@drgewran Kısaca süreç devşirme veya asimile olmamış orta yaş kürdleri asimile edip bugüne kadar kürd luk adına yapılan iyi herşeyi yok etmek.kurd illerinde hangi dil çok yaygın olduğunu biliniyor onun için apo onun müritlerine ne anlatsan boş. deve kuşu gibi ler
Diyelim ki 70 milyon Kürt sürecin arkasında durduk, hatta mezardan ölulerimizi de çıkarıp sürecin arkasına aldık... Sonra? Sonra ne kazaniyoruz? Söyler misiniz ne kazaniyoruz? Yahu süreç karşılığında belki Rojava'yı kurtarırlar dedik, ilk önce onu verdiler. Ne diyorsunuz siz?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve kurumsallaşma yıllarında, Kürdistan’da irili ufaklı yüz civarında isyan meydana gelmiştir. Niceliksel açıdan yoğun görünen bu hareketlilik, dönemin jeopolitik gerçekliği karşısında yapısal bir zafiyete sahiptir. İsyanların yaşandığı bu kritik dönemde Türk bürokratik ve askeri elitleri; askeri ve siyasi merkezileşmeyi sağlamış, bir devlet mekanizması inşa etmiş ve en önemlisi de bunu uluslararası hukuk zemininde tescil ettirmiştir. Bütün bunlar olurken Kürtler, İstanbul ya da Ankara hükümeti farketmeksizin Türklerle birlikte hareket etmiş, uluslararası güçlerin özellikle Osmanlı dağıtılırken ihtiyaç duydukları rolü ve Kürtlerin kendi devletlerini kurma fırsatını görmezden gelmişlerdir. Hatta Paris Barış Konferansı’ndaki delegeleri Kürt Şerif Paşa’yı temsilcilikten azletmeleriyle bu şansı yüzyıldan fazla bir süre için kaybetmişlerdir.
Özellikle 1923 Lozan Barış Antlaşması, yeni devletin sınırlarını ve egemenliğini küresel ölçekte meşrulaştırarak Türkiye’ye Kürtler gibi sorun yaratabilecek iç tehditleri bertaraf edecek, diplomatik ve askeri bir dokunulmazlık alanı sağlamıştır. Ardından gelen 1926 Ankara Antlaşması ise Musul meselesini neticelendirerek, bölgedeki sınır güvenliğini tahkim etmiş ve Kürtlerin uluslararası güçler ile muhtemel ilişkisini büyük ölçüde daraltmıştır. Dolayısıyla Ankara yönetimi, isyanlar karşısına uluslararası güvencelere sahip, finansal ve askeri lojistiğini tek merkezden yönetebilen organize bir güç olarak çıkmıştır. İngilizler ve Ruslar da politikaları gereği böyle bir gücün varlığını bir noktadan sonra gerekli görmüşler ve Türkiye’yi tampon bir bölge olarak konumlandırmışlardır.
Buna karşın Kürt isyanları; makro düzeyde bir stratejik vizyondan yoksun, taktiksel olarak zayıf planlanmış, merkezi bir komuta kademesi ve lojistik ağ kuramamış bölgesel karakterli kalkışmalardır.
Hiçbir isyan geniş bir coğrafyaya ulaşamamış, toprak kazanma, elde etme ve idare etme rüştüne ulaşamamıştır. Bu başkaldırıların en hayati handikapı ise uluslararası sistemik destekten mahrum kalmaları ve böyle bir düzenin dışında olmalarıdır. Hatta dönemin küresel statükosu, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından sınırların yeniden çizildiği, istikrarsızlığın maliyetli olduğu ve yeni bir bölgesel savaş riskinin göze alınamayacağı bir paradigma üzerine kuruludur. Dolayısıyla Kürtlerin bu geç kalmış isyanları, büyük güçlerin reelpolitik hesaplarında stratejik bir ortak olarak karşılık bulamayacaktır. (Bugün de benzer bir örnek Suriye-Rojava denkleminde yaşanmştır. Kuzeydeki Kürtler ise Türkiye'den yana konum belirlemiş, buna Güney Kürdistan'ı ve Doğu Kürdistan'ı da dahil etmeye çalışmaktadırlar).
