Reza Zarrab'ın koluna 300.000 franklık Patek Philippe takıp iş yaptırdığı Zafer Çağlayan'dan, imam hatip parası diyerek evindeki ayakkabı kutularına 4.5 milyon dolar istifleyen Süleyman Aslan'dan, 800 milyon doları Anka Parka gömen İb. Melih Gökçek'ten, kocasının şirketi üzerinden kendi bakanlığına piyasa değerinin 4 katına dezenfektan satan Ruhsar Pekcan'dan, AKP döneminde İBB'den 85 bin dolar burs alarak New York'a giden Fatma Betül Sayan Kaya'dan, 5 maaş alan bürokratlardan, karısını defalarca Hacca götüren diyanet personelinden hesap sormayanların kamu zararını gözetiyormuş gibi ahkâm kesmesi boştur. Bu yüzden davaları da hukuki değil düpedüz siyasidir.
Dün, adalet ve hukuk sistemi adına utanç verici bir gündü.
Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker mahkemede, uğradığı şantajı, işkence ve taciz gibi zorbalıkları anlattı.
Salondaki herkesin tüyleri diken diken oldu. Bu anlatımları ben de milletimizle paylaşmak istiyorum.
İBB kumpas davasının, 19 Mart darbesinin sahibi saraydaki zihniyetin nasıl metodlar kullandığını ibretle okuyacaksınız.
Yargıyı yerle bir eden bu zihniyetin peşinden koşan ve “arınma” ifadesini dilinden düşürmeyen, pankartlar asan “saray kayyumu” da bu vahim ifadeleri derhal okusun!
https://t.co/39BNFNzjca
Fatoş Pınar Türker’in savunmasının son bölümü salonda bulunan herkesi ağlattı. Mahkeme heyeti de etkilendi ki ara verdiler…Narin, iyi yetişmiş, istese yurtdışında yaşayabilecek,İstediği makamlarda olabilecek bir kariyere sahipken yaşadıkları dram film sahneleri gibi…her cümlesi okunmalı. Bölümler halinde eksiksiz paylaşacağım. Hem ibretlik hem tarihe not düşmelik…
Medya Aş Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker:
Geçen sene benim kızım lise sondaydı Başkanım.Yurt dışında okuyacak, Koç Lisesi'ni bitirmişti. UCL diye Londra'daki dünyanın en iyi okullarından bir tanesinden bir yani kabul almıştı. Fakat şartlı kabul. Dediler ki 13 Mart 14 Mart'ta görüşmeye çağırdılar Londra'da. Biz de 13 Mart'ta ben, büyük kızım Nehir, küçük kızım ‘ben de geleceğim’ dedi. Onunla birlikte Perşembe Londra'ya gideceğiz, pazar günü döneceğiz. 14'ünde de Nehir'in görüşmesi var. Pasaport kontrolünde biz sabah güle oynaya gittik. Bana şey dediler, "Zay kaydı" var pasaportunuzda. Dolayısıyla biz gidemedik. Pasaportuma el konuldu. Ekte uçak biletlerimi görebilirsiniz. Ondan sonra da hemen ben savcılığa, yani anladık ki bir şey var, dilekçe vererek, aynı gün ifade vermek istediğimi belirttim. 14 Mart'ta bir kere daha cevap alamadık. 14 Mart'ta bir daha ve 18 Mart'ta bir daha dilekçe verdik. Ama 3 dilekçemize rağmen 1 gün sonra hayat durdu. Sabah 5.30- 6.00'da. Ben iki kızımla dediğim gibi yalnız yaşıyorum. Çok ilginç. İşte polisler eve geldi. Tam polisler gelmeden yani onlar kapıyı çaldılar.Allah'tan avukatımı arayabilmiştim, çünkü girince polisler hemen telefonumu aldılar. "Hiçbir şeye dokunmayın" dediler.
İşte çocuklarım ağlıyor, diyorum ki, "Bir su vereyim". "Hayır". İşte küçük kızım okula gidecek, "Hayır, kimse kımıldamasın, delil karartmayın" diyor sürekli Polis bey, komiser herhalde. O çok yani onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı en sonunda kızlarımla birlikte o da ağlıyordu. Dedi ki "Kaşe var mı". Dedim. "Ne kaşesi". "Şirket kaşesi" dedi. "Yok" dedim ben şirketin genel müdürüyüm kaşeyi ne yapayım? "Arayın evi" dedim, neyse evi arıyorlar filan. "Kimse yerinden kımıldamasın" filan dedi bize. Biz de böyle salonun ortasında pijamalarla duruyoruz. Kızlarım da haliyle ağlıyorlar ve ben yani bana sarılmak istiyorlar. "Sakın kimse birbirine dokunmasın" filan dedi. Dedim "Siz dedim mali suçlar için gelmediniz mi? Biz ne delili karartacağız?" Şey dedi polis; "Biz cinayet masadan geliyoruz" dedi. Öyle olunca benim kızlarım avaz avaz ağlamaya başladılar. Ben dedim "Ne cinayeti" dedim. Hayır dedi; "Şu an operasyon oluyor, polis kalmadı, biz geldik" dedi.
