla bilgi. Daha kaliteli eğitim. Daha güçlü hukuk. Daha öngörülebilir kurumlar. Daha rasyonel ekonomi politikaları.
Daha nitelikli diplomasi.
İşte bütün bunların üzerinde, olayları kendi ideolojik konfor alanımızdan değil, gerçekliğin kendisinden okuyabilme becerisi.
Çünkü önümüzdeki dönem, geçmiş dönemlerden daha karmaşık olacak.
Tek bir güç merkezi olmayacak.
ABD, Çin, Avrupa, Rusya ve bölgesel güçler arasındaki rekabet Türkiye’nin etrafındaki bütün coğrafyayı etkileyecek.
Böyle bir dünyada Türkiye’nin ne sürekli birilerinin peşinden gitme lüksü vardır ne de dünyadan koparak kendi başına yeterli olduğunu düşünme imkânı.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey akılcı bir merkez ülke stratejisidir.
FIRSATLAR VAR; PEKİ HAZIR MIYIZ?
Belki de Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı, birinci yüzyıldan çok daha büyük imkânlar taşıyor.
Fakat aynı ölçüde büyük riskler de taşıyor.
Tarih bize bir kapı açıyor olabilir.
Ama o kapıdan geçmek için önce zihinsel bagajımızın bir bölümünü geride bırakmamız gerekiyor.
Birinci yüzyılın kavgalarını unutmak değil…
Onları bilimsel hafızaya dönüştürmek.
Kim haklıydı tartışmasını sonsuza kadar sürdürmek değil…
Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu soğukkanlılıkla tespit etmek.
Birbirimizi yenmeye çalışmak değil…
Türkiye’nin geleceğini kazanmak.
Çünkü artık mesele Cumhuriyet’in birinci yüzyılında kimin kazandığı değildir.
Mesele, ikinci yüzyılda Türkiye’nin kazanıp kazanamayacağıdır.
Tarihin tekerleği gerçekten Türkiye’den yana dönüyor olabilir.
Fakat tarihin tekerleği fırsatları önümüze kadar getirir; onu doğru yöne çevirmek ise bizim aklımıza, irademize ve kurumlarımıza kalır.
Şimdi asıl soru şudur:
Türkiye, tarihin kendisine sunduğu bu fırsatı okuyabilecek kadar akıllı; değerlendirebilecek kadar hazırlıklı ve taşıyabilecek kadar kurumsal bir kapasiteye sahip mi?
Bence Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında hepimizin en büyük sorumluluğu ve en büyük sınavı tam da budur.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü
Farklı siyasi partilerden devşirdiklerine makamlar veriyorlar; devşiremediklerini hapse atıyorlar.
Kendilerine biat eden cemaat ve tarikatları servete boğuyorlar; biat etmeyenlerin mülklerine ve özgürlüklerine çöküyorlar!
Bunu istemek zorundayım. X’teki görünürlük kısıtlamasını aşabilmem için videoların altına bırakacağınız her nokta, yalnızca bana verilmiş bir destek değil; sesimizin daha fazla insana ulaşmasına ve düşüncelerimizin daha geniş bir çevrede karşılık bulmasına katkıdır. Lütfen bunu, yaşanabilir bir ülkenin inşâsı için koyacağınız küçük ama değerli bir tuğla olarak düşünün.
Haksızlık ve Hukuksuzluk Karşısında Sessiz Kalmanın Bedeli!
Yaklaşık 300 bin insan KHK’larla ihraç edilirken; yüzlercesi intihar etmiş, binlercesi ağır stresin ve yıkımın yol açtığı hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalmış birçoğu hayatını kaybetmişken, toplumun büyük bir bölümü bu haksızlık ve hukuksuzluk karşısında sessizliğe bürünmüşken...
Daha önce bu topraklarda haksızlık, hukuksuzluk olmadı mı?
Elbette oldu.
Ama böylesi yaşanmadı.
Mesele mağdur edilen insanların yaşadığı acı değildir. Asıl büyük tehlike, hukuksuzluğun sıradanlaşması ve vicdanların buna alışmasıdır.
“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışı, bir toplumun ahlâkî çöküşünün en açık göstergelerinden biridir. Adalet, yalnızca kendimize yapıldığında savunulacak bir değer değildir.
Başkasının hakkı çiğnenirken susan, kendi hakkının çiğnenmesi için de zemin hazırlamış olur. Bugün başkasına yapılan haksızlığı alkışlayan veya görmezden gelenler, yarın aynı haksızlığın mağduru olduklarında ve adalet talep ettiklerinde, kendilerini savunacak güçlü bir vicdan bulamayacaklar.