Öte yandan, bu isyan dalgasının doğasını homojen kabul etmek yanıltıcıdır. Sürecin bir boyutu cemiyetler eliyle yürütülen örgütlü ama zayıf isyanlara dayanırken; diğer bir boyutu, Türk devletinin Kürdistan’da tam egemenlik kurma, vergilendirme, askere alma ve asayişi sağlama yönündeki kesin bastırma hamlelerine tepki olarak doğan yerel direnç odaklarıdır. Bu isyanların birçoğu özellikle Şeyh Said Hazretleri’nin idamı sonrası ortaya çıkan baskı, sürgün, silahlara el koyma gibi uygulamalara karşı yapılmıştır. Türklerin, 1800'lerin başından itibaren başlayan Kürdistan’daki en küçük yerel güç odaklarını dahi tasfiye etme yaklaşımı, bazen küçük kıvılcımların devlet refleksiyle büyütülerek kesin bir tasfiye harekatına dönüştürülmesini de beraberinde getirmiştir. Bazı isyanların devletin bilgisi dahilinde güçlendirildiği görülmektedir. Hatta Şeyh Said hadisesi bile Türklerin bir provakasyonu ile başlamak zorunda bırakılmıştır.
Muhtevası, ideolojik arka planı veya sosyolojik motivasyonu ne olursa olsun; tarihsel zamanlama açısından tüm bu isyanlar ne yazık ki geç kalmış hareketlerdir.
Ayestefenos Anlaşması (1878) ile açılan ve Birinci Dünya Savaşı'nın (1914-1922) ortaya çıkmasıyla derinleşen jeopolitik boşluk dönemi kapanmış, Paris Barış Konferansı (1919) ve San Remo Konferansı (1920) gibi dönüm noktalarıyla inşa edilen yeni dünya düzeni rasyonalize olmuş ve sınır hatları netleşmiştir. Bütün uluslararası güçlerin üzerinde uzlaştığı bir düzen ve harita ortaya çıkmış iken Kürtlerin kendi paylarını almayı 5 yıl sonra hatırlamaları beyhude bir çaba olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç itibariyle bu isyanlar, hedefledikleri siyasi kopuşu gerçekleştiremedikleri gibi; Ankara’ya iç güvenlik konseptini radikalleştirme, ordunun modernizasyonunu hızlandırma ve Takrir-i Sükun gibi olağanüstü rejim enstrümanlarıyla devlet otoritesini Kürdistan’ın en ücra köşesine kadar yayma imkanı sunan kaldıraçlara dönüşmüştür. Bugün de bir benzeri yaşanmıştır. Ve fakat Kürt siyasi eliti, kendisini, sanki bir önceki yüzyıl bütün bunlar yaşanmamış gibi yine ve yeniden Türk devleti ile bütünleşmeye, dünya sistemi yeniden oluşturulurken Türklerin gölgesinde kalmaya adamaktadır.
Türkiyeci Kürtler var ve bu biz Kürdistanlıların çözmesi gereken bir sorundur. Bu sorunun güncel gerekçeleri her ne olursa olsun sebebi işgale uğramış olmaktır. Türkiyeci Kürtler, tıpkı Türkleşmiş Kürtler gibi işgale uğramış olmanın mağdurudurlar. Mağduriyetin kimlik edinilmesi ya da bunun artık bilinçli bir tercih olması tecavüze uğradıkları gerçeğini değiştirmiyor.
Kültürel hak bile istemiyoruz, Kürdistan'ı çöpe attık, anadil yetersiz, sosyoloji çöplük, milliyetçiler ilkel, önceki seroklar judenrant falan filan dememişler miydi?
Karşılık diye ne istiyorlarmış?
Bir fikir, kamusal işleri ilgilendiren kararları etkilemeye, denetlemeye veya yönlendirmeye çalıştığı andan itibaren politik bir şeydir. Bu yüzden Kürdistan’ın çiçeği ve böceğini düşünmek bile kendi başına politik bir eylemdir. Kürdistan’da düşünmek politiktir ve onu ifade etmek gerekliyken düşünceyi engellemek ise kötülüktür. Fakat diğer taraftan kamusal alanı yönlendirmek sanatçıların üstüne vazife değildir. Bunu yapanların çokluğu bu konudaki kanaatimizi çarpıtsa da sanatçının aslında böyle bir işlevi yoktur. Bir marangozun marangoz olarak bir düşüncenin piyasalardaki hâkimiyetine katkısı ne ise bir müzik sanatçısının da odur. Bir marangoz bir düşüncenin korunması için sopa üretebileceği gibi bir müzisyen de propagandif müzik üretebilir. Bu sanatçıların fikirlerini beyan etmesi onların kendilerine değil temelde bizim düşünce dünyamıza yaptıkları katkılardır. İhtiyaç duyan alır, duymayan ise es geçer.
Dijital çağın zorbaları artık toprağı, üstündekileri ve iradelerini bir kişinin, bir zümrenin malı olarak görenler değil bireyleri belli bir düşüncenin malı veya kendi öfkelerinin hedefi olarak görenlerdir.
