Gazeteci Yazar Ömer Can Talu, ulus devletlerin bitirilmek istendiğini vurguladı:
Yıllardır küresel elit, ulus devletlerin artık bitirilmesi, önce yerel federatif yönetimler ve ardından bunların küresel bir federatif yönetime dönüşmesi gerektiğini gizlemeden söylüyor.
Mesela bir örnek, Dış İlişkiler Konseyi'nin (CFR) başkanlığını yürütmüş olan Strobe Talbott, 1992 yılında Time dergisinde yazdığı makalesinde şunları söylemişti:
"Bu günlerdeki büyük soru şudur: Hangi siyasi güçler galip gelecek, ulusları bir araya getirenler mi yoksa onları parçalayanlar mı?"
"... belki de ulusal egemenlik o kadar da harika bir fikir değildi."
"Aslında, bahse girerim ki önümüzdeki yüz yıl içinde, bildiğimiz şekliyle ulus olma durumu geçerliliğini yitirecek; tüm devletler tek, küresel bir otoriteyi tanıyacak. 20. yüzyılın ortalarında kısa bir süreliğine moda olan "dünya vatandaşı" tabiri, 21. yüzyılın sonuna kadar gerçek bir anlam kazanmış olacak."
"ABD hala çok uluslu bir federal devletin en iyi örneğidir. Eğer bu model gerçekten küresel olarak işe yararsa, bu Kurucu Babaların bilgeliğinin mantıksal bir uzantısı olur, dolayısıyla bir dünya hükümetinin Amerikalı bileşenleri için özel bir gurur kaynağı olurdu."
Bütün bu gerçekler oradayken "Ama federalizm olmalı", "Ama Türklük tanımı değişsin", "Ama Osmanlı millet sistemi istiyoruz" diye zırlayan Pollyannalara ithaf olunur.
@OmerCanTalu
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Barış Övgün, toplumda artan siyasal güvensizliğe değindi:
Toplumda ve uzantısı siyasette gün yüzüne çıkan en temel duygulardan birisi "güven". Türk siyasi hayatında bu krizin tarihi eski olmakla birlikte asıl travmatik tablo 2023 seçimlerinde ortaya çıktı.
Toplum 2023 seçimlerinde yaşamış olduğu travmatik duygular nedeniyle bugünün siyasetine ve siyasetçilerine de şüphe ile yaklaşıyor ki çok haklı ve samimi duygular. Anketlerde görülen kararsız kitlenin çokluğunun temel nedenlerinden biri de bu.
Haftalar boyunca "aday olmayacağım" şeklinde beyanatta bulunan bir kişinin son anda Cumhurbaşkanı adaylığını dayatması, masadan isyanla kalkan bir partinin iki gün sonra tekrar masaya dönmesi, iktidarı en ağır şekilde eleştiren siyasetçilerin hem iktidarla hem de muhalefetle koltuk pazarlığı yapması ve pazarlığın senetlerinin sonradan ortaya çıkması ya da seçimlerden sonra muhalefette yer alan bir partinin milletvekillerinin neredeyse üçte birinin iktidara geçmesi vatandaşın belleğinde çok taze olan olaylar.
Siyasetin maalesef sıradanlaşan görünümü haline gelen bu kaymalar, doğal olarak toplumsal problemler de ortaya çıkarmakta.
Siyasete duyulan ilgisizlikten toplumsal kutuplaşmaya kadar birçok sorunun kaynaklarından biri olan bu sorunun ortadan kaldırılması da birçok alanda olduğu gibi liyakat ilkesinin hayata geçirilmesi ile mümkün.
@BarOvgun
Siyasetçi Cemil Kara, Türkiye'nin göz ardı edilen meselesine dikkat çekti:
Türkiye’nin yabancı dijital platform ve uygulamalara yaptığı yıllık ödemenin kabaca 2–4 milyar dolar bandında olduğu tahmin edilebilir.
