Gün ağırdı.
Işık dağın yüzüne vurduğunda
taşlar birer birer ısındı.
Ben dağın gölgesine oturdum,
elimde hiçbir kalem,
dilimde hiçbir kelime yoktu.
“Bana bir şey öğret,” dedim sessizce.
Dağ susmaya devam etti.
Rüzgâr geçti,
kuşlar döndü,
ama cevap gelmedi.
Bir süre sonra anladım —
dağ bana bakmıyordu,
beni dinliyordu.
Ben konuşmadım,
içim konuştu.
“Yoruldum,” dedim,
“taş gibi olmak istiyorum.”
Dağ o zaman hareket etti;
sessizce bir taş yuvarlandı önümden.
Durduğunda çatlamıştı,
ama içi parlıyordu.
“Bak,” dedi dağ,
“taş da yorulur,
ama çatlayınca ışık çıkar.”
Gözlerim doldu,
kalbim ağırlaştı,
ve o anda hissettim:
Dağın dersi dayanmak değilmiş,
direnerek güzelleşmekmiş.
Rüzgâr geri döndü,
saçlarımı okşadı,
sanki “anladın mı?” diye sordu.
Başımı eğdim,
ellerimi toprağa bastım:
“Evet,” dedim,
“artık taş gibi değilim,
taşın kalbi gibiyim.”
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
Yeni Yılın Eşiğinde: Kürtler Hâlâ Ayakta
Yeni bir yıla giriyoruz.
Takvim değişiyor ama Ortadoğu’da Kürtlerin kaderi hâlâ aynı soruyla sınanıyor:
Boyun mu eğeceksin, direnecek misin?
Rojava’da bir halk, dünyanın gözü önünde sadece toprağını değil, insan olma hakkını savunuyor.
Kadınlar ön safta.
Gençler barikatta.
Çocuklar daha büyümeden tarihle yüz yüze.
Bu bir “kriz” değil.
Bu, yüzyıllardır süren inkârın, imhanın ve yok saymanın karşısında ısrarla ayakta kalma hâlidir.
Ve bu direniş bir anda doğmadı.
Bu duruşun bir fikri, bir hafızası, bir adı var.
Önder Apo, onlarca yıldır bu halkın önüne tek bir cümle koydu:
“Teslimiyet yaşam değildir.”
Bugün Rojava’da kurulan irade;
kadın özgürlüğünü merkeze alan, halkların birlikte yaşamını savunan, devletsiz ama örgütlü bir hayatı mümkün gören çizgi,
tesadüf değildir.
Bu, düşünceyle örülmüş bir direniştir.
Yeni yılda yine masalar kurulacak.
Haritalar çizilecek.
Büyük devletler büyük laflar edecek.
Ama artık bilinmeli:
Kürtler başkalarının planlarında bir dipnot değildir.
Ne pazarlık malzemesidir,
ne de susturulacak bir kalabalık.
Rojava sadece bir coğrafya değildir.
Rojava, “başka bir hayat mümkündür” diyenlerin adıdır.
Kadının özne olduğu, halkın söz sahibi olduğu, boyun eğmenin reddedildiği bir iddiadır.
Ortadoğu’da Kürtler hâlâ bedel ödüyor.
Çünkü hâlâ diz çökmüyor.
Çünkü hâlâ Önderliğin işaret ettiği gibi,
onurlu yaşamı, güvenli esarete tercih ediyor.
Yeni yıl, Kürtler için bir “umut temennisi” değildir.
Yeni yıl,
direnişin devamıdır.
Deriyê Gabar…
Bir dağın giriş kapısı değil sadece,
Kürt halkının yüreği,
Kürdistan devrimin ilk nefesidir.
Buradan giren,
geri dönmeyi düşünmez.
Çünkü bu eşikten geçen,
artık başka bir hayata doğar.
Gabar’ın girişinde
hiçbir tabela yoktur
ama
her taş, her kaya
şunu fısıldar gelenlere:
“Hazır mısın?”
İşte orada
Heval Gulbahar ilk şiirini yazdı.
Mürekkebi yoktu.
Kalemi yoktu.
Ama yürüyüşü,
Kürtün şiiriydi.
Serdem, orada ilk defa
bir kuşun kanadına selam verdi.
Gözlerini kapattı,
bir çocuk gibi yemin etti dağa.
Heval Rozerin,
bir gece vakti,
elini toprağa koyup şöyle dedi:
“Ben bu toprağa düşersem,
yeniden bu dağdan kalkacağım.”
Deriyê Gabar,
ne sadece bir geçit,
ne de yalnızca bir yol…
Orası,
kimin neye inandığını sınayan yer.
