CHP'lilerin tek itirazı bu, örneğin tekil olduğunu düşünüyorlar. İstatistik konuşsun:
2025 yılında 497.162 "çocuk", savcının karşısına 683.823 farklı suç isnadı/şüphesiyle çıkmış. Yalnız 98.126 çocuk "malvarlığına karşı" işlenen bir suçla savcılığa sevk edilmiş. Geri kalanı yaralama, hürriyeti tahdit, uyuşturucu ticareti, taciz ve tecavüz, öldürme gibi suçlar.
Sosyoekonomik olarak zor durumdalar diye eline bıçak alıp insan yaralamış, tecavüz etmiş, birini öldürmüş, çete kurmuş (...) 400.000 çocuğu görmezden mi gelelim? Bu arada düşündüğünüzün aksine Türkiye Cumhuriyeti çok sosyal bir devlet. Eğitim ve sağlık ücretsiz, türlü yardım mekanizmaları var, nüfusun ciddi bir kısmı doğrudan yardım alıyor. Bunlarla ilgili eleştiriniz olabilir - benim de var. Fakat bunlar var, yok değiller. Dolayısıyla sorunlu, eksik de olsa toplumun kalanının onlara sağladığı fırsatlardan yararlanmak varken kurbanlı suçlara yönelen çocuklarla ve aileleriyle-etnisiteleriyle neden empati yapalım?
Malvarlığına karşı suç işleyen çocukların hepsini ekmek çalmış saydım bu arada. 400.000 çocuk var ve 20.000.000 kişiye doğrudan yardım vermemize rağmen 400.000 çocuk var. Bu manzarada sosyal devlet eksikliğinden önce ailelerin çocuk yetiştirme pratiklerini mesele etmek gerekir.
Sorunu gerçekten çözmek isteyen, suça sürüklenen çocuklarla ilgili aile ve alt-kültür değerlerini irdeleyen bir çalışma yapar. Bu değerlerin hangilerinin nasıl mekanizmalarla sürekli suç ürettiğini tespit edip ortadan kaldırmaya çalışır.
Mesela literatürden bir örnek vereyim: Çocuk evliliğinden olma çocuklar suça daha yatkınlar. Babanın (anne değil) hapis, kaçma vb. sebeple uzakta olduğu ailelerde çocuklar suça daha yatkınlar. Prematüre doğmuş ve bebeklik sürecinde doğru bakım alamamış çocuklar daha yatkınlar. Uzar gider - bu mekanizmaları tespit etmek hükumetin işine gelmiyor, biliyoruz. Ama muhalefetin neden işine gelmesin?
Ben size söyleyeyim: Aynı Batı'daki solcu arkadaşları gibi "aman bize ırkçı demesinler" diye korkuyorlar.
Nato'da olmaması gereken tek ülke hiç bir işe yaramayan, hiç bir görevi kabul etmeyen, askeri konuda zayıf, yetersiz ordusu ve mühimmatı ile Nato'nun sırtında yük olan Yunanistandır.
Nato'nun bilgilerini Çin'e satan bir devletin NATO'da asla yeri yoktur.
Derhal atılmalıdır...
Ben halen bu ad değişimini gerekli bulmamakla ve bir türlü alışmamakla birlikte, “Türkiye”ye karşı geviş getirilen karşı savları da doğru bulmuyorum. Öte yandan; İlk siz dediniz buraya “Turchia” diye.
Çin “Pekin”i “Beijing” olarak değiştirtti ve herkes artık paşa paşa Beijing diyor.
Gitsinler orada efelik etsinler “Hayır burası Peking Bei” tren istasyonu olmalı” diye, bakalım bir daha ülkeye girebiliyorlar mı?
