Kurallara uyanların mağdur olduğu bir yerde düzenin hükmü kalmaz.
Ana-babaların çocuklarını doyumsuz ve sorumsuz olarak yetiştirdiği bir yerde terbiyenin hükmü kalmaz.
Türkiye’den gençlerin %64’ü başka bir ülkeye yerleşmek istiyormuş.
Her yıl aynı aptal araştırma , her yıl aynı aptalca çıkarımlar.
Açıkça kandırılıyorsunuz. Araştırmanın SADECE Türkiye çıktılarını verince “Türkiye ne hale geldi, gençlerin umutlarını çaldınız” diye zırvalıyorsunuz. Bakın eklediğim görsellere.
Fransız ve İngiliz gençlerinin %72’si ülke dışında yaşamak istiyor, Korelilerin %75’i. Üstüne Koreli gençler, bizim bayıldığımız ülkelerini “cehennem” olarak görüyormuş.
Yeni fenomen bu artık bu. Yerlilik ve millilik yerine ülkenden, milletinden, ailenden, seni sen yapan her şeyden nefret et ve bizim ürünlerimizi satın al, mutlu ol!
Sosyal medya tüm dünya gençlerine “hayatınız berbat, bakın ne hayatlar var” diyor. Böyle demeli ki estetik yaptırasın, seyahat edesin, kıyafet alasın vb.
Aşırı tüketici olabilmen için durumundan memnun olmaman lazım. Kendini sevmemeli, bağlarının zayıf olması lazım.
Nuri Bilge Ceylan’ın şöyle bir şey demişti:
“Hayatımızdan memnun değilsek, nerede olursak olalım, başka bir yerde mutlu olabileceğimiz avuntusu bize iyi gelir.”
Durum aynen böyle. Sadece Türk gençleri değil, dünya gençleri de büyük bir saldırı altında.
Bu araştırmaları yapanlar, yayanlar, gençler için umutsuzluğu körükleyenler kendi kişisel, politik çıkarları için gençlere en çok zararı verenlerdir. Vesselam.
Eğer geçinemediğin için kaygılıysan, işyerinde mobbinge uğradığın için depresifsen ya da geleceksizlikten ötürü tükenmişsen. Ana akım terapi sana dönüp şunu der: "Dış dünyayı değiştiremezsin, sen buna verdiğin tepkiyi değiştirebilirsin."
İşte apolitikleştirmenin ilk ve en büyük darbesi burasıdır.
Sınıfsal Gerçeklik: Sorun bireysel değil ekonomi-politiktir.
(sömürü, güvencesizlik, eşitsizlik).
Terapi Söylemi: Sorun psikolojiktir (bilişsel çarpıtmalar, zayıf sınır yönetimi, çocukluk şemaları).
Böylece öfkenin yönelmesi gereken yer dışarısı (sistem) değil içerisi (bireyin kendisi) olur. Birey sistemi sorgulamak yerine kendi kusurlarını aramaya koyulur.
Düşünsenize önceki yüzyıllarda Müslümanlar bu muazzam görüntüyü bu şekilde görmedi. Evet ahir zamana denk geldik, çeldiricimiz çok ama teknoloji sayesinde çokluğumuzu, nizamımızı görüyoruz, bu da nimettir bana kalırsa.
“Sevmek, iki yalnızlığın birbirini karşılaması, selamlaması ve korumasıdır” der Rilke. Ben bunu “birbirine kıyı olmak” diye okur ve anlarım hep. Uçsuz bucaksız belirsizlikler, zorluklar, kaygılar denizinde birbirimize kıyı olmak… Sevmek ve sevgiyi yaşamak için elimizden gelenin en iyisi bu olsa gerek.
@talesamurai44 ekliyorum: saydıklarınız arasından tek akıl/irade verileni insan. dolayısıyla insanın sınavı tam olarak bu. diğer bütün varlıklar yapması gerekeni tam bir şekilde yaparken insan için bu karar kendisine bırakılmıştır. yani sınav: bozgunculuk yapmamak, kurallar dışına çıkmamak
Evren, galaksiler, yıldızlar, dağlar, bulutlar, atomlar hiç durmadan Tanrıyı tesbih eder
tesbih (se-ba-he); bu kelimenin sözlük anlamı "suda yüzmek, hızla akıp gitmek, bir yörüngede akmak" demektir.
Tesbih etmek; her türlü varlığın kendi yaratılış gayelerine (yörüngelerine) kusursuzca uymaları, işleyişlerindeki mükemmellik ile Yaratıcılarının kusursuzluğunu göstermeleridir.
İnsan tesbihi ise kendisine biçilmiş "doğru ve adil" yörüngede aksiyon alması, o yönde düşünmesi, o yönde çaba göstermesidir
Peki zikretmek ne demek;
Zikir kelimesi, ( ze-ke-ra) Sözlük anlamı itibarıyla "unutkanlığın ve gafletin zıddı" yani farkındalık anlamına gelir.
Ra'd Suresi, 28. Ayet:
"Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı zikretmekle (O'nun farkındalığıyla) huzur bulur."
Âl-i İmrân Suresi, 191. Ayet:
"Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler (farkında olurlar). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler..."