Orası,
bizi bize soran yer.
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
Uyanan Türkü
Uyandım Heval…
Gece gitti,
Ama içimde kalan o türkü
hala söylüyor seni…
Omzumda silah,
Ama göğsümde
bir sevdanın sıcaklığı…
Ben bu savaşa
nefretle değil,
sevgiyle çıktım.
Çünkü seni
bir halk gibi sevdim,
ve o halkı
bir kadın gibi korudum.
Türküme adını katmadım,
Ama her ezgide
senin izlerin yürüdü.
Dicle’ye baktım:
Suyunda senin sesin vardı.
Cudi’ye döndüm:
Taşında senin sabrın…
Ve ben bu türküyü
göğe değil,
toprağa söyledim.
Çünkü biliyorum:
En çok toprak dinler gerillayı.
En çok memleket anlar sevdalıyı.
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
Kar, sis, fırtına, tipi…
Ve hâlâ ayakta duran bir şehir: Kobané…
Burada “normalleşme” yok.
Burada inkâra karşı direnen bir halk ve direnişi taşıyan komutanlar var.
Bu ayrılık benim kaderimse,
kabul ediyorum.
Ama bil ki:
kader bile benden bu kadar acı yazamazdı.
Dün gibi aklımda:
Birlikte yürüdüğümüz patikalar,
gözlerindeki o direniş,
gülüşündeki o küçük ışık…
Şimdi hepsi,
soğuyan bir akşam rüzgârı gibi yüzüme çarpıyor.
Kim bilir…
belki de herkes bir sonbaharı taşır içinde.
Benimkisi biraz fazla sarı,
biraz fazla suskun,
biraz fazla sensin heval.
Yine de yürümeliyim.
Çünkü sen bana hep,
“Düşsen bile kalk, çünkü özgürlük beklemez,”
derdın.
Ben de kalkıyorum işte…
ama içimde bir yer hep sonbahar kalıyor.
Ve biliyorum,
her ayrılık bir elvada değil,
bazen sadece daha fazla acıya hazırlıktır.
Bugün kendi kendime şunu fısıldadım:
“Her sonbahar beni öldürmez heval…
ama her seferinde biraz daha eksiltir.”
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
Feti Yıldız konuşuyor; anayasa, ruhu inkâr.
“İlk 4 madde, 42 ve 66 kırmızı çizgimiz” demek şudur:
➡️ İnkâr kırmızı çizgidir.
➡️ Ana dil yasak, kimlik mecburidir.
42.madde: Ana dili yasaklayan bir eğitim rejimi.
43.madde: Vatandaşlığı tek kimliğe bağlayan bir tanım.
Bu, hukuk değil; asimilasyon anayasasıdır.
Bu, birlik değil; zorla benzetmedir.
Kürtlerin dili “öğretilmez” diye yazılıyken,
“herkes Türk’tür” diye dayatılıyorken
buna demokrasi demek ya cehalettir ya da bilinçli inkâr.
Soruyu net koyalım:
Dil yasakken hangi eşitlikten, kimlik inkârken hangi kardeşlikten, yurttaşlıktan söz ediyorsunuz?
Bu çizgi kırmızıdır evet—
ama halklar için değil, inkâr için.
Kürdistan’da çocuklar uyansın diye…
Bir sabah düşledim Heval…
Ne silah vardı,
Ne kurşun sesi…
Sadece
çocukların kahkahasıyla uyanan bir Kürdistan.
Tarlada anneler,
sokakta babalar,
Ve hiçbir evde
“geri dönmedi” cümlesi yoktu.
Radyodan
ne ölüm haberi,
ne tutuklama sesi…
Sadece
bir halkın kendi dilinde söylediği bir türkü…
Ben o sabahı düşledim.
Ve şimdi
o sabaha yürüyen adımların içindeyim.
Çünkü ben Memleket’im.
Bir halkın geleceğini
bir avuç toprağa değil,
bir avuç sevdaya yazmaya yeminliyim.
Ve bil ki Heval…
Sen dönmesen de
o düş gerçekleşince
ilk seni hatırlayacağım.
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
Dağlar sararıyor, ama ben hâlâ yeşilim senle
Sonbahar geldi heval…
Dağlar sarıya büründü,
Patikalar sessizleşti.
Rüzgâr,
yoldaşlarımızın adını fısıldıyor taşlara.
Bir çınar vardı tepenin yamacında…
Yaprak döküyor şimdi,
Ama hâlâ dimdik…
Çünkü o da biliyor:
Kökü dağdaysa,
korkusu olmaz mevsimden.