Herkes rahat yerde solculuk peşinde…
Kapalı kutu hediyeyi alıp ülkelerine gidene kadar bakmamışlar. Ülkenin başkanı hediye silahı ülkesine sokamıyor. Biz de şu ülkelerle savunma işbirliği yapmaya çalışıyoruz. Yedikleri kaburganın masrafı kadar faydaları yok. Makarna bile çok bunlara
Yunan yorumlarına baktıkça ırkçılık ve manipülasyon seviyeniz gerçekten hayranlık uyandırıyor. Ama nedenini sorgulayınca akla gelen tek şey var: Siz Batili Filhellenler ve Alman Krallariniz tarafindan zorla “Helenleştirilmiş”, kültür empoze edilmiş bir topluluksunuz.
Bakın, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Rusça, Flemenkçe gibi dillerde “Yunan” kelimesinin sözlük anlamları arasında “yalancı, düzenbaz, hilekâr, güvenilmez” gibi tanımlar yer alıyor. Demek ki o milletler sizi asırlardır tanıyor ve tarif etmiş.
Burada asıl komedi (aslında trajedi) şu: Mora Yarımadası’nda Türkleri ve Yahudileri sistematik olarak katledip etnik temizlik yaptınız, sonra da bunu İstanbul’un fethiyle kıyaslıyorsunuz. IQ’nuzun iki haneli olduğunu ispatlamak için bundan iyisi olamaz.
Tripoliçe’de (5 Ekim 1821) sivil halk, kadınlar, çocuklar, hamileler bile kılıçtan geçirildi; karnındaki bebekler çıkarıldı. Tarihî kayıtlar, kitaplar, Avrupalı tanıklar ortada. Bunları manipüle etmeye çalışmak da tam sizin sözlüklerdeki tarifinize uyuyor.
İstanbul’un fethinden sonra ise yüzyıllarca Rumlar İstanbul’da yaşadı, kiliseleri açık kaldı, patriklikleri devam etti. Arada fark bu kadar netken hâlâ yalan ve manipülasyonla tarihi tersyüz etmeye çalışmak… Gerçekten acınası bir cehalet ve ikiyüzlülük örneği.
Tarih yalan söylemez. Siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın, gerçekler değişmez.
Kişisel tek tavsiyem : Torbacınızı değişin!
Dear French people,
This morning, an entire public park in our capital was closed so President Macron could go for a jog with dozens of bodyguards🤡
Imagine France shutting down the Champs-Élysées because President Erdoğan wanted his morning cardio.
But sure; please keep lecturing us about democracy, public spaces, human rights, and environmental consciousness🤡🤡
Best regards,
A Turk.
Az yerim - Düşük inflamasyon
Çok gezerim - Hareket ve gün ışığı
Bulduğum her şeyi yemem - Doğal beslenme
Kimseye minnet etmem - Düşük stres ve kortizol
Kendi işimi kendim yaparım - Hedef ve meşguliyet
Kısaca longevity …
Bazı "ayıp" hareketleri yaparsam annem beni öldürür diyerek büyüdüm. O yüzden onları hiç yapmadım. Bu şuurun yeniden inşa edilmesi lazım. Çocuk, belli sınırları umursamazsa anne-babası aklını alacakmış diye düşünmeli. Zorbalık listenin en tepesinde.
Erzurum'da 90'lı yıllarda pek çok köyde toplu mezar alanı bulundu.
Ermeniler "işte Ermeni soykırımının ispatı, Türklerin topluca katlettiği Ermenilere ait toplu mezarlar" diye "sevinçle" yaygara kopardı.
Bilimsel kazı çalışmaları başlatıldı.
İstisnasız TÜM toplu mezarların, Ermenilere değil, Ermeniler tarafından katledilen Müslüman Türklere ait olduğu ortaya çıktı.
İncelemeye gelen Ermeni heyeti olayın üzerini örtüp gitmişti.
Ermeni soykırımı koca bir yalandır.
Türkiye, tüm kazıları ve Ermenilere ait olduğu iddia edilen toplu mezar alanlarını tamamen şeffaf bir şekilde yabancı bilim insanlarına, uluslararası gözlemcilere, Amerikalı, Avrupalı tarihçilere ve dünya basınına (BBC, Reuters vb.) sonuna kadar açtı.