Örnek çok...
Karamsarlık değil bu söylediklerim. Mevcut durumun tahlili.
Bir toplum hukuksuzluk karşısında, "susma hakkımıı kullanıyorum" diyorsa sadece mağdurlar kaybetmez; topyekûn ülke kaybeder.
Kaybeden, ülke olur; değerli insanlar olur. Bu ülke hepimizin. Yaşanabilir bir ülke hayâli kurmak ve onu gerçeğe dönüştürmek için el birliğiyle çalışmamız gerekiyor.
Bunu yapmak zor olmasa gerek.
Alparslan Kuytul, kendisine 'Bütün bunları "FETÖ" yaptı de, seni yaşatırız' teklifi geldiğini açıkladı.
Kuytul'un bu teklifi reddetmesi, saray rejiminin hem dini hem devlet yapılanması için çizdiği kırmızı hatta çarpıyor.
🗣️ Said Sefa: @SaidSefa
Türkiye büyük bir kara deliğe doğru itilmektedir ve büyük bir siyasi felaketle karşı karşıyadır.
Kurumlar görevini yapamıyor, medya gerçekleri anlatamıyor, sivil toplum etkisizleştiriliyor.
Artık bir tercih yapmak zorundayız: Demokrasi mi? Herkes için olmalı. Hukuk mu? Herkes için olmalı. Adalet mi? Herkes için olmalı.
Devlet; ahlak, liyakat ve ehliyetle yeniden buluşmak zorundadır.
Hükümet ya bu ülkeyi yeniden demokrasi ve hukuk zeminine taşıyacaktır ya da ilk seçimde gidecektir.
#SistemDeğişikliği #Demokrasi #Adalet #Hukuk #Liyakat #Türkiye
"DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK" BAKIŞ AÇISIYLA RAKAM, ÖLÇEK VE KAVRAM ALGISI
Bir rakamı bilmek başka, rakamın ne anlattığını bilmek başkadır.
Geçtiğimiz gün X'te iki ülkenin kamu borcu ve faiz yüküne ilişkin bir tablo paylaştım.
Almanya'nın borç stoku ile Türkiye'nin borç stokunu ve bunların yıllık faiz yükünü yan yana koydum.
Paylaşım kısa sürede yüz binin üzerinde etkileşim aldı.
Fakat daha ilginç olan, rakamların kendisinden çok, rakamlara verilen tepkilerdi.
Çok sayıda insan tabloya itiraz etti.
Kimi “Almanya'nın borcu bu kadar olamaz” dedi.
Kimi “Türkiye'nin borcu bu kadar düşük olamaz” dedi.
Kimi de “Bu rakamlardan nasıl böyle bir sonuç çıkarıyorsunuz?” diye sordu.
İşte tam burada yıllardır söylediğim bir meseleyle yeniden karşı karşıya kaldık:
TOPLUM OLARAK BİZİM RAKAM, ÖLÇEK VE KAVRAM ALGIMIZ MAALESEF ÇOK ZAYIFTIR.
Bu yalnızca ekonomi konusunda değil.
Siyasette de böyle. Tarihte de böyle. Kamu maliyesinde de böyle. Hatta günlük hayatımızda bile böyle.
Çünkü çoğu zaman bir rakamı görüyoruz ama o rakamın neyi ölçtüğünü, hangi ölçeğe ait olduğunu ve hangi kavramın içinde bulunduğunu düşünmüyoruz.
Rakamla ifade edilen bir büyüklüğün anlamlı olabilmesi için önce ölçü birimini ve kavramı bilmek gerekir.
Bir kilogram ile bir kilometreyi karşılaştırmak ne kadar anlamsızsa, farklı tanımlara ait iki ekonomik büyüklüğü yalnızca rakamlarına bakarak karşılaştırmak da o kadar anlamsızdır.
STOK BAŞKA, AKIM BAŞKADIR
Kamu borcunda en temel ayrımlardan biri budur.
Borç stoku birikmiş borcu gösterir.
Faiz gideri ise belirli bir dönemde ortaya çıkan akımı gösterir.
Bir insanın bankaya 1 milyon lira borcu olması başka şeydir. Bu borç için bir yılda 300 bin lira faiz ödemesi başka şeydir.
İlk rakam “ne kadar borcum var?” sorusunun cevabıdır.