Dergah Tartışmları'nın yeni bölümü yayında.
HEGEL - Devletsiz Kürt Tarihdışı mı?
Dinlemek için: https://t.co/gg91mqlldu
Destek olmak için RT etmeyi unutmayın.
Sazını kafasında kırdıkları Şivan Perwer’e bir zamanlar Apocular “Şivan Parawer” diyordu. Aynı düzeysizlik şimdi Mem Ararat’a “Mem Pararat” diyor. Şivan’ın açıklamasını dinledim. Oysa aynı şebeke onun da eserlerine el koymuştu. Yıllarca Şivan bunun mücadelesini verdi. Sonra hayırsever bir Kürt işadamı, rica-minnet-tehdit derken o kan emicilerden yüksek bir bedel ödeyerek eserlerin tümünü satın alıp Şivan’a hediye etti.
Yıllarca aynı sorundan muzdarip olan, aynı lince maruz kalan, aynı engellemelere takılan, aynı hakareti yiyen Şivan, açıklamasında zulme karşı dik durmak bir yana, kendisinden sonraki kuşağa zulme rıza göstermeyi öğütlüyor. Halkına yol gösterdiği için adı Şivan olan bir ozan, bu anlamı unutup ismini “Çoban” sanarak sanatçılara koyun olmalarını tavsiye ediyor. En hafif tabirle bu utanılacak bir şeydir. Belki içinde sanatçı kıskançlığı da vardır; bilemiyorum. Ama bu durum Şivan ile de sınırlı değildir.
Gelinen noktada çelişkiyi çözmesi beklenen tartışma zemini, küçüğüyle büyüğüyle sanatçıların güce biat tazelediği bir seremoniye dönüşürken bize yalnızca bir şeyi hatırlatıyor: özgürlük herkesin hakkı değildir. Sanatçılarının bile köleleşmeye boyun eğdiği, iktidara yaltaklandığı, emek sömürüsünü basit bir al-ver işine indirgediği ve hak aramayı huzursuzluğun kaynağı olarak gördüğü bir yerden özgürlük çıkmaz. Çıkmamalıdır da.
Şivan Perwer’in dediği gibi “Ya star, ya hawar!” diyesim var ama oradan Şivan’ın kendisi kendisine sesleniyor: “hozan im hozan!”
@sivanperwer_1@ararattmem
Mem Ararat haksızdır diyenler HODRİ MEYDAN!
Eğer dürüstseniz, gelin ömür boyu bütün maaşınızı, bütün mal-mülkünüzü, bütün gelirinizi, bütün mirasınızı KOM Müzik yönetimindeki Erdal Avcı gibi Türk solundan gelenlere hediye edin.
Kürt müzisyenlerinin gaspettikleri bu paralarla kendilerine arabalar alsınlar, topraklar alsınlar, yatlar alsınlar, binalar satın alsınlar, ailelerinin zimmetine milyon dolarlar geçirsinler, tıpkı bütün Kürt müzisyenlerine yaptıkları gibi. Bunlar gözünüzün önünde olsun.
Sonra da kalkın deyin ki:
“Ah ne güzel! Biz şehit verdik, bedel ödedik. Paramızı alıp zimmetlerine geçiriyorlar, çalıyorlar, ne kadar güzel! İşte ideolojik duruş budur, işte partiyi desteklemek budur.”
Bunu yapın, alkışlayın. Söz veriyorum: O zaman size hak vereceğiz.
Mem Ararat’a yapılmasını istediğinizi kendiniz yapın.
Söz veriyorum: O zaman dürüst olduğunuza inanacağız.
Siyahlar beyazlarla eşit olabilir; ancak artık Siyah olamazlar
Amerika’daki siyahi özgürleşme hareketinin en önemli kavramsallaştırmaları şüphesiz Malcolm X’e aittir. Bu konudaki birçok ihtiranın (yani neolojizmin) Malcolm’dan çıkması, beyazların kavram dünyasına sığınmadan, onların bakış açısı yerine siyahların sorunlarını anlamayı öznel deneyimine dayandırmasında yatıyor.