Oyunlar ve uygulama içi satın almalar, Netflix, YouTube Premium, Spotify, Apple/Google servisleri, ChatGPT, Adobe, Canva ve diğer dijital abonelikler…
Kurumsal yazılımlar, bulut hizmetleri ve Google–Meta–TikTok gibi platformlara verilen reklamları da eklediğinizde, Türkiye’den yabancı teknoloji şirketlerine giden dijital para yılda yaklaşık 5–8 milyar dolar seviyesine çıkabilir.
Bu rakamların bize anlatması gereken asıl mesele şu:
Teknoloji tüketen ülke para öder.
Teknoloji üreten ülke para kazanır.
Bugün birkaç bin nitelikli yazılımcı, yapay zekâ araştırmacısı, elektronik mühendisi, matematikçi veya teknoloji girişimcisi yetiştirmek için yapılacak yatırımın maliyetini tartışıyoruz.
Oysa yetiştiremediğimiz her nitelikli insanın boşluğunu, yıllar boyunca başka ülkelerin geliştirdiği yazılımlara, algoritmalara ve platformlara milyarlarca dolar ödeyerek kapatıyoruz.
Netflix’in alternatifi sadece başka bir dizi platformu değildir.
ChatGPT’nin alternatifi sadece başka bir chatbot değildir.
Google’ın, Apple’ın, Nvidia’nın, Microsoft’un değeri sadece ürünlerinde değildir.
Arkalarında on yıllar boyunca yetiştirilmiş bilim insanları, mühendisler, araştırmacılar ve girişimcilerden oluşan bir insan sermayesi vardır.
Bir ülkenin en stratejik doğal kaynağı artık yalnızca petrolü, gazı, madeni veya toprağı değildir.
Nitelikli insanıdır.
Bilime, matematiğe, mühendisliğe, yapay zekâya ve teknoloji girişimciliğine yapılan yatırım bir eğitim gideri değil; gelecekte ülkenin döviz açığını azaltacak, yüksek katma değerli ihracatını artıracak ve ekonomik bağımsızlığını güçlendirecek en önemli yatırımlardan biridir.
Türkiye’nin hedefi yabancı teknolojiyi kullanmamak değil,
dünyanın kullanacağı teknolojileri Türkiye’den çıkarabilmek olmalı.
Çünkü 21. yüzyılda zenginliği belirleyen soru giderek daha fazla şu:
“Kaç milyon tüketicin var?” değil,
“Kaç bin dünya çapında nitelikli insan yetiştirebiliyorsun?”
@cemilkaraist
Akademisyen Çiğdem Bayraktar Ör, muhaliflere uygulanan hukuksuzluğu eleştirdi:
Yıllar geçecek. Kitaplar yazılacak. Tv programları yapılacak. Arka arkaya itiraflar, utanç beyanları, ispiyonlamalar gelecek.
Dönemin kişileri; belgesel tadındaki programlarda, siyah bir fonun önünde, bel çekim planlarda anlatacaklar “gerçekte” olanı, biteni.
Anlatıcı eski muktedirin gözleri sahte gözyaşlarıyla dolmaya başlayınca, yakın çekime geçecek yönetmen.
Onlar pişmanlıklarını bir bir sıralayacaklar; en yakınlarını bile sanki gazozuna ilaç atmışlar gibi suçlayacaklar.
“Ben aslında karşı çıkmak istedim ama… Dinletemedim. Beni şöyle tehdit etti. O var ya O…
Çocuklarım var benim… Öyle zorladılar ki…”
Bunlardan bazıları yurtdışından yazacak, konuşacak. “Kandırılmış (!)” olacaklar.
Utanmadıklarını unuttukları için büyük olasılıkla yine utanmayacaklar.
Bugünün güçlüleri, yarının acizleri olabilir. Güçlüler ile acizler hep yer değiştirir.
O yüzden “adalet” şimdi, hemen, herkes için gerekli!
@BayraktarOr
Gazeteci Şaban Sevinç, Özgür Özel'i sürekli eleştirenlere yüklendi:
Kendilerini muhalefetin kanaat önderi zanneden bir takım insanlar var. Bugüne kadar CHP üzerinde bir şekilde tahakküm kurmuşlardı.