Ermeni soykırımı diye bir şey yok. Hepsi propaganda. Asıl soykırım ve ihanet Türklere yapıldı. Tanrı bu yalanın ortağı olanları affetmeyecek.
🏴İngiltere, kendi emperyalist hegemonyasından kurtulan bütün ülkelerde literatürden "kurtuluş" ifadesinin çıkarılması için çeşitli girişimlerde bulunmuş. Hindistan'ın ilk milli eğitim bakanı Mevlana Abulkalam Azad'a da "kurtuluş yerine ulusal bağımsızlık" ifadesinin seçilmesini önermişlerdi. Bunun, daha sonra başlayacak iyi ilişkilere zemin hazırlanması için dostluğu başlatacak bir temenni olduğu belirtildi ve kraliçenin yazısı iletildi. Çünkü Kurtuluş, bir hastalıktan, illetten ve kötüyü çağrıştıran bir şeyden kurtulmak demekti ve kraliçenin varlığına saygısızlıktı.
Hindistan İngilizlerin bu ricasını kırmadı. Abulkalam Azad'ın torunları bugün İngiltere'de Galler civarındaki büyük çiftliklerinin sahibidir. Sadece tesadüf tabi.
Kenya'da, Gana, Nijerya, Myanmar ve Papua'da da durum benzerdi.
Hiçbirisi kurtuluş ifadesini kullanmadı. İngilizlerden kurtulmak, emperyalizmden kurtulmak demekti. Zira İngilizler, çıktıkları bir karaya "işgal" değil "medeniyet" getiriyordu. İddiaları buydu. Öyleyse medeniyetten korkmak niye olsundu?
İngiltere, sömürge döneminde yalnızca toprakları değil tarih anlatısını, eğitim sistemini ve kullanılan kavramları da şekillendirmeye çalıştı. Bu nedenle sömürgecilik sonrası birçok ülkede tarih yazımı ve eğitim dili uzun yıllar tartışma konusu oldu
Ancak Türkiye'nin durumu birçok örnekten farklıdır
Türk Kurtuluş Savaşı, zaten bağımsız olan bir milletin işgalden, Sevr dayatmasından, kapitülasyonlardan ve emperyalist müdahaleden kurtuluşunu ifade eder. Bu nedenle "Kurtuluş Savaşı" kavramı tarihî bir tanımlamadır. Osmanlı'dan kurtuluş değil.
Zaten birçok kurumumuzun tarihî Osmanlı ile tarihlenir. Türk polis teşkilatı, Danıştay, Sayıştay hepsi Osmanlı tarihli. Kara kuvvetleri komutanlığı hariç çoğu kurumumuz Osmanlı ile tarihlenirken zaten ondan kurtulmak kelimesi kastedilmez. Bunu böyle anlayanlar aldıkları eğitimin hakkını vermemiştir bir defa
Kurtuluş Savaşı'nın yerine ikame edilmeye çalışılan "Millî Mücadele" ise bu dönemin tamamını kapsayan daha geniş bir kavram. Zira siyasi, diplomatik ve askerî süreci hep birlikte ifade eder. Dolayısıyla "Millî Mücadele" asla "Kurtuluş Savaşı"nın birebir karşılığı değildir.
Misal verelim ameliyat ile iyileşme de aynı şey değil mesela. Ameliyat, tedavi sürecinin önemli bir parçası ama iyileşme ise o sürecin sonucudur. Aynı şekilde "Millî Mücadele" sürecin adıdır, "Kurtuluş Savaşı" ise o mücadelenin işgalden kurtuluşla sonuçlanan tarihî mahiyetini ifade eder. Ameliyat kısmıdır. Birinin yerine diğerini koymak, sonucu süreçle değiştirmektir. Bu da İngilizlerin istediği şeydir.
Daha sonraki dönemlerde ise İngiliz yönetiminin negatif yönlerine ek olarak pozitif yani olumlu yönleri de eklenmiştir. Yavaş yavaş, şırınga edilmiştir.