Tiyatro mu ya da kabus mu gibi desem o gerçekten polislerin gözlerindeki o şeyi hiç unutmayacağım, ama çok insani polis memuru daha vardı. O hatta sonra beni sağlık kontrolüne götürdüğünde başına bir şey gelmeyecekse, annemi aradı iki kere, benim konuşmama izin verdi, "kızınız iyi" dedi, sonra tekrar aradı. Allah razı olsun kendisinden. Ben o şekilde çıktım evden. Küçük kızım da son kez okuluna uğramış oldum. O döneceğimi düşündü tabi akşam. 15 ay geçti üstünden. Vatan'a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağım diye düşündüm.Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı, işte Fatoş geldi, Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi. Sonra artık orada tabi hiç görmemişsinizdir muhtemelen görmeyin de inşallah nezarethaneyi ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz, çünkü Bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta. Artık kaçıncı gün bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Geriye getiriyorlar. Ben de gittim. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. "Soyun" dedi. "Nasıl yani" dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. "Üstünü çıkar" dedi, "Üstünü çıkardım". Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. "Üstünü giyebilirsin."…
Devamı 👇
Fatoş Pınar Türker, savunmasının son kısmında tutukluluk ve cezaevi sürecinin en soğuk, en yıkıcı, en korkunç yanlarını anlattı. Salonda avukatlardan izleyicilere, tutuklulara kadar herkes ağladı. Bunu ilk defa yazıyorum ama lütfen sonuna kadar okuyun:
Türker, savunmasının sonunda önce gözaltındaki çıplak arama sürecini şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni. Eldiven giyen bir polis üstünü çıkar dedi çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. Cinsel organını aç dedi, arkanı dön-eğil dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum”
Daha sonra, tutuklanıp Silivri’ye sevk edildikten sadece bir gün sonra infaz koruma memuru tarafından SEGBİS için çağrıldığını belirten Türker, şöyle devam etti:
Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun ya da dedi malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyler... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bunu çok düşündüm çünkü şimdi Düzce'ye götürüldüm. Düzce'de insanın benim şeyim bozuldu... İnsan olarak öğrendiğim iyilik ve kötülük kavramı bozuldu. Çünkü iyi insan dediğimiz bir tarif var, bir de kötü insan dediğimiz bir tarif var; birbirine girdi bu. Çünkü Düzce'ye bir gittim, 40 metrekarede 25 kişiyiz, 16 kişilik. Koğuş arkadaşlarım; uyuşturucu satıcıları, cinayet, hırsız... Artık mesela bir Roman gördüğümde ben onun çadırcı mı, göçebe mi, arabacı mı olduğunu anlarım. Valla anlarım. Uyuşturucu mu satıyor, hırsız mı onu da anlarım. Hani böyle bir bilgi benim neyime yarayacak bilmiyorum ama... Ve o, hani bir kız getirdiler hamile, 5 aylık, 4 aylık. 1.5 yaşındaki kızını duvara vura vura öldürmüş. İddianamesini ben okudum. Ama diyor ki: "Eşime benziyordu." diyor. "Çok ağlıyordu." "Dayanamadım." diyor. "Ama benim içim" diyor, "çok ferah. 7'sini de yaptım, 40'ını da yaptım, mezarı da çok güzel." diyor. Hamile bir de. Devlet de gayet iyi bakıyor yani gerçekten hamile diye.