İkinci rakam “bu borcun bana yıllık maliyeti ne?” sorusunun cevabıdır.
Dolayısıyla yalnızca borç miktarına bakarak bir ülkenin borç yükünü anlamak mümkün değildir.
Çünkü borcun maliyeti, yani fiyatı da borcun kendisi kadar önemlidir.
AYNI BORÇ, AYNI MALİYET DEMEK DEĞİLDİR
İki ülkenin borcu aynı miktarda olabilir.
Ama bir ülke borcuna yüzde 2 faiz öderken diğeri yüzde 20 faiz ödüyorsa, ekonomik gerçeklik tamamen farklıdır.
Basit bir örnek verelim.
100 milyar dolarlık borç düşünün.
Yıllık faiz maliyeti yüzde 2 ise:
2 milyar dolar.
Aynı borç yüzde 20 maliyetle taşınıyorsa:
20 milyar dolar.
Borç miktarı aynı.
Ama borcun ekonomiye yükü 10 kat farklı.
İşte bu nedenle yalnızca “Türkiye'nin borcu ne kadar?” diye sormak yetmez.
Asıl sorulardan biri şudur: Türkiye bu borcu hangi maliyetle taşıyor?
İŞTE ASIL MESELE BURADA
Almanya ve Türkiye örneğinde kamuoyunda oluşan şaşkınlığın önemli bir bölümü, insanların borcun büyüklüğü ile borcun maliyetini aynı şey zannetmesinden kaynaklanıyor.
Oysa bunun arkasında; ülkenin para birimi, enflasyon,
merkez bankasına duyulan güven, ülkenin kredi riski,
tahvil piyasasının derinliği, borcun vadesi, borcun hangi para cinsinden olduğu, yatırımcıların ülkeye biçtiği risk primi gibi çok sayıda faktör vardır.
Dolayısıyla “Almanya'nın borcu çok, Türkiye'nin borcu az” demek de, “Türkiye'nin borcu azsa sorun yok” demek de, tek başına ekonomik bir muhakeme değildir.
Rakamları doğru algılamanın bir yolu da onu başka bir ölçüyle ilişkilendirmektir.
Mesela borcu; GSYH'ye oranıyla, faiz giderinin bütçeye oranıyla, faiz giderinin vergi gelirlerine oranıyla, kişi başına düşen büyüklükle veya borcun ortalama maliyetiyle birlikte değerlendirmek gerekir.
İşte o zaman rakam anlam kazanmaya başlar.
KAVRAMI BİLMEDEN RAKAMLA TARTIŞILMAZ
Burada çok önemli bir başka sorun daha var.
“Kamu borcu” dediğimiz zaman herkes aynı şeyi anlamıyor.
Merkezi yönetim borcu başka bir kavramdır.
Genel yönetim borç stoku başka bir kavramdır.
Mesela; Türkiye'de Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın AB tanımlı genel yönetim borç stoku verisi, merkezi yönetimin ötesinde belirli bir genel yönetim kapsamını ifade eder. Bakanlığın 31 Aralık 2025 verisine göre bu stok 15.014 trilyon TL'dir ve GSYH'nin %23,8'ine karşılık gelmektedir.
AYNI DİLDE KONUŞMUYORSAK AYNI ŞEYİ TARTIŞMIYORUZ
Ekonomik tartışmalarımızın önemli bir bölümü aslında ekonomi tartışması değildir.
Kavram tartışmasıdır. Bir kişi “borç” derken merkezi yönetimi kastediyor. Bir başkası genel yönetimi. Bir başkası Hazine borcunu. Bir başkası dış borcu.
Bir başkası kamu artı özel sektör borcunu.
Sonra hepsi aynı masada birbirlerine itiraz eden insanlar...
Sonuç? Gürültü var, muhakeme yok.
Oysa doğru düşünmenin ilk şartlarından biri şudur:
Önce kavramı tanımla, sonra rakama bak, sonra karşılaştır.
Bu, ekonomi için olduğu kadar hukuk, tarih ve siyaset için de geçerlidir.
RAKAMI DEĞİL, ORANI DA OKUMAYI ÖĞRENMELİYİZ
Ekonomide tek başına mutlak rakamlar çoğu zaman yanıltıcıdır.
Almanya'nın kamu borcunun 2,8 trilyon avro civarında olması, ilk bakışta olağanüstü büyük bir rakamdır. Nitekim Destatis'in 2025 verisi Almanya'nın genel yönetim borcunu 2,838 trilyon avro olarak gösteriyor.