Onlar laikliğe nasıl yaklaşıyorsa CHP de öyle bakmalıydı, onlar Kürt sorunu tartışmasına nasıl bakıyorsa CHP öyle bakmalıydı. Onlar millete nasıl bakıyorsa CHP öyle bakmalıydı. Yıllarca öyle de oldu maalesef.
Bunlar muhalefete yaptırdıkları hataların hiçbir sorumluluğunu da taşımıyorlar. Sorumsuz Cumhurbaşkanı gibiler.
Kendi görüş ve kanaatlerini siyaset olarak dayatmalarının sonucunda muhalefet bir sürü seçim kaybetti, kaybede kaybede geldi. Muhalefeti milletle yabancılaştırdılar.
Bunun içine 28 Şubat sürecini ve başörtüsü tartışmasını koyun, 367 tartışmasını koyun, Cumhuriyet mitinglerini koyun, Kürt sorunu tartışmalarını koyun. AKP’ye oy veren seçmene “bidon kafa”, “göbeğini kaşıyan adam” ve “bir çuval makarnaya oy veriyorlar” yakıştırmalarını koyun.
Çerçeve yasa konusunda da kırmızı çizgi çektiler Özgür Özel’e. Benim istediğim gibi oy vermedin “Cumhuriyete İhanet ettin, Atatürk’e ihanet ettin” dediler. Akıl almaz bir ego zehirlenmesi.
Bırakın Özgür Özel işini yapsın.
Şu anda eğer önümüzdeki seçimde AK Parti iktidardan indirilecekse, bunu Özgür Özel yapacak. Özgür Özel’in başında olduğu hareket yapacak.
Son bir haftada yayınlanan iki ciddi anket YENİ Parti’yi yüzde 35, AK Parti’yi yüzde 30 gösteriyor.
Özgür Özel’e, Ekrem İmamoğlu’na, YENİ Parti’ye yapılan bütün bu operasyonların arkasında yatan asıl gerekçe neden budur.
AKP bir dönem daha iktidarda kalabilsin diye onları yenme potansiyeli olan Özgür Özel ve ekibini bir şekilde tasfiye edelim, etkisizleştirelim, muhalefeti birbirine düşürelim.
@sabansevinc2
Kürt sorunu nasıl tanımlanır?
Bu mesele çok net bir kimlik sorunudur. Halihazırda Türkiye Cumhuriyeti anayasasının tezi vatandaşlık bağına sahip herkesi Türk olarak kabul etmektir. Kürtler büyük ölçüde bu tanımın kapsayıcı olmadığını düşünmektedirler. Kürtler “Kürt” kimliğini kullanmayı bıraktıklarında cumhurbaşkanı da memur da tüccar da olabilmektedirler ancak bir “Kürt” olarak var olmak istediklerinde hep “neyin eksik?” sorusuyla muhatap olmaktadırlar.
Kürtlerin neyi eksik?
Mesela 1115 haftadır Cumartesi Anneleri evlatlarının mezarlarının eksikliklerini hissediyorlar. Bu insanların herhangi bir terör örgütü bağları yoktu. Herhangi bir sabıkaları da yoktu. Hiçbir mahkemede yargılanıp hükümlü de olmadılar. Onlarca insan sadece kimlikleri ve doğdukları yer nedeniyle “kayboldular”. Evlatları eksik yani.
Neredeyse tüm Kürt çocukları konuşmayı öğrendikleri ve evlerinde duydukları dille hayata başlayıp okul çağına geldiğinde kendileri için yabancı bir dili öğrenmek zorunda kaldılar. Bu dille eğitim alıp bu dille sınavlara girdiler. Türk akranlarıyla merkezi sınavlarda yarıştılar. Sonradan öğrenilen bir dille rekabet ettiler, ediyorlar. Türkçe öğrenmelerini elbette ben de isterim. Bu çocuklar kendi akranlarının da Kürtçe öğrenmesini talep bile etmediler. Halbuki resmi dilin Türkçe olması nedeniyle herkesin Türkçe öğrenmesinin normal olduğu kadar Türkçe’ye bir üstünlük sağladığı ve bu üstünlükçülüğün Kürtlerin aidiyetini sorgulattığını tartışmak bile mümkün değil. Türk çocukları Almanya’da Türkçe sınavlara giriyorlar. Sürücü belgesi sınavları Türkçe yapılıyor. Biz de tüm çocuklara Türkçe öğrettiğimiz gibi bazı kamu hizmetlerini Kürtçe verseydik kıyamet kopmazdı. Bilakis Kürtler PKK anlatılarına hiç prim vermezlerdi.