Ama ben o insanlarla birlikte kaldım. Mesela 1 yaşında, o Roman bir aile vardı 5 kişi; anneanne, iki kızı, iki torun filan, ailecek kalıyorlar uyuşturucudan. Ama annesi çok bakmak istemiyor, 1 yaşındaydı Afra da geldiğinde, daha yürümüyordu. Mesela ona bakıyordum. Ne yapayım? Onunla teselli ediyordum kendimi. Örgü ördüm, tuvalet temizledim. Çünkü tuvaletler taşıyor. Şey dedim ben de: "Çekilin" dedim, "madem 16 milyon için çalışıyoruz, hani burada da bari bu görevi ifa edelim. Ne yapalım?" Ama hani olduğu gibi anlatıyorum, bilmiyorum... Yani film gibi bu yaşananlar. Gözlerimi açıp şey denmesini bekliyorum, işim gereği tabii reklam çekimlerinin setinde filan da bulundum, birisi çıkacak şuradan: "Kestik! Selçuk Bey siz birazcık daha işte soru sorun, siz şey yapın. Ekrem Bey siz araya girmeyin, bir daha alıyoruz aynı planı." filan diyecekler diye umuyorum yani. Ama olmuyor. Tutukluyuz biz hakikaten.
Ben Medya A.Ş. Genel Müdürü olarak yargılanmaktan hiç gocunmuyorum. Elbette ki varsa bir hatamız, neyse ortaya çıksın. Bence yok, ben %100 beraat edeceğime, %90 bile değil, inanıyorum. Ama siz burada lütfen, rica ediyorum Medya A.Ş. Genel Müdürü Pınar'ı yargılayın. Ben anne olarak, benim çocuklarıma yazık günah değil mi? Bak geçen sene mezun oldu Nehir. Londra'ya gidemedik, o okuldan kabul olamadı. Benim kızım tüm dünyada yapılan sınavda %1'lik dilime girdi. Şu an dünyanın en iyi yapay zeka okulunda okuyor. Bak mezun oldu, ben göremedim. Orada benim güzel kızım. Babalarıyla... Diyor ki: "Anneciğim kepimi saklıyorum, sen eve geldiğinde havaya atacağım." Yani şu kadar, bacak kadar da onu ilkokula verdiğimde, mezun oldu, ben göremedim. Can sağlığı olsun. Ben kendim için yani rüşvet almadım, 15 aydır yatıyorum, bir şey çalıp çırpmadım, mal varlığıma tedbir kondu. Hakikaten, hakikaten çok mağdurum ama kendime dair, geleceğime dair bir şeyim, böyle bir yaşama sevincim, bir şeyim kalmadı.
Çok yorgunum. Anneme dedim ki, demesem iyiydi çünkü benim annem babam ablamı kaybetmişler, çok agresif bir lösemiden 9 ayda... Anneme dedim ki: "Keşke" dedim, "idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş." O kadar yorgunum, o kadar yorgunum ki kendime dair hiçbir beklentim, isteğim yok. Ama Sayın Hakim lütfen vicdanınıza sesleniyorum, Sayın Savcım sizin de. Yargılayın ama Pınar'ı yargılayın da anne Pınar'ı ne olur tahliye edin. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum. Teşekkür ederim.”
Mahkeme salonlarında da söyledim bugün buradan bir kez daha ilan ediyorum:
Topyekün halk ayaklanması çığırtkanlığı yaparak bu partinin öz evlatlarını birbirine düşman etmek isteyenler bilsin ki; o kirli emellere asla geçit vermeyeceğiz! İç karışıklık yaratma çabaları, sadece dış müdahale heveslilerine zemin hazırlar. Biz bu oyunu bozarız!
Şimdi kavga değil, omuz omuza durma vaktidir. Bütün yol arkadaşlarımı, bu köklü çınarın evlatlarını sükunete ve akla davet ediyorum.
Gün, baba ocağına sahip çıkma günüdür! Tüm partililerimizi, ve yüreği bu ülke için çarpan her bir yurttaşımızı, saat 14.00’te omuz omuza bir grup toplantısı gerçekleştirmek üzere Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezimize, yani Baba Ocağımıza çağırıyorum.
Biz biriz ve birlikteyiz.
Kamuoyu tepkisinden çekindiği için açıktan destek veremeyen utangaç KK’cıların açıklamaları birbirine çok benziyor.
1) KK ekibinin bu karar için yürüttüğü kulis faaliyetleri es geçiliyor; mutlak butlan sanki kaçınılmaz bir doğa olayıymış gibi anlatılıyor.
2) Mutlak butlan kararı bir yargı müdahalesi değil, sıradan bir parti içi rekabet gibi sunuluyor.
3) Meşru yönetimin hukuk mücadelesi “partiye zarar veriyor” diye engellenmeye çalışılıyor.
4) CHP’yi birinci parti yapan kadronun tasfiye edilip, partiyi yıllarca %25 bandında tutmuş bir siyasetçiye teslim edilmesi iktidara yarayacak durum olarak görülmüyor.
5) Dört kurultay kazanmış yönetimin meşruiyeti kabul edilmiyor ama çözüm için yeni kurultay seçeneği de kapatılıyor.
