Kumaşı da tasarımı da sana aitken, yalnızca dikim için Nişantaşı’ndaki moda evleriyle yarışır fiyat biçen dikim evlerine artık adam akıllı bir denetleme gelecek mi? Yoksa biz tüm paramızı fahiş fiyatlarla çalışan bu esnaf bozuntularına bırakmaya devam mı edeceğiz?
Saçımız istediğimiz boya gelince 2010’ların pop şarkılarını açıp aynanın karşısında kendine şımaran kızlarız. Bizim terapi anlayışımız biraz da böyle. 💅🏻
Büyük bi’ hayal, paha biçilemez bi’ emek, uzun bi’ yolculuk…
Ve şimdi, o hayalin heyecanını yeniden hatırlatan güzel bi' hediye.
Yeni döneme tatlı bi’ motivasyonla...🤍
“Bazı insanlarla iki kez tanışırsınız.” söylemini, insanın geçmişteki hâliyle bugününü birbirinden tamamen koparan bir anlayış olarak görüyorum ve bu ifadeyi biraz haksız buluyorum.
İnsanları yalnızca geçmişteki hâlleriyle değerlendirmek, onların değişme ve büyüme hakkını yok saymak olur. Hepimiz zaman içerisinde başka sorumluluklar alıyor, başka şeyleri önemsiyor, bazı insanlardan uzaklaşıyor, bazılarına yaklaşıyor ve kendimizin bile tanımadığı yeni taraflarımızı keşfediyoruz.
Dolayısıyla bana göre mesele, insanın değişip değişmediği değil; değişirken nasıl bir insana dönüştüğü. Çünkü değişmek kaçınılmaz, dönüşmek ise hayatın kendisi.
Bu yüzden yıllar sonra karşımızdaki insanı “Meğer ben onu hiç tanımamışım.” diye değerlendirmek yerine, belki de “Onu tanıdığım zamanki hâliyle bugün olduğu hâli arasında yıllar ve koca bir hayat var.” demek daha doğru.
Çünkü insan değişir. Yaşadıkları, kaybettikleri, kazandıkları, öğrendikleri, kırıldıkları ve olgunlaştıkları onu dönüştürür. Bunun yanında hayatın getirdiği yeni sorumluluklar, değişen statüler ve sahip olduğumuz roller de ister istemez önceliklerimizi değiştirir.
10 yıl önce yalnızca öğrenci, evlat ve arkadaş olan bir insan; bugün meslek sahibi, evli, çocuklu ve bambaşka sorumlulukları olan biri olabilir. Dün hayatında çok büyük yer kaplayan şeyler, bugün aynı öneme sahip olmayabilir. Daha az görüşebilir, daha farklı düşünebilir, bazı konulara eskisi kadar vakit ayıramayabilir. Bunların hiçbiri “asıl yüzünü gösterdi” şeklinde yorumlamayı doğru bulmuyorum.
Mesela 20 yaşındaki sen ile 30 yaşındaki sen aynı insan değilsin; ama 30 yaşındaki sen, 20 yaşındaki senin sahte versiyonu da değil. Onun devamısın. Yaşadıklarının, kayıplarının, başarılarının, hayal kırıklıklarının, sorumluluklarının ve öğrendiklerinin sonucusundur.
Köy kınalarının en güzel yanı; gösterişten çok samimiyeti, modadan çok geleneği yaşatmasıdır.
Her detayında bir emek, her ezgisinde bir hatıra, her adımında ise geçmişten geleceğe uzanan yılların mirası saklı..✨
Hayatını değiştirecek planlar yapmak sana iyi hissettiriyorsa, beynin aslında değişmeni değil, değişmeden iyi hissetmeni sağlıyor olabilir.
Geceleri yatağa girdiğinde her şeyi çözdüğünü hissedersin. Hangi işi yapacağını bulur, nasıl para kazanacağını planlar, spora başlayacağın günü belirlersin. Sabah kaçta kalkacağını, hangi kitapları okuyacağını, nasıl biri olacağını bile tek tek yazarsın. O an kendini hayatını değiştirmek üzere olan güçlü ve kararlı biri gibi hissedersin. Ama sabah olduğunda o planların hiçbiri hayata geçmez.