Önce, İngilizler kolonyal yönetim, ekonomik sömürü sistemi ve kaynak transferi (wealth drain) üzerinden anlatılırken sonrasında ders kitaplarına İngiliz dönemi tek yönlü değil, iki yönlü bir anlatıyla verilmiştir.
Bir tarafta demiryolları, modern bürokrasi, hukuk sistemi ve İngilizce eğitim gibi modernleşme unsurları da eklenmiştir... ama hintlilere arada uyanmasınlar diye yine diğer tarafta ağır vergiler, kıtlıklar ve yerel üretimin çöküşü gibi sömürü boyutu anlatılır sadece ortalarda İngiliz yönetiminin iyi yanları da aktarılır.
Yani şeytan kötüdür şöyle böyledir diye anlatıyorsun ama arada "Allah'ı çok sevdi ve ona aşıktı o yüzden mazur görülebilir" diyorsun ardından şeytanı kötüleyerek bitiriyorsun ki dinleyenler "bir dakka lan neler oluyor?" Demesin
Yani İngilizler ne tamamen iyi ne tamamen kötü olarak değil, modernleştirirken aynı zamanda sömüren bir güç olarak anlatılmıştı.
Bir millet işgale uğradığında verdiği savaş yalnızca bir mücadele değil, aynı zamanda bir kurtuluş savaşıdır arkadaşlar. Türkiye'de bu kavramın yüz yılı aşkın süredir yerleşmiş olması tesadüf değil milli bir kasıttır.
Bu tür ifadeler ve kavramlarda, milletlerin kuruluş hafızasına ilişkin tarihî yatar. Bu kavramlara savaş açmak pek masum birer kasıt değildir.
Dil bariyeri açılınca Brezilyalıların Norveç maçı tepkilerini görmek muazzam. Bize benzeyen yorumlardan birisi de bu kişinin siyasi yorumu. Brezilya, 2006’da Atlantik Okyanusu’nda, kalın bir tuz tabakasının altında dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birini bulmuş. Dönemin hükümeti Brezilya'nın geleceği kurtuldu, bu parayla eğitim sağlık şahlanacak diye açıklamalar yapmış. Sonrasında bu petrol gelirleri ve devlet şirketi Petrobras, Brezilya tarihinin en büyük yolsuzluk skandalına (Lava Jato) karışmış. Milyarlarca dolar siyasetçilere, gizli ödeneklere aktarılmış; Abreu e Lima gibi devasa rafinerilerin maliyetleri milyarlarca dolar şişirilerek para hortumlanmış. Norveç’le karşılaştırmasının sebebi, Norveç 1960'larda petrol bulduğunda bu parayı hemen harcayıp ekonomiyi şişirmek yerine, gelecekte petrol bittiğinde torunları refah içinde yaşasın diye Norveç Petrol Fonu" (Government Pension Fund Global) kurmuş. Bugün gerçekten de yaklaşık 1,6 - 1,7 trilyon dolar büyüklüğe sahip ve dünyadaki tüm borsaların toplam hisselerinin kabaca %1,5'ini tek başına elinde tutan. dünyanın en iyi yönetilen fonlarından biriymiş. Özetle sahada futbolcularımız Norveç'e yenilebilir, bu dert değil. Ama petrol gibi bir zenginliği bulup, elin 5,5 milyonluk ülkesi torunlarına trilyon dolarlık miras bırakırken; bizim siyasetçilerimiz bu zenginliği yolsuzlukla yedi. Bizim asıl ezildiğimiz yer futbol sahası değil, devlet yönetme ahlakıdır”.
Avrupalı mantığı;
*Makedon İmp: Çok etnikli olsa da kurucuları ve iskeleti Yunandı o sebeple Yunanlıdır.
*Roma İmp: Çok etnikli olsa da kurucuları Latindir bu sebeple Latindir.