"Otomatik Pilottan Çık": Hayatı sadece doğmak, yemek, çalışmak ve ölmek gibi mekanik bir döngüde yaşama. Ne yaptığının, kiminle muhatap olduğunun, attığın adımın, ağzından çıkan sözün farkında ol. Ruhu alınmış ezber davranışlardan kurtul.
"Köklerini Unutma": Tıpkı bir ağacın toprağa bağlı olduğu gibi, sen de kaynağına bağlısın. Zikir, bu bağın farkında olmaktır.
Terapilerde çocuğun bir işe odaklanma süresi ölçülür ve düşükse hemen tanı konur.
Ama sınıfsal gerçek şudur: Evde sürekli ödenemeyen faturaların konuşulduğu televizyonun gürültüsünün geçim kaygısına karıştığı bir kaosun içinde büyüyen çocuk için dikkatini dağıtmak bir hayatta kalma refleksidir.
Zihin, acı veren ve kaygı doğuran gerçeklikten kaçmak için parçalanır. Psikiyatri bu 'hayatta kalma parçalanmasını' alıp sınıfsal kökeninden kopararak 'nörolojik arıza' diye dosyalar.
Carl Jung’un bu paragrafı çok iyi.
Başkalarını sevmek kolaydır; fakat kendin olan şeyi, yani kendini sevmek, sanki kızıl kızıl yanan bir demiri kucaklamak gibidir: seni yakar ve bu çok acı verir. Bu yüzden önce başkasını sevmek çoğu zaman bir kaçıştır; hepimizin umut ettiği bir kaçış. Ve bunu yapabildiğimizde bundan keyif alırız. Ama uzun vadede insan yine kendisine geri döner. Kendinden sonsuza kadar uzak kalamazsın; bir gün geri dönmek zorundasın. Ve o zaman şu deneyle yüzleşirsin: gerçekten sevebiliyor musun? Asıl soru budur—kendini sevebiliyor musun? İşte gerçek sınav da budur.
"Anhedoni" (Haz Alamama) mi, Yoksa Sınıfsal Yorgunluk mu?
En sevdiğin şeylerden bile keyif alamama hali...
Sınıfsal Gerçek: Bu bir "mutluluk hormonu" sorunu değildir. Haftanın 6 gününü başkalarının zenginliği için tüketen, akşam eve tükenmiş halde dönen bir insanın, kalan 3 saatinde "hadi mutlu ol" komutuyla neşelenememesi biyolojik bir arıza değil, ruhsal bir haysiyet tepkisidir. Sermaye senin enerjini artı-değer olarak çaldıktan sonra, sana kalan kırıntılarla mutlu olmanı beklemek arsızlıktır.
Sen keyif alamıyor değilsin senin keyif alacak vaktin, dermanın ve geleceğin sistem tarafından yağmalandı.
Adına "anhedoni" deyip geçiştirdikleri şey aslında Mark Fisher'ın o meşhur ifadesiyle "ruh sağlığının özelleştirilmesi" politikasının ta kendisidir. Yani sistemin işleyişi tam olarak şöyledir.Yağmala: Haftanın 5 ya da 6 günü, günün en verimli saatlerini, zihinsel ve bedensel enerjini artı-değer üretmek üzere senden acımasızca koparır. Tüket: Akşam eve pestili çıkmış halde dönen insana, "Bak burada dijital platformlar var, tüket ve eğlen" illüzyonunu sunar.
Suçla: Eğer o yorgunlukla ekrana boş boş bakıyor ve hiçbir şeyden keyif alamıyorsan, suçu sisteme değil, senin serotonin reseptörlerine atar. "Sen hastasın, hemen tıbbileşmeli ve bu çarkın dönmesi için acilen iyileşmelisiniz" der.
Oysa, organizma maruz kaldığı bu sistematik sömürüye ve yabancılaşmaya karşı sağlıklı bir direnç gösteriyor, adeta greve gidiyordur. Sermaye tarafından bizzat kurutulmuş bir yaşam alanında, çiçek açmıyor diye toprağı suçlamak ne kadar absürtse, dermanı vakti ve geleceği gasp edilmiş bir insanın "hadi şimdi hobilerinle ilgilen" komutuna itaat edememesini "klinik bir vaka" olarak sunmak da o kadar büyük bir ikiyüzlülüktür.
Bu anlamda yaşadığımız şey bir "haz alamama biyolojisi" değil düpedüz bir sınıfsal yorgunluk ve yabancılaşma estetiğidir.
"Allah'ın rahmetini hissedebilmen de Allah'ın bir rahmetidir! O'nun rahmeti sana ulaşmış, seni kuşatmış olabilir fakat onun varlığını hissetmek ayrı bir rahmettir. Rahmeti umabilmen ve onun farkına varabilmen de bir rahmettir.
Düşüncelerimize ve hissiyatlarımıza fazla anlam yüklüyoruz. Zihin kurmaya, kalp hüzünlenmeye yatkındır. Buraları tam anlamıyla kontrol etmek, kaygıyı sıfırlamak, hep mutlu hissetmek pek mümkün değildir. Kulluğumuzu ve psikolojik esnekliğimizi ağzımızdan dökülen sözler, her gün yaptığımız tercihler belirler.