Anayasamıza göre tüm vatandaşlarımız Türk ve bu bir etnik tanım değil. Tüm vatandaşlarımızın tüm dünyada haklarını savunmak da devletimizin sorumluluğu. Bu teze göre Türkiye sınırları dışındaki Kürtler de Türkiye tarafından hakları savunulmaları gereken kişiler oluyor. Elbette vatandaşımız olmadıkları için böyle bir sorumluluk ilan etmiyoruz. Ancak Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Uygur ve Tatarlar için belli sorumluluklarımızın olduğunu zımni olarak kabul ediyoruz. KKTC’nin meşru ve doğal haklarını -iyi ki- savunuyoruz. Demek ki anayasamız ne derse desin devletimiz gayet etnik bir tanım üzerinden aidiyet kategorizasyonu yapıyor. Sizce Kürtler bu ayrımı anlamıyorlar mı?
Kürtlerin nüfus yoğunluğunu oluşturduğu yerleşim merkezlerinin bir kısmı yüzyıllardır yaşadıkları yerler, bir kısmı da sonradan göç ettikleri bölgeler. Kürtlerin yerlisi oldukları yerleşim yerlerinin isimlerini değiştirmek bize bir şey kazandırdı mı? Yunanistan Batı Trakya Türklerinin izlerini siliyor, ne hissediyoruz? Batı Trakya Türklerinin müslüman Yunan olduklarını söylediklerinde ne düşünüyoruz? İskeçe’yi Xanthi yapmaları bize ne anlatıyor?
Türkiye Kürtlerinin ayrılıp gidebilecekleri bir dünyaları yok. Olsa IKBY 20+ yıldır orada duruyor. Buradan koşup oraya giden kimse yok. Kürtlerin çoğu batı metropollerinde yaşıyorlar.
Bu nüfusun çoğu köyleri yakıldığı için göç ettirilen kişiler. Bu insanların PKK’ya destek verip vermemesine bakılmadan köyleri boşaltıldı. Hani soruyorlar ya “sırf Kürt olduğu için zulme uğrayan mı var?” diye. Milyonlarca komşunuz tam olarak bunu yaşadıkları için batıdalar.
Deniliyor ki “artık böyle şeyler yaşanmıyor, geride kaldı o hadiseler”. Bir travmanın geride kalması sorunu çözüyor mu? 50 yıl önceki miras davası yüzünden birbiriyle görüşmeyen kardeşlerin olduğu ülkede milyonlarca insandan yaşadıklarını unutmaları adil mi? Telafi etme adına adım atılması gerekmez mi? Devlet adına suç işlediklerini söyleyenlerin adalet önünde hesap vermesi gerekmez mi?
Milyonlarca insan “benim bir sorunum” var diyorsa buna kulak tıkamanın ve sorunu inkar etmenin akılcı bir yanı yoktur. Çözümsüzlük bir çözüm değildir. Asimilasyon bir çözüm değildir. Aslolan adil bir yaklaşım sergilemek ve adaleti sağlamaktır.
Çerçeve yasa hakkında muhalif çevrelerde çok farklı analizler yapıldı. Bunlar arasında sık tekrarlanan ve oldukça temelsiz bulduğum birkaç tezden bahsetmek istiyorum. Bu argümanlar yasayı desteklemek, Özel'in pozisyonunu savunmak ve siyasi partilerin tercihlerine idealist gerekçeler bulmak için kullanılıyor. Ama sonuçta, öyle ya da böyle, iktidarın planını kabul ettirme işlevi görüyorlar.