Çünkü çoğu zaman hayatını değiştirmek için plan yapmıyorsundur. Değişmiş hâlinin hayalini kurarak, bugün değişmek zorunda kalmamanın verdiği rahatlığı yaşıyorsundur.
Bunun nedeni beynin çalışma biçimidir. Gelecekteki başarılı hâlini zihninde canlandırdığında beynin bunu bir ödül gibi algılar. Henüz başarısız olmadığın, hiçbir risk almadığın kusursuz bir gelecek vardır. O hayatta zenginsindir, disiplinlisindir, fit görünüyorsundur, ne istediğini biliyorsundur ve sonunda herkes gerçek potansiyelini fark etmiştir.
İlk adımı attığın anda hayal sona erer, gerçeklik başlar. Artık potansiyelini anlatmak değil, onu kanıtlamak zorundasındır.
Ya sandığın kadar yetenekli değilsen? Ya başarısız olursan? Ya yıllardır anlattığın potansiyeli somut sonuçlara dönüştüremezsen?
Belki de sorun ne yapacağını bilmemek ya da disiplin eksikliği değildir. Belki de asıl korku, harekete geçtiğinde kendin hakkında öğreneceklerinle yüzleşmektir.İnsan bazen başarısızlıktan değil, hayalindeki kusursuz benliğin dağılmasından korkar. Bu yüzden plan yapmaya devam eder. Çünkü plan yapmak güvenlidir. Hayal kurmak risksizdir. Ama harekete geçmek, bütün bahaneleri elinden alır.
İşte beyin tam da bu yüzleşmeden kaçınmak ister. Bu yüzden seni yeniden plan yapmaya yönlendirir. Yeni bir kariyer araştırırsın, yeni bir iş fikri bulursun, kusursuz bir rutin hazırlarsın. Her yeni plan, sana sanki ilerliyormuşsun hissi verir. Oysa gerçekte değişen tek şey, zihnindeki senaryolardır.
Belki de en büyük tuzaklardan biri budur. Özellikle düşünmeyi seven ve analiz yeteneği güçlü insanlar, zekâlarını ilerlemek için değil, neden henüz başlayamadıklarını açıklamak için kullanırlar. Sürekli düşünür, araştırır ve plan yaparlar;
Belki de bu yüzden en çok düşünen insanlar, her zaman en çok ilerleyen insanlar değildir. Çünkü zekâ bazen insanı harekete geçirmek yerine, hareketsizliğini haklı çıkaran kusursuz gerekçeler üretir. İnsan düşünerek yorulur, planlayarak tatmin olur; ama yalnızca harekete geçerek dönüşür.
Erkeklere belki de en çok imrendiğim konu, kurdukları arkadaşlıkların sade ve sahici hâli. Kadın arkadaşlıklarında çoğu zaman görünmez ama güçlü bir denge işler. Güzellik, statü, vizyon, maddi durum, sosyal çevre ya da başarı gibi unsurlar birbirine yakın olduğunda bu bağlar daha uzun soluklu olabiliyor. Aksi takdirde haset bastırılır; içeride büyüyen hırs ise farkında olmadan kendine bir rakip yetiştirir. O rakip yetiştiğinde, seni "sen" yapan o tavırla son hamlesini yapar; yetişemediğinde ise seni aşağı çekme eğilimi baş gösterir. Elbette her arkadaşlık böyle değildir; yine de bu dinamiğe azımsanmayacak sıklıkta rastlanır. Erkek arkadaşlıklarında ise ilişki daha çok ortak faaliyet, mizah veya pratik destek üzerinden kurulduğu için daha rahat ve koşulsuz bir yakınlık kurulabiliyor ve bu, imrenilesi bir durum.