Siyahların ilk modern örgütlerinden birinin adı Renkli İnsanların Gelişmesi İçin Ulusal Birlik’tir (National Association for the Advancement of Colored People). Renkli İnsan’dan kasıt elbette siyah ve tonlarına sahip insanlardı. Oysa beyazlar, sarışınlar ve kızıllar da renkliydi. Hatta siyahın bir renk olup olmadığı tartışmalıdır. Tüm renkler ışığı yansıtırken siyah ışığı emen pigmentlere sahiptir ve bu yüzden farklıdır. İşte o “Renkli” tabiri beyazların zihnine aitti ve siyahları aşağılamak için kullanılıyordu. Siyahların kullanacağı tuvalet ve lavabolardan park ve bahçelere, otobüs bekleyecekleri salondan otobüste oturabilecekleri koltuklara kadar tüm alanların tabelalarında “Colored” yazılıyordu.
Modern anlamda siyah özgürlük hareketinin ilk liderlerinden biri olan Marcus Garvey, renginden onur duyan yeni bir siyah insan yaratma idealine sahipti. Ne var ki kurduğu gazetenin ismi Negro World’tü. Negro, İspanyolca’da siyah demekti ve Nigger / Nigga gibi biçimleriyle beraber beyazlar tarafından siyahları aşağılamak ve aşağı bir sınıf olarak tanımlamak için, köle kelimesi anlamında kullanılıyordu.
1875’te Tennessee’de kabul edilen Jim Crow Yasaları ile birlikte tüm Güney eyaletlerinde trenlerde ırk ayırımı uygulaması başlamıştı. Okullar, oteller, tiyatrolar, kütüphaneler ve hatta asansör ve kiliselerde dahi bu yasa uygulanıyordu. Jim Crow, bir İngiliz komedyenin yarattığı bir karakterdi ve ilkel, gerizekalı, her türlü aşağılanmaya maruz bırakılan bir zenci tiplemesiydi ve yasalar ismini ondan alıyordu.
1950’lerde de beyazlar ile siyahlar otobüslere ayrı kapılardan biniyor ve ayrı koltuklarda oturuyorlardı. Rosa Parks bir gün Montgomery’de otobüse bindi. O otobüste bir beyaz, beyazlara ayrılan yerde yer kalmayınca, yasal hakkına dayanarak siyahîlere ait bölümde oturmakta olan Rosa Parks’tan koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istedi. Şoför de kalkması için uyardı ama Parks yerinden kalkmadı. Bunun üzerine tutuklandı ve hapse girdi.
Bu olay Yurttaş Hakları Hareketi için dönüm noktalarından biridir. Martin Luther King’in liderliğiyle bilinen hareket pasifist bir siyah hareketiydi ve temelde Protestan Hıristiyan bir karakter taşıyordu. İsimlerinin de net bir şekilde ortaya koyduğu gibi siyahların da ABD yurttaşı olduğunu ve yasalar önünde eşit olmaları gerektiği savunusuna dayanıyorlardı. Bu anlamıyla sisteme eklemlenmek, mevcut yapıdan dışlanmamak ve kabul edilmek istiyorlardı. Irk ayrımcılığının kanun dışı sayılmasını sağlamak temel hedefleriydi.
Diğer siyah örgütleri King’in köleliğin başka bir biçimine razı olduğunu düşünüyorlar ve King’i Washington Yürüyüşü sırasında John F. Kenedy’nin yürüyüşün muhtevasını değiştirmesine dair baskısını kabul etmekle suçluyorlardı. Neticede yürüyüş bir siyah hakları yürüyüşünden “iş ve özgürlük” yürüyüşüne dönüşmüş ve daha önce programda olmayan asgari saatlik ücretin 2 dolara çıkarılmasına dair bir taleple gündem olmuştu.
Malcolm X, buna şiddetle karşı çıkıyor sivil haklar talebine liderlik edenlerin, aslında Siyahi bir devrime ihtiyaç varken şiddet içermeyen bir Zenci devrime öncülük ettiğini söylüyordu. Malcolm X onlar ve kendisi arasında büyük bir farka işaret ediyordu. Onlar Hıristiyan felsefesi olan ve köleliği siyahilerin zihninde meşru hale getiren “düşmanını sev”i benimserken kendisinin zulme karşı bir sevgi ve saygısının olmadığını deklare ediyordu. Malcolm, onlara profesyonel dilenci diyor ve King’e “Yüzyılımızın Tom Amca’sı” diyordu.
Tom Amca’nın Kulübesi, Harriet Beecher Stowe’un 1852’de yazdığı ve köleliğin Amerika’nın güneyinde yarattığı kişisel trajedilerden kesitler sunan bir romandı. Kitapta ciddi bir sistem eleştirisi yapılmasına rağmen diğer taraftan yazarın mesajı ırkçı söylemin basit bir tekrarıydı. Roman, bir yandan köleliği detaylı bir şekilde tasvir ederken bir yandan da Hıristiyan sevgi anlayışının, insanları köleleştirmek gibi onur kırıcı bir düzeni yenebileceğini belirtiyordu. Romanın ana kahramanı Tom Amca da işine bağlı, zor şartlarda yaşayan ve her halükarda beyaz efendilerine sadık bir köleydi. Malcolm X’in “ev kölesi” olarak kavramsallaştırdığı tipe uyuyordu ve evin köpeği gibi bir kulübede yaşamasına rağmen beyazların evine, “evimiz” diyordu. King de durmadan Amerika’ya “devletimiz” diyordu.