*Hun, Osmanlı, Selçuklu, Göktürk: kurucuları Türk ama çok etnikliydi onlara Türk denilemez😭😭😭
lise 3, yılmaz erdoğan haybeden gerçek üstü aşk. memeli bir tiradı vardı hafif edepsiz, bizim çok edepli ganimet diye bir edebiyat hocamız vardı kalın gözlüklü. oynamamı yasak etti ama... oyunun da en komik yerleri. tüm sahneler geçti, finalden önce ekiple konuştum.
FUTBOL FEDERASYONU BAŞKANLIĞINA ADAYIM
TFF’nin 2025-26 bütçesi 8 milyar 525 milyon lira; yani yaklaşık 180 milyon dolar. Kurumda 400’ün üzerinde personel görev yapıyor. Süper Lig, yayın gelirinde Avrupa’nın beşinci, futbolcu varlığı bakımından altıncı büyük turnuvası konumunda. Böylesi dev bir ekonomiye rağmen, ne bu büyüklüğe yakışan sürdürülebilir sportif başarı var ortada, ne de Türk futbolunu geleceğe taşıyacak tutarlı bir vizyon.
Ben bu tabloyu değiştirmek için TFF başkanlığına adayım. Bilimi ve inovasyonu merkeze alan bir anlayışla Türk futbolunu 3 yılda hak etiği yere taşıyacağıma inanıyorum.
2024’te de açıkça yazmıştım, TFF başkanlığına adayım. Daha doğrusu “TFF başkanlığına aday adayıyım”. Bugün TFF başkanlığına aday olmanız için önce 5 kulübün onayını, kongre günü adaylığınızın kesinleşmesi için 64 delegenin imzasını toplamanız gerekiyor. Zaten toplam 320 delege var. Bunların 126 tanesi Süper Lig, 38 tanesi 1.Lig kulübü yöneticileri. Takdir edersiniz ki delege sayısı bu kadar az olunca, siyasi angajmanı bulunmayan benim gibi Atatürkçü sade bir vatandaşın 64 imza toplayıp aday olması mümkün değil.
Eğer bir gün yetki bende olursa değiştireceğim ilk şey şu: TFF kongresindeki delege sayısını 10 bine çıkaracağım. Eski-yeni tüm milli futbolcuları, Süper Lig’de görev yapmış tüm teknik adamları, hakemleri, futbol ailesinin her kategorisinden belli sayıda temsilciyi, gazeteciyi, doktoru, gözlemciyi (elbette uygun oranda) delege yapacağım. Yeni bir TFF seçim modeli yaratacağım. Şu anda Türk futbolunun patronunu seçen 320 delegenin sadece 5’i futbolcu, 4’ü teknik direktör, 4’ü hakem! Geri kalan 300 küsuru inşaatçı, ayakkabıcı, ihaleci, şucu-bucu! Bir teknik direktörseniz, TFF delegesi olmanız için A milli takımı çalıştırmanız gerekiyor şu anda. Hakemseniz Şampiyonlar Ligi’nde maç yönetmiş olmanız gerekiyor. Ama bir ikinci lig kulübü başkanıysanız delegesiniz otomatikman. Futbolun kaderini sahanın içindekilerin, sporcuların, antrenörlerin, hakemlerin belirlememesi tuhaf değil mi sizce de?
TFF Başkanı olduğumda değiştireceğim onlarca şey var aslında. Ancak en hayati gördüğüm 10 tane başlığı paylaşıyorum izninizle.
Ben tersini düşünenlerdenim;
Tahrip etmemek kaydışartıyla İstanbul'un halen "yaşıyor" olması onu özel kılıyor.
Çoğu Avrupa şehri gibi mumyalanıp, müzeye kaldırılmamış;
1000 yıl önce pazar kurulan yerde halen pazar kuruluyor!
Güzel Burdur'umuzun yeşil komşusu Denizli ilimizden şahane bir türkü vardır, resmen sahnelenmiş:
"Karanfil dallanır mı?
Top zülüf sallanır mı?
Kendi gelen güzeli
Sarmadan yollanır mı?"