6) Yaklaşık 1000 delegenin ve 111 milletvekilinin kurultay çağrısı yapmış olmasına da değinilmiyor.
Geriye fiilen tek seçenek kalıyor: KK yönetimini tanıyıp kurultaysız şekilde parti içinde kalmak. Parti içinde yenemediği rakibini iktidar desteğiyle tasfiye edip, seçmen desteği olmadan yoluna devam etmeye çalışan bir siyaset anlayışı.
Rasimpaşa mah. Duatepe sokakta kaldırım çökmüş durumda. Belediyeyi 4 defa aramamıza rağmen pnarımı yapılmadı. Herkesin ayağı takılıyor. Hızlı bir çözüm bekliyoruz. @kadikoybelediye
Bana artık tek mantıklı gelen senaryo, bir baskın seçimden ise, yeni anayasa.
Yeni anayasa ile, CB Erdoğan’ın görev süresinin +3, +5 veya belki de +7 yıl otomatikman uzaması.
Belediyelerin yerini de valiliklerin alması…
Mutlak butlan konusu da, seçimler için değil; seçimsiz bir dönem daha ve yeni bir TR tasarımı için muhtemelen…
Adam Scharpf ve Christian Glassel’in American Journal of Political Science’ta yayımlanan “Neden Gizli Polis Teşkilatlarına Başarısızlar Hâkimdir? Otoriter Arjantin’den Bulgular” başlıklı aşağıdaki makaleleri 1975–1983 askeri diktatörlüğü döneminde Arjantin’de devlet baskısının merkezinde yer alan güvenlik aygıtında görev yapmış yaklaşık 4 bin subayın kariyer seyrini inceleyerek şu sorunun peşine düşüyor: Otoriter rejim adına “kirli işleri” kimler yapar?
Vardıkları sonuca göre şiddet ve baskı pratikleri, esas olarak ideolojik fanatizm ya da patolojik kişilik özelliklerinden değil, işini kaybetmeme, terfi etme ve rejim nezdinde değer kazanma gibi gündelik kariyer kaygılarından besleniyor.
Yani nitelikli meslektaşlarla rekabet eden düşük performanslı, liyakatsiz çalışanlar normal şartlarda son derece sınırlı olan en üst makamlara tırmanma şanslarını rejim için bu zorbalıkları yaparak, suç işleyerek arttırıyorlar. Böylece sadakatlerini ispatlayarak liyakatli rakiplerini saf dışı bırakıyorlar. Böyle bir konuda ampirik bir çalışma yapmak olağanüstü.
https://t.co/i4HxkuEUj9
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36 Hukuk Dairesi’nin verdiği mutlak butlan kararında dikkat çeken maddeler şöyle:
-CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultayının mutlak butlan (kesin
hükümsüzlük) nedeniyle malul olduğunun TESPİTİ ile yapıldığı tarihten itibaren İPTALİNE,
-CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultayının mutlak butlan (kesin
hükümsüzlük) nedeni ile iptaline karar verildiğinden bu tarihten sonra yapılan tüm Olağan ve Olağanüstü Kurultayların ve bu kurultaylarda alınan tüm kararların İPTALİNE,
-4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultaydan ÖNCEKİ DURUMA
DÖNÜLMESİNE, kurultay tarihinden önceki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve parti
organlarının görevlerine AYNEN DEVAM ETMELERİNE,
-08/10/2023 tarihinde gerçekleştirilen CHP İstanbul İl Kongresinin ve bu kongrede alınan
tüm kararların mutlak butlan (kesin hükümsüzlük) nedeniyle malul olduğunun TESPİTİ ile yapıldığı tarihten itibaren İPTALİNE,
-08/10/2023 tarihli CHP İstanbul İl Kongresinden ÖNCEKİ DURUMA
DÖNÜLMESİNE, kongre tarihinden önceki il başkanı ve parti il organlarının görevlerine
AYNEN DEVAM ETMELERİNE,
-4-5 Kasım 2023 tarihli kurultay ile
göreve gelen genel başkan Özgür Özel’in, Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin, Parti Meclisi Üyelerinin ve Yüksek Disiplin Kurulu Üyelerinin tedbiren görevden uzaklaştırılmalarına ve 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultay öncesi görevde bulunan genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin karar kesinleşinceye kadar TEDBİREN GÖREVİ ÜSTLENMELERİNE/GÖREVE İADELERİNE karar verildi.