Yurttaş Hakları Hareketi ırkçılığa karşı mücadele verirken Malcolm siyahların beyazlardan tamamıyla ayrılması gerektiğini yoksa köleliğin sürekli şartlarını yenileyerek devam edeceğini savunuyordu. Nitekim de öyle oldu. Malcolm, gerçek bir çözüm için siyahların Amerika’da ayrı bir ülke oluşturması ve Afrika’ya geri dönmesini öneriyordu. Yani o, bu anlamıyla halkının Mısır’da kalarak şartlarının iyileştirilmesini değil bir ülkeye sahip olmasını savunan Musa’nın siyahi halidir. Ayrışmayı o kadar derin kurgulamıştı ki bunun zihinsel ve dinsel taraflarını da ziyadesiyle vurguluyordu.
Her ne kadar İslamcıların çarpıtması sebebiyle anlaşılamasa da Malcolm, İslam’ı uhrevi bir kurtuluş ya da uyulduğunda huzur verecek bir dinden öte, beyaz adamın sisteminin dışına çıkmak üzere bir tercih olarak görüyordu. Bu anlamıyla İrlanda’yı bize hatırlatır. Katolik olan Güney İrlandalılar Protestan olan İngilizlerden bağımsızlığını alırken Protestan olan Kuzey İrlandalılar ise İngiliz egemenliğinde kalmaya devam etmişlerdir..
Aslında bu fenomenolojik temellendirme, o ve diğerleri arasında kalın bir çizgi çeker. Bu yüzden en baştan beri “renkli” veya “siyah” ifadeleri yerine daha çok, tarihte ilk kez kullanılan “Afroamerikan” kelimesini üretir.
Martin Luther King ünlü söylevinde “Bir gün, dört çocuğumun da derilerinin rengi ile değil de kişilikleri ile yargılanacağı bir ülkede yaşayacaklarına dair bir hayalim var” der. Malcolm ise “Kimsin sen?” diye başladığı konuşmasında siyahilere “Bilmiyorsun! Bana “zenci” deme! Bu o değil. Beyaz adam sana sen zencisin demeden evvel kimdin? Ve neredeydin? Ve neye sahiptin? Neyin vardı? Hangi dili konuşuyordun önceden? Senin adın neydi? Smith ya da Jhones, Burch veya Powel olamaz. İsmin değildi bunlar. Hangi dili konuşuyordun? Seni bu kadar cahil tutabilmek için sana neler yaptılar?” diye sorar.
Neticede siyah mücadelesinde iki ayrı ucu temsil eden Malcolm ve ardından King suikastla öldürüldüler ve fakat Amerika’da George Floyd meselesinde de görüldüğü üzere siyahların sorunu bitmedi. Malcolm tam da bu yüzden şunu söylüyordu: “Biz siyahlar devrim yapacaktık ona içimizdeki zenciler engel oldu…”
Hatırlatmak fayda vardır; Amerika’da siyahların sorunu dört yüz yıldan bu yana vardır ve daha ne kadar süreceği belirsizdir. 1960’lardan sonra sorun bir “yurttaş hakları” meselesine indirgendi. Açıkça ifade etmek gerekir; siyahlar beyazlarla eşit olabilir ancak artık Siyah olamazlar.
Amerika’daki siyahların yaşadıkları bize bugün Kürdistan’ın kuzeyinin kaderine dair de bir şeyler söyler. Kürtlerin sorununa dair kendimize şunu sormalıyız: Bizim sorunumuz Türkiye’deki sivil haklar, demokratikleşme veya Türklerle eşitlenmeyle mi ilgilidir yoksa müstakil bir devletimizin olmayışıyla mı?
@ilketvcomtr Tilki vaaz verirken gözünüz kümeste olsun bunlar onlar hepsi bir olup kürdler için birşey yaptığını iddia ediyor lar ama hepsi kürdlerin kuyusunu kazıyor lar
A viral video from the Telada region of Rajasthan 🇮🇳 shows a girl sobbing after allegedly being gang-r*ped by a Hindutva mob, leaving her in critical condition. 💔
The world should see how Indians treat their women.