Fakat bu rakamı ekonominin büyüklüğüyle birlikte değerlendirdiğimizde borcun 2025 yılı GSYH'ya oranının %63,5 civarında olduğunu görüyoruz.
Aynı şekilde borcun maliyetine baktığımızda Eurostat, Almanya'nın 2025 yılı genel yönetim borcunun görünür maliyetini yaklaşık %1,8 olarak hesaplıyor.
Demek ki, ekonomik gerçeklik, rakamların birbirleriyle ilişkisi içinden ortaya çıkar.
RAKAMIN YANINA MUTLAKA “NEYE GÖRE?” SORUSUNU KOYUN
Bence çocuklarımıza ve gençlerimize ekonomi öğretirken ilk öğretilmesi gereken sorulardan biri budur:
Neye göre? “Borç arttı.”
Neye göre? “Faiz çok yüksek.”
Neye göre? “Vergi çok fazla.”
Neye göre? “Bütçe büyüdü.”
Neye göre? “Almanya'nın borcu Türkiye'den çok daha fazla.”
Neye göre?
İşte “neye göre?” sorusu muhakemenin kapısını açar.
Çünkü sayıların gerçek anlamı, referans noktasıyla ortaya çıkar.
BU SADECE EKONOMİ MESELESİ DEĞİL
Ben “Düşünmeyi Öğrenmek” yazı dizisinde aslında tam olarak bunu anlatmaya çalışıyorum.
İnsanların yalnızca bilgi sahibi olması yetmez.
Bilgiyi doğru kullanmayı öğrenmesi gerekir.
Bir rakamı ezberlemek bilgi olabilir.
Ama o rakamın neyi ifade ettiğini, neyle karşılaştırılabileceğini, hangi kavramın içine girdiğini ve hangi sonuçların çıkarılabileceğini bilmek muhakemedir.
Dolayısıyla: Rakam bilgi verir. Ölçek anlam verir. Kavram sınır çizer.
Muhakeme ise sonuç üretir.
Bunlardan biri eksik olduğunda düşünce sakatlanır.
RAKAMLARDAN KORKMAYIN, RAKAMLARI ANLAMAYA ÇALIŞIN
Bugün sosyal medyada çok hızlı hüküm veriyoruz.
Bir rakam görüyoruz. Hemen inanıyoruz. Ya da hemen reddediyoruz.
Bir grafik görüyoruz. Hemen taraf oluyoruz.
Bir istatistik görüyoruz. Hemen siyasi sonuç çıkarıyoruz.
Oysa yapılması gereken çok daha basit:
Dur. Rakamı oku. Kavramı sor. Ölçeği kontrol et.
Tarihini öğren. Birimini kontrol et.
Sonra karşılaştır. En son hüküm ver.
Çünkü rakamlar yalan söylemez.
Ama rakamların ne söylediğini bilmeden konuşan insanlar, doğru rakamlardan yanlış sonuçlar çıkarabilir.
İşte bugün Türkiye'nin en büyük entelektüel problemlerinden biri tam olarak budur:
Rakamlarımız çok, fakat rakam okuma kültürümüz zayıf.
Bilgimiz çok, fakat kavram disiplinimiz zayıf.
Fikrimiz çok, fakat muhakememiz zayıf.
Bu yüzden artık her tartışmada birbirimize önce şu üç soruyu sormalıyız:
RAKAM NE? ÖLÇEK NE? KAVRAM NE?
Bunları cevaplamadan verilen hüküm, ne kadar yüksek sesle söylenirse söylensin, muhakeme değildir.
Çünkü düşünmek, yalnızca bir şey hakkında fikir sahibi olmak değildir.
Düşünmek; rakamı doğru okumak, ölçeği doğru kurmak ve kavramı doğru tanımlayarak hüküm vermektir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi
Birine yapılan zulme karşı çıkarken “aynı düşünmesek de, çok farklı görüşlere sahip olsak da…” gibi açıklamalar yapmak biraz yakışıksız kaçıyor!
Kime yapılırsa yapılsın; zulüm, zulümdür.
İzaha lüzum yoktur.
Alparslan Kuytul’a yapılan adaletsizliktir, haksızlıktır, zulümdür.
UYDURUK GÜNDEMLERİ BIRAKIN DA AŞAĞIDAKİ TABLONUN HESABINI VERİN!