Kadıköy'deki The Wall, Arkaoda gibi uğrak birçok mekanın mühürlenmesi yeterince gündem olmadı. Kadıköy Rıhtım tarafına yapılmak istenen cami ile başlayan bir süreç var ve buradaki sosyopolitik amaç çok belli. Sekülerizmin kalesi ve kurtarılmış bir bölge olan Kadıköy'deki görece özgür hayatı baskılamak, dokuyu bozmak, oraya da çökmek.
Adalet Bakanı Akın Gürlek bu akşam katıldığı canlı yayında, İBB kumpas davasında etkin pişmanlıktan yararlanıp beyanlarını geri çeken kimse bulunmadığını ifade etmiştir.
Bakan Gürlek’in ifadeleri dava sürecinde yaşananlarla açıkça çelişmektedir.
İBB iddianamesinde etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandırılan Murat Kapki, savcılığın tahliye vaadiyle kendisini yönlendirdiğini, ailesini korumak ve özgürlüğüne kavuşmak umuduyla ifade verdiğini, kendisine isnat edilen örgüt üyeliğini kabul ettirmek için baskı altında bırakıldığını anlatarak mahkemeye sunduğu dilekçeyle etkin pişmanlık kapsamındaki beyanlarını geri çekmiştir.
Davada tutuklu yargılanan Vedat Şahin, alınan beyanlarının baskı ve yönlendirme altında oluştuğunu belirterek ifadelerini geri çekmiştir.
Davada tutuklu bulunan Yağmur Cansu Yeşilyurt, duruşmada emniyet sorgusu esnasında İBB borsasında adı geçen avukat Selcan Akar'ın kendisine 'etkin pişmanlık' ifadesi dayattığını belirtmiştir.
Dahası, Volkan Ateş duruşmada “bilgi sahibi” sıfatıyla çağrıldığı savcılık odasında kendisine “Her şeyi itiraf edecektin, hiçbir şey anlatmamışsın” denildiğini, ardından bir anda kelepçelendiğini ve tutuklama sürecine sürüklendiğini anlatmıştır.
Bütün bunlar ortadayken “kimse ifadesini geri çekmedi” demek, en hafif tabirle kamuoyunu yanıltmak anlamına gelmektedir. Bir hukuk devletinde bakanın görevi çelişkileri perdelemek, mahkeme salonlarında ortaya çıkan gerçekleri yok saymak olmamalıdır.
Bakan Gürlek, etkin pişmanlık adı altında kurulan iftira üretme düzeni açığa çıkınca gerçekleri gizleme gereği duymuş olabilir. Ancak İBB kumpas davasında da diğer davalarda da iftiracı ifadeleri mahkeme heyetlerinin, avukatların, ailelerin, gazetecilerin ve tüm Türkiye’nin gözü önünde tek tek çökmeye devam etmektedir.
Elinden tuttuğu kızının yanında bıçakla boğazı kesilen annenin hakkını bu kadar aramadınız. Şimdi çıkıp da yok anneliğin içi boşaltılmış, annelik indirgenmiş diye bıkbık yapıyorsunuz.
Ferhat Murat, İBB duruşmasına koruması ile geldi. Murat'ın polis koruması "savcı ve hakimlere ait alanda bulunup bulunmadığı"na dair soru soran gazetecilere müdahale etti.
Şu videoyu izleyin.
Zaten dağılan insanların yüzüne kör edebilecek bir şekilde biber gazı sıkıyor. Hiçbir nedeni yok, sadece hedef alarak sıkıyor. Emir kulları bunlar işte.
TUTUKLUK İNCELEMESİNDE HAKİM SORMUŞ:
Diyeceğin var mı?
GAZETECİ İSMAİL ARI CEVAP VERMİŞ:
Bir aydır cezaevinde olmama neden olan suç iddiasının yatarı yok, bunu en iyi siz biliyorsunuz.
Suçun unsurları da oluşmuş değil, bunu da en iyi siz biliyorsunuz.
Kaldı ki ne delil karartma ne de kaçma şüphem var. Kaçmak istesem kaçardım. Defalarca yurtdışına gittim, geri dönmezdim.
Ancak benim bu ülkede gazetecilik yapmak gibi bir derdim var. Burada hayatımdan bir ay çalındı.
Sizin bu hukuksuzluğa ortak olmamanızı talep ediyorum.
Yatarı olmayan bir suç iddiası ile beni cezaevinde tutmaya devam mı edeceksiniz?
Vereceğiniz karar ile basın tarihine geçeceksiniz.
SONUÇ:
GAZETECİ @ismailari_'nın TUTUKLUĞUNA DEVAM KARARI VERİLDİ
#GazetecilikSuçDeğildir