Dünyanın en soru işaretli konusu "bilinç" kavramı galiba. Chatgpt ile bunun üzerine konuştuğumda bu çıktıyı aldım, ilerde göstermek için tarihe bir not:
Yurtdışına gitmek demek çok büyük ihtimalle hayat standartlarınızın düşmesi demektir.
Uzunca bir süre daha kötü bir evde yaşamak, daha zor şartlarda çalışmak, daha kalitesiz beslenmek, yalnızlık vs... demektir.
Ama yurtdışına gitmek caziptir çünkü içinde umut taşır; her şeyin daha iyi olacağına dair bir umut vardır!
Uzunca süre o kadar kötü yaşarsınız, hayattan beklentileriniz o kadar düşer ki, zamanla şartlar "normalleştikçe" memnun olmayı yeniden keşfedersiniz. Emeğinizin karşılığını almış hissedersiniz.
Ve insanın hikayesi akar...
Türkiye'de ise kişinin beklentisi çok fazladır. Ailenin yüklediği beklenti fazladır, çevrenin yüklediği beklenti fazladır, eşin sevgilinin yüklediği beklenti fazladır... Ama bu beklentileri karşılayacak umut yoktur!
Hele de bir ailenin üniversite mezunu ilk jenerasyonu iseniz üzerinizdeki baskı muazzamdır.
Veya sınıf atlama arzusu ile çok yatırım yapılmış çocuklar...
Çoğu üzerlerindeki aile ve toplum baskısını atabilmek, basit bir hayattan memnun olabilmek için yurt dışına giderler.
Kitapçıda çalışsam, biri bana bunu sorsa, tuhaf bir şeymiş gibi Twitter'da anlatmak yerine, müşteriye Martin Eden'ın romanın ismi olduğunu, yazarını ve yazarın diğer güzel romanlarını anlatırdım.
Bilmemek değil öğrenmemek ayıp. Daha da ayıbı bilmeyeni ayıplamak hatta. Kesin bilgi. Yayabiliriz.
+Hayat sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer.
-Bu ne demek Yusuf?
+Seçtiklerinle yaşamak kolay, payına düşene razı mısın demek.
Yeditepe İstanbul
Hiçbir insan bir başkasına herhangi bir duygu hissettiremez. Duygular inançların yönettiği algılardan gelir. Birilerinin size kendinizi ….. hissetirdiğini zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. O duyguyu siz kendiniz yaratıyorsunuz. Sadece bunu bilmiyorsunuz.
Hayatta edinilen ya da edinilmeyen her şeyin bir bedelinin olması çok garip. Bu bedelleri ödemeye gönüllü müyüz? Ya da gönüllüyüz diye bedeller hafif mi gelir? Bu sorularımın bir cevabının olmasını dilerdim.
30’lu yaşlar “akşamdan kalma” bir bilinçle geçer bazen; ergenlikten beri yaşananların kaosu, gürültüsü, bulanıklığı içinde. Anlam henüz orada değildir. Yetkinlik, olgunluk, aşkınlık orada değildir. Boşluk ve yönsüzlük hakimdir yaşama. Güvensizlik, şüphe, hayal kırıklığı. Ben yıllardır “hepsi bu mu krizi” derim buna. Popüler psikoloji “çeyrek hayat krizi” (quarter-life crisis) diyor. Bu süreç, bir varoluşsal sorgulama ve yaratım süreci aslında. Yeniden düşünmeyi, düşünce üzerine düşünmeyi, duygunla değil aklınla düşünmeyi, kırılmadan/küsmeden/kin gütmeden düşünmeyi öğrenmek, derinlik kazanmak, kendini yıkıp yeniden yapılandırmak için bir çağrı. Bu krizi hiç yaşamayanların orta yaşa daha hazırlıksız girdiklerini gözlemliyorum.