* Almanya'nın AB tanımlı Genel Yönetim Borç Stoku 3,532 Trilyon $, ödeyecekleri yıllık faiz 34,8 milyar $
* Türkiye'nin Genel Yön. Borç stoku 338 milyar $, ödeyeceğimiz yıllık faiz 65 milyar $.
SOYGUNA BAKIN...
Yeni Yayın.
Özel harp elemanları neden görünür oldu?
Süleymanlılar operasyonunun Mansur Yavaş bağlantısı!
Sahne adı “cübbeli” olan eleman kimleri hedef gösterdi?
ABD’nin “köstebeği” olan gazetecinin İyi Parti çıkışı!
Askerin piyonu Erkan Mumcu!
https://t.co/4Vnx1iyDVS
AKP'nin 25 Yılı
Ne dediyse yaptı !
Erdoğan ,
-2018,enflasyon sorununu ülkemizin gündeminden çıkartmakta kararlıyız.
-2019, enflasyon tek haneli rakama inecek
-2020,önceliğimiz şüphesiz ki süratle enflasyonu tek haneli rakama indirmek.
-2021, enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmeye kararlıyız.
-2022,yılbaşından sonra ülkemizde enflasyonun hızlı inişine şahit olacağız.
-2023, önümüzdeki yılbaşından itibaren enflasyonun boynunu kırmış olacağız.
-2024, enflasyonu geçmişte olduğu gibi tek haneli rakamlara mutlaka indireceğiz.
-2025, tek haneli enflasyon hedefi için kat etmemiz gereken yol olduğu bilincindeyiz.
-2026, enflasyonda umut ettiğimiz oranları yakalamayı temenni ediyoruz.
Erdoğan Yap İşlet Projeleri için;
Devletin kasasından, kesesinden bir kuruş çıkmadan yapılan projelerdir. Mart 2016
Bunu bildiğiniz gibi yap işte Devret anlayışıyla yapıyoruz. Burada cebimizden para çıkmayacak. Mart 2018
Değerli arkadaşlar cebimizden para çıkmıyor. Nisan 2018
Ya kasadan para çıkmadan yapıyorum bu projeleri. Ağustos 2019
Cebimizden bir kuruş çıkmadan yaptırıyoruz Şubat 2018
Devletin kasasından bir kuruş çıkmıyor. Mart 2022
Bizim cebimizden de bir kuruş çıkmaz. Ben ekonomistim. kasım 2021
Yıl 2011, cumhurbaşkanı Erdoğan AKP’nin en büyük projesine açıklıyor:
2023 hedefleri !
Milli hasıla 2 trilyon $ olacak
Kişi başı gelir 25.000 $ olacak
İhracat 500 milyar $ olacak
Enflasyon tek haneli olacak
İşsizlik tek haneli olacak
Türkiye dünyada ilk on ekonominin içinde yer alacak.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ben olduğum sürece faiz asla yükselmez.
2018 yılı faize ödenen 70 milyar TL
2023 yılında 600 milyar TL
2024 yılında 1.2 Trilyon TL
2025 yılında 2 trilyon TL
2026 yılında 2.7 trilyon TL
2027 yılında 3 trilyon TL
2028 yılında 3.4 trilyon TL faize ödenecek
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek:
Aralık 2016: Muhtemelen en kötüsü geride kaldı.
Mart 2017: En kötüsü geride kaldı.
Nisan 2018: En kötüsü geride kaldı.
Ekim 2024: En kötüsü geride kaldı.
Haziran 2024: En kötüsü geride kaldı.
Haziran 2025: En kötüsü geride kaldı.
Ekim 2025: En kötüsü geride kaldı.
2010 mehdi eker et ithal etmeyeceğiz.