Ben de öyleyim Heval…
Yoldaşlar gitti,
adları düşlere düştü…
Ama ben hâlâ
onların bastığı taşlara basıyorum.
Aynı sevdayla,
aynı yeminle.
Bir yaprak düştü bugün önüme.
Aldım elime,
baktım…
Üzerinde bir kıvrım,
bir damar…
Ve sanki o damar
sana çıkan bir yol gibiydi.
Ben yürüdüm Heval…
Yaprakların üzerinden geçtim,
ama hatıraların altından geçemedim.
Sen hâlâ oradaydın.
Sararmış bir sessizlik gibi,
ama içimi hâlâ yeşerten bir varlık gibi…
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
Yattığın yer dağ değil,
Yüreğim Heval…
Toprak seni aldı,
Ama ben vermedim.
Her adımda
Üstünden geçer gibi değil,
Yanına varır gibi yürürüm.
Bir taş bulsam,
Elimi koyarım üstüne,
Sanki omzunmuş gibi…
Kimse bilmez,
Ama ben her gece
Sana “uyku” demem.
Çünkü sen düşmedin,
Sadece
memleketin göğsüne uzandın.
#𝒜𝒽𝓂𝑒𝓉𝒜ğaç
İtaat Kültürü ile Reber Apo’nun Demokratik Toplum Liderliği
Bu görüntüler bir zihniyeti gösteriyor.
Reber Apo’nun liderliği ise bir karşı-zihniyettir.
1) Merkez
Burada: Merkez liderdir; hayat yukarıdan aşağı kurulur.
Reber Apo’nun liderliğinde: Merkez toplumdur. Örgütlenme aşağıdan yukarıdır; liderlik toplumu ikame etmez, toplumu açığa çıkarır.
2) Duygu
Burada: Duygu tek tiptir; zorunlu coşku üretilir.
Reber Apo’da: Duygu çoğuldur. Acı, itiraz, sessizlik ve sevinç birlikte meşrudur. Bastırılan değil, anlamlandırılan duygu esastır.
3) Birey
Burada: Birey silinir, kalabalık kutsanır.
Reber Apo’da: Birey korunur. Toplum, bireyin ezilmesiyle değil, özgür bireylerin birliğiyle mümkündür.
4) İtaat – Sorumluluk
Burada: İtaat erdemdir.
Reber Apo’da: Sorumluluk erdemdir. Sorgulama ahlaki bir görevdir; kör itaat yozlaşmadır.
5) Hakikat
Burada: Hakikat yukarıdan ilan edilir.
Reber Apo’da: Hakikat birlikte aranır. Hiç kimse hakikatin tek sahibi değildir; hakikat kolektif bir yürüyüştür.
Değerli dostlar
Bugün burada bir araya gelmemizin sebebi sadece geçmişin acılarını anmak değil aynı zamanda geleceğe dair bir sorumluluğumuzu hatırlamaktır. Devrim bir halkın uyanışıdır bir milletin özgürlüğü için verdiği destandır. Bu yol kolay bir yol değildir. Ama bilmelisiniz ki gerçek özgürlük halkın kendi iradesini en yüksek sesle dile getirmesidir.
Ş. ATAKAN MAHİR
Ali Haydar Kaytan’ı dinlemek gerekir.
Çünkü burada süs yok, laf kalabalığı yok.
Din–iktidar–ticaret ilişkisini, kapitalizmin hangi kapıdan girdiğini açık açık anlatıyor.
Rahatsız ediyorsa doğrudur.
Hakikat, zaten rahatlatmaz.
#ÖzgürDüşünceler
Dağlarda bazı insanlar yılları yaşamaz; yılları yaşatır.
Seyit Evran öyleydi. Gazeteci olmakla yetinmedi, hakikatin tarafını tuttu. Yazıyla yürüdü, sözüyle direndi, bedeniyle ödedi. Konforu değil yükü seçti; suskunluğu değil tanıklığı. Dağ ona yalnız mekân olmadı; ahlâk oldu, ölçü oldu, sınav oldu.
Bir kaç saniyeye sığdırdığı hayatlar, bizim yıllarımıza yetmedi. Çünkü o, zaman biriktirmedi; anlam biriktirdi.
📌Özsavunma olmadan yaşam olmaz
◾️"Kadın için özsavunma su ve ekmek kadar gereklidir. Toplumda yaşayan bir kadın her şeyden önce erkek egemen zihniyetinin ne olduğunu ve kendini nasıl örgütlemesi gerektiğini bilmelidir."
https://t.co/0whtfBLy7k