Bu dünyada insanı ayakta tutan bir şeylerden en önemlisi sevmek ve sevilmektir. Önce yaradanı sonra yaratılan sevmek. Yaşattıran, devam ettiren, vazgeçirmeyen bir yaradanın olduğunu bu yaşımda çok güzel bir şekilde öğrendim.
Bir gidin bakın teknoparklara.
Gençlerle mi dolu sanıyorsunuz?
Galericilerin, müteahhitlerin, ithalatçıların yan şirketleri dolu.
Bir şey denemek istiyorsun,
“acaba olur mu” diyorsun.
Daha ilk adımda sistem sana şunu söylüyor:
“Şirket kur.”
“Mükellef ol.”
“Defter tut.”
“Vergi ver.”
Bu mu gençlerin önünü açmak?
Daha ortada ürün yok, gelir yok, müşteri yok…
Ama sen devlete karşı tam teşekküllü şirket gibi sorumlusun.
Diyelim ki hepsini yaptın.
Teknoparka girdin.
Devlet sağ olsun, son iki yılda teknopark desteklerinin de içinden geçti.
Kuluçka, teşvik, destek… kâğıt üstünde var.
Gerçekte ne oluyor biliyor musunuz?
Koca koca şirketler teknoparkta şirket kapatıyor, sonra tekrar açıyor.
“Sözde kuluçkayız” diyorlar.
Destek artsın diye.
Genç mi?
Yok.
Sonra çıkıp konuşuyorsunuz.
“Gençler için ekosistem.”
“Girişimcilik.”
“İnovasyon.”
Sallıyorsunuz.
Sahadan haberiniz yok.
Gerçekten üretmeye çalışanların ne yaşadığından zerre fikriniz yok.
Ama laf atmak, konuşmak kolay.