Bence acıyı yaşama korkusu, acıyı yaşamaktan çok daha fazla yakar insanın canını. Hasta birinin başında sabaha kadar beklerken nefes alıp verişini kontrol etmenin ağırlığı tarif edilecek türden değildir.
Fark ettim ki yasımı hep o korku sürecinde yaşıyorum. Sevdiğim bir insanın kaybında tek damla gözyaşı akıtamamam bundan olmalı.
Ve ağıtlarından ("Ben şimdi ne yapacağım?", "Sensiz nasıl yaşayacağım?", "Evlatlara nasıl bakacağım?" vb.) ölen kişiye mi, yoksa içine düştükleri yeni duruma mı ağladıkları belli olmayan kişiler tarafından tepkisizliğinin sevginin sorgulanması ise apayrı bir konu.
Bu insanlara sessizliğinin sevgisizlikten değil, acıyı en derin yerinde, kimse görmeden yaşamayı seçişinden kaynaklandığını da anlatamazsın. Bazı acıların bağırarak değil, susarak; kaybın gölgesinde günlerce, haftalarca, aylarca sessizce yaşandığını, gözyaşlarının asıl vedadan çok önce tükendiğini de anlatamazsın.
Bugün oturduğum kafede, arkamda oturan bir çiftin sohbetine kulak misafiri oldum. Kadın, düğününe Mustafa Aktaş tarafından hazırlanmak istediğini ve bu konuda taviz vermeyeceğini söylüyordu.
Otel odasında gecelik ile bi' erkek tarafından hazırlanmak bana göre mahremiyet anlayışımızla bağdaşmıyor. Elbette bu konu kişisel değerler, mahremiyet algısı ve kültürel normlarla yakından ilişkilidir; herkesin sınırları farklı olabilir. Ancak özellikle sosyal medyanın etkisiyle tanınmış isimlerle çalışmanın, kimi zaman sadece profesyonel bir tercih olmaktan çıkıp görünür olma ve popülerlik kazanma arzusuna dönüştüğünü düşünüyorum. Bu uğurda mahremiyet sınırlarının giderek esnetilmesini ve bunun olağan, hatta özendirilen bir durum hâline gelmesini doğru bulmuyorum.
Benim yetiştiğim kültür ve değerler dünyasında mahremiyet, görünürlükten daha kıymetlidir; bu yüzden bu tür tercihleri yadırgıyor ve toplumumuzda giderek normalleşmesini de kaygıyla izliyorum.
Akademik bir tezde teşekkür bölümünün sınırları ve içeriği, hem akademik geleneklere hem de kişisel tercihlere dayanan gri bi' alan olup doğru veya yanlış demeye kapılı olsa bile "akademik duruş ve beklenti" üzerinden değerlendirmeye açık olduğunu düşünüyorum.
Tez, kişisel bir başarı olmanın ötesinde kurumsal ve bilimsel bir belgedir. Bu yüzdendir ki akademik dünyada, tezin "Teşekkür" bölümü, bilimsel katkı sağlayan hocaların, kurumların ve araştırmaya destek veren kişi veya kuruluşların anıldığı bir alan olmalıdır. Romantiklik kaldıran bi' bölüm değil!
Ve hayır, kıskanmıyorum :))
Bazen iletişimini çoktan kopardığın biri, hiçbir haber almadan yeniden dokunur ruhuna. Aradaki tüm mesafelere rağmen, kalbine çöken tarifsiz bir ağırlıkla yüreğini sızlatacak kadar derinden hissettirir kendini. Sanki aynı hüznün gölgesinde, farklı şehirlerde nefes alıyormuşsunuz gibi. Üstelik aranıza giren mesafelere, suskunluğa ve geçen onca zamana rağmen.
Gökyüzünün engin semalarında yoğunlaşan hava trafiği, yıldızları izlemekten aldığım huzura gölge düşürmeye çalıştıkça; arka planda çalan Roj Çû Ava, yıldızlar ile kurduğum sessiz sohbetin bi' parçası hâline geliyor.