2017 Fakıbaba üç yıla et ithalatını bitireceğiz
2019 Pakdemirli üç yıla et ithalatını bitireceğiz
2020 Pakdemirli et ithalatını bitiriyoruz.
Ocak 2024 yumaklı et ithalatını bitireceğiz
Mayıs 2024 yumaklı üç yıla et ithalatını bitireceğiz
Ekim 2024 yumaklı üç yıla et ithalatını bitireceğiz
Kasım 2024 yumaklı üç yıla et ithalatını bitireceğiz
Mart 2025 yumaklı üç yıla et ithalatını bitireceğiz
Yıl 2017 Yusuf Tekin “Türkiye oyun kurucu ülke”
Yıl 2022 TBMM Başkanı Şentop: Türkiye olarak bölgemizde ve dünyada oyun kurucu bir gücümüz olduğunu herkes biliyor
Yıl 2023 Erdoğan “Türkiye oyun kurucu ülke haline gelmiştir”
Yıl 2025 AKP vekili senanur Çelikkanat “Türkiye oyun kurucu ülke”
Yıl 2025 Bakan Kacır: Türkiye'yi dünyada oyun kurucu bir güç haline getirmek için kararlı adımlar atacağız
Yıl 2026 bakan akın gürlek “Türkiye oyun kurucu ülke”
Yıl 2026 Erdoğan: Türkiye artık oyun kurucu bir aktör
Yıl 2026 Şubat Bakan Akın Gürlek: Türkiye, artık oyun kurucu modeline geldi
Yıl 2026 Haziran Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye, oyun kurucu bir aktör haline geldiğini herkese gösterdi
Cumhurbaşkanı Erdoğan:
Seçmen yaşı 18-1995
Opera 1948
Cami 1064
Adıyaman Hv.Limanı-1998
Hv.Limanı-1992
Malatya Üniv-1975
S.Demirel Üniv-1992
K.Elmas Üniv-1992
A.Menderes Hv.Limanı-1987
MR cihazını-1989
Başakşehir-1990
Halk Ekmek-1978
Sivas Üniv.- 1974
Doğmadan okula gidiyor..
Kızı doğmadan not yazıyor.
Metris cezaevi bitmeden cezaevinde hizmete girmemiş Metris cezaevinde işkence görüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan:
Papazı asla alamazlar. Aldılar
Deniz Yücel asla çıkamaz. Çıktı
Miçotakis ile asla görüşmem. Görüştü
Sisi ile asla görüşmem. Görüştü
İsrail’le ilgili asla olumlu düşünmem.Düşündü
İsveç ve Finlandiya asla NATO'ya giremez. Girdi
Faiz asla yükselmez. Yükseldi
EYT asla çıkmaz. Çıktı
Bedelli askerlik asla olmaz. Oldu
Katil prens, oldu dostum prens
Terörist BAE, oldu dostum BAE
NATO’nun Libya’da ne işi var. NATO Libya’da oldu
Nato füze savunma sistemini istemedik. Gelsin ama komutası Türkiye’de olsun dedik. Komutası NATO’da olsun dedik.
Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Somali 30 milyon $ hibe kararı
12 Ocak 2024 Azerbaycan'a 250 Milyon TL hibe Resmi Gazete
62.300.000 $ Kırgızistan borcunun silinmesi ve Kırgızistan vatandaşların Türkiye’de ücretsiz tedavi
10 Mayıs 2024 kararıyla yılda 7000 yabancının Türkiye’de tedavi edilme kararını ekleyelim
Türk Telekom’un özelleştirmesi için 4.75 Milyar $ bankalarımızdan kredi verdiler. ( bugünün kuruyla 161 milyar TL )
Telekom’u borçlandırdı. Telekom’un içini boşalttı aldığı krediyi de ödemeden kaçtı gitti.
Suriyeliler için 40 milyar $ harcadık. ( 2020 ‘nin rakamı)
Somali’ye 1 milyar $’ın üzerinde hibe yaptık.
Milyonlarca Suriyeliye tedavi hizmeti verdik.
9 Aralık 2020, Nijer, Nijerya, Kongo sağlık hibe,Tunus’a 5 Milyon$ hibe. Resmi Gazete
4 kasım 2020 Somali’ye 3.5 Milyon$ hibe. Resmi Gazete
"34 ülkeye ekipman hibe, 156 ülke ve 9 kuruluşa destek." Erdoğan
"Mart 2020 Suriyeliler 40 milyar$ harcadık." Erdoğan
24 Ekim 2023 Somali’ye 30 Milyon$ hibe. Resmi Gazete
2022 yılı "Somaliye yaptığım yardımlar 1 Milyar doları aştı." Erdoğan
12 Ocak 2024 Azerbaycan'a 250 Milyon TL hibe Resmi Gazete
Sırbıstan ve Bosna Hersek'e destek için sıfır gümrük bedelli ithalat kararlar Resmi Gazete
Fahrettin Koca Mart 2022 Tarihli açıklama !!!!
👉4 bin Suriyeli sağlık çalışanı istihdam ettik.
👉754 bin Suriyeli bebeğimiz doğdu.
👉Suriyelilere 97 milyon poliklinik hizmeti.
👉Suriyelilere 3 milyondan fazla yataklı tedavi.
👉Suriyelilere 2 milyon 600 bin ameliyat.