1. "Çerçeve yasa çok sorunlu ama hayır dersek iktidar propagandası yüzünden Kürtler bize oy vermez."
HAYIR. Doğru aday ve kampanyayla, özellikle büyükşehirlerde Kürt seçmenin desteğini muhalefet alabilir. Ayrıca süreci yürüten Kürt aktörlerin, siz evet deseniz bile, seçim zamanı sizi desteklemesinin hiçbir garantisi yok. Kazanımlarını korumak için iktidara giderek daha bağımlı hale geliyorlar.
Daha önemlisi, muhalefet iktidar propagandasından korkarak oy kullanırsa yarın başka konularda da aynı baskıyla iktidarın çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorunda kalır. Yeni Parti başarılı olacaksa, iktidar propagandası aşılmasını öğrenmeli.
2. "Yasa sorunlu ama destek verip süreci barış ve demokratikleşme yönünde itelim."
HAYIR. Türkiye'deki otoriterleşmeyi yaratan aktörlerle bu yasayı gündeme getirenler aynı. Otoriterleşme, iktidar elitlerinden bağımsız olarak ,gelişen bir doğa olayı değil. Dolayısıyla iktidar değişmeden, iktidarın hazırladığı bu yasanın kendi başına demokratikleşme getirmesini beklemek gerçekçi değil.
Aynı argüman komisyona katılım için de söylenmişti. CHP komisyona girdi ama geçen bir yılda demokratikleşme olmadı; aksine çok daha ağır baskılarla karşılaştı.
3. "İki yıldır devam eden süreç bir devlet projesidir. Özel ve İmamoğlu da destek vermek zorunda; yoksa iktidara gelemezler."
HAYIR. Artık iktidardaki elitlerden özerk hareket eden bir devlet aygıtı yok. Olsaydı yargı ve bürokrasi muhalefeti bu ölçüde sistematik baskı altında tutamazdı.
Süreci yürüten aktörler zaten iktidar değişmesin diye bu hamleleri yapıyor ve muhalefetin iktidara gelmesini engellemeye çalışıyor. Dolayısıyla onlarla kurulacak bir uzlaşının muhalefetin önünü açacağını düşünmek gerçekçi değil.
4. "Yasaya hayır demek sağcılıktır, Kürt düşmanlığıdır."
HAYIR. Yasayı zaten sağcı bir iktidar hazırladı. Hukuken ve siyaseten ne kadar sorunlu olduğunu söyleyen çok sayıda solcu hukukçu, akademisyen ve gazeteci var. Kürt seçmende de sürece ilişkin iddia edildiği ölçüde büyük bir heyecan görünmüyor.
Nitekim aylardır sürecin çok popüler olduğunu gösteren anketler paylaşan bazı araştırmacılar, referandum önerisine ilk karşı çıkanlar arasında yer aldı.
5. "Kendisi evet deyip partisini serbest bırakan Özgür Özel büyük bir stratejik hamle yaptı. Şimdi iki tarafın da desteğini alacak."
HAYIR. İki tarafın da desteğini kaybetmesi daha olası. Böylesine önemli bir konuda günlerce net bir pozisyon alınamamasının ardından Özel'in evet, grubun çoğunluğunun ise hayır demesi iki başlı bir görüntü yarattı. "Tabanın sesini dinleyin" denilen milletvekilleri hayır diyorsa, doğal olarak, siz kimin sesini dinliyorsunuz sorusu ortaya çıkıyor.
Üstelik Özel'in evet oyu iktidar medyasında neredeyse gündem bile olmadı. Parti, anayasaya aykırı bulduğu için komisyonda önerge verdiği ve görüş aldığı hukukçuların ciddi biçimde eleştirdiği bir yasaya Meclis'te destek vermiş oldu.
Ortaya 2016 dokunulmazlık krizinden çok farklı olmayan bir tablo çıktı. Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi, Özel'in taban desteği ve siyasi meşruiyeti darbe aldı. Bundan sonra bu yasa kapsamında yaşanacak her olumsuzluk da dönüp kendisine yönelik bir eleştiriye dönüşecek.