Bir hekim kendini tren yoluna bıraktı....
Artık aramızda değil.
Soruşturma devam ediyor.
Belki bir hekim intiharı daha....
Meslek koşulları mı?
Mobbing mi?
Zorlu ve uzun eğitim süreci mi?
Ağır çalışma şartları mı?
Gelecek kaygısı mı?
Yaşamın yükünü kaldıracak maddi ve sosyal koşullara sahip olamamak mı?
.....
Nedenleri bilimsel olarak ortaya koymak, konuşmak, araştırmak gerekiyor.
Ama artık sadece konuşmak yetmez.
Yazıp durmak, çok okunmak, çok paylaşılmak, bu platformda görünür olmak da tek başına hiçbir şeyi değiştirmiyor.
O zaman bir şey yapalım.
Hepimiz.
Tüm hekimler.
Şimdi.
Bakanlığımızdan bizi duymasını istiyorum.
Bakanımıza “Siz yapın.” demiyoruz.
“Birlikte yapalım.” diyoruz.
Hekim intiharlarının nedenlerini araştıralım.
Riskleri belirleyelim.
Koruyucu mekanizmalar oluşturalım.
Hekimin yardım isteyebileceği, damgalanmaktan veya mesleki sonuçlarından korkmadan ulaşabileceği sistemleri birlikte kuralım.
Çözüm için harekete geçelim.
Lütfen...
Lütfen...
Lütfen...
Sendikalar, dernekler, meslek örgütleri ve tek tek hekimler...
Hepimiz Sağlık Bakanlığını bu konuda harekete geçmeye ve hekimlerle birlikte çalışmaya davet edelim.
Başka bir yol bilmiyorum ben.
Ama şunu biliyorum:
Özkıyımdan daha önce gelen bir mesleki sorunumuz olamaz bizim!!!
Ertelemek, belki bir can daha demek.
Bir meslektaşımız daha demek.
Tüm meslektaşlarımı tek tek bakanlığa seslenmeye davet ediyorum.
Suçlamak için değil.
Tartışmak için değil.
Birlikte çözüm üretmek için.
Bir şey yapalım.
Hep birlikte.
Şimdi.
@saglikbakanligi@drmemisoglu
Poliklinikte sıradan bir gün...
Hasta içeri girdi.
72 yaşında.
Kreatinini yüksek.
Potasyumu düşük.
Hipertansiyonu var, üçlü kombinasyon kullanıyor.
Bacaklarında ödem var.
Hipotiroidi nedeniyle ilaç kullanıyor ama tetkiklerinde hipertiroidi tablosu var.
Buradan sonra tedavi başlıyor.
Ya kreatinin ve potasyum için nefrolojiye, tiroid için endokrinolojiye, ödem için kardiyolojiye yönlendirip sıradaki hastayı çağıracaksın.
Sonra hasta aylarca randevu arayacak.
Bir hastalık için bir kapıya, diğeri için başka bir kapıya gidecek.
Bu sırada yeni yakınmalar eklenecek ve yeniden yeniden hastaneye gelecek.
Ama sen o gün 100 hasta bakmış olacaksın.
Ya da biraz zaman ayırarak hepsini toparlayacak, ilaçlarında yeni düzenlemeler yapacak ve tedavisini vereceksin.
Ama o gün sadece MHRS ile 50 hasta bakacaksın.
Sonra başhekim gelecek; sen zaten günde 50 hasta bakıyorsun diyecek.
Sekreterini de alacak.
Üstüne bir de;
Günde 100 hasta bakılmasını örnek gösterecek.
Sen kimseyi tartışma içine çekmemek için susacaksın...
Tayfun Kahraman: En çok istediğim şey Vera’yı okula götürmek, çıkınca kolları sıvayıp kaldığım yerden çalışmaya devam edeceğim
📌 İlk MS atağından sağ kolumda kalan bir iz var, o geçmedi. Aslında burada bu kadar başım dik yatıyorken, öyle bir görüntü vermek istemezdim ama öyle oldu
https://t.co/RFOAu2m4rN
Ankara İl Sağlık Müdürlüğü haberimizi doğruladı: “İhale iptal edildi, soruşturma sürüyor”
Yolsuzlukları haber yapmaya, anlatmaya devam edeceğiz!
https://t.co/p3WHipHg1x
İstanbul, Fenerbahçe Sahili… 14 Mayıs 1925.
Ne telefon var ne internet ne de “story atmadan önce masaya dokunmayın” diyen biri…
İnsanlar mecburen birbirleriyle konuşuyor. Ne zor zamanlarmış. :)
Diyarbakır'da bir çocukta kuduz tespit edildiğine ilişkin haberlerden sonra yüzlerce mesaj aldım. Görüşümü soran, endişesini paylaşan herkese topluca cevap vermek istiyorum.
Öncelikle kuduz son derece ciddi ve ölümcül bir hastalıktır. Şüpheli her hayvan teması ciddiye alınmalı ve temas sonrası tıbbi değerlendirme kesinlikle geciktirilmemelidir.
Diyarbakır Valiliğinin açıklamasını ve konuyla ilgili haberleri dikkatle takip ediyorum.
Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor:
Bir çocukta kuduz hastalığının laboratuvar olarak doğrulanması başka, bu hastalığın dört ay önce temas ettiği belirtilen bir kediden bulaştığının bilimsel olarak ortaya konulması başka bir şeydir.
Bugün kamuoyuyla paylaşılan bilgiler üzerinden, söz konusu kedinin hastalığın kesin bulaş kaynağı olduğunu gösterecek yeterli bilimsel veri görmüyorum.
Kediler ve diğer tüm memeli canlılar, hatta yunus ve balinalar dahil, kuduz olabilir ve uygun koşullarda kuduzu bulaştırabilir. Bunu tartışmıyorum. Ancak bir hayvanı belirli bir kuduz vakasının kaynağı ilan etmek de bilimsel kanıt gerektirir.
33 yıldır kedilerle çalışan bir veteriner hekim olarak son dönemde kediler üzerinden oluşan dili ve atmosferi dikkatle izliyorum. Nereye doğru gidildiğini görüyorum. Şimdilik bunun ötesinde bir değerlendirme yapmak istemiyorum...
Ama bir konuda sessiz kalamam:
Isırma mı, tırmalama mı olduğu dahi haberlerde farklı aktarılan tek bir olay üzerinden kedilerin toplum sağlığı için tehdit olarak gösterilmesine ve bunun binlerce sahipsiz kedinin yaşamını tehlikeye atabilecek bir korkuya dönüşmesine izin vermemeliyiz.
Kuduzla mücadele edilmelidir. Hem de tavizsiz biçimde.
Fakat bunun yolu korku yaratmak veya kedileri hedef göstermek değil; aşılama, sürveyans, doğru temas sonrası profilaksi, epidemiyolojik araştırma ve bilimsel veridir.
Kuduz ve özellikle kedilerde kuduz konusunda uzun zamandır yazıyor ve bilimsel verileri paylaşmaya çalışıyorum. Konuyu daha ayrıntılı merak edenler bu konudaki makalelerimi okuyabilirler. Böyle dönemlerde sosyal medya manşetlerinden önce bilimsel bilgiye başvurmanın çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Çocuğumuza acil şifalar diliyorum.
Çocuklarımızı kuduzdan koruyalım.
Kedilerimizi de kanıtsız suçlamalardan koruyalım.
Dr. Tarkan Özçetin
Veteriner Hekim
Kalabalık bir poliklinik günü...
70 yaşında bir amca getirdiler.
Tekerlekli sandalyeyle.
Amcanın demansı mevcut.
Aynı zamanda işitme güçlüğü var.
Biten ilaç raporları yenilenecek.
"Eczaneye ilaç borçları varmış! "
Amca olup bitenden bihaber.
Konuşuyorum, duymuyor.
Bakıyor sadece...
O sırada yer yer yüzünde ama daha az ve daha çok boynunda olan morlukları fark ediyorum.
“Ne oldu?” diye soruyorum.
“Düştü.” diyorlar.
Yaklaşık bir hafta önce.
“Acile getirdiniz mi?”
“Tabii, filmleri çekildi. Temiz çıktı.”
Biten raporları için kan istedim.
Öğleden sonra sonuçlara göre raporlarını yenileyeceğim.
Oğlu, öğleden sonra amcayı getirmesek olur mu diye sordu.
Ben o sırada sistemden acildeki girişine bakıyorum.
Yok.
Bulamıyorum.
“Olur tabii.” dedim.
Sonra sordum:
“Acile bize mi getirmiştiniz?”
“Evet.” dedi yakını.
“Ama her şeyi temiz çıktı hocam.”
Çıkmaya çalışıyorlardı.
“Biraz bekleyin.” dedim.
Kalktım.
Amcanın vücuduna bakmak istediğimi söyledim.
Tişörtünü kaldırdım.
Sırtında da morluklar vardı.
Tek bir düşmeyle açıklayamadığım, farklı zamanlara ait olduğunu düşündüğüm morluklar, sıyrıklar.
“Düşünce oldu.” dedi bir diğer yakını.
“Biraz bekleyin, sistemde sorun var.” dedim.
Dışarı çıktım.
Güvenliğe haber verdim.
Güvenlik geldi.
“Hastayı acile alacağız.” dedim.
...
Hastayı arkadaşlar acilde değerlendirdi.
Bize ait bir acil girişi yoktu.
Sonrasında olay adli makamlara intikal ediyor.
Düşme sonucu oluştu dedikleri yaralanmaların, şiddet sonrası oluşmuş olabileceği ve
şiddetin yakınları tarafından uygulanmış olabileceği...
Hayat, yaşanması güç bir arena gibi.
Hele kendini koruyamıyor,
derdini anlatamıyor,
sesini kimseye duyuramıyorsan...
Hekimlerin görüp duyması için ise zamana ihtiyaç var!!!
Dr. Hacı Yusuf Eryazğan…
Yıllardır aile hekimleri ve hekimlik için mücadele eden bir hekim.
Meslek örgütlerinde görev aldı.
Sendikal mücadele verdi.
Sahadaki sorunları söyledi.
"Aşı yok! " dedi.
....
Şimdi ise sözleşmesinin feshi ile gündemde.
Bir hekimin sözleşmesini feshetmek...
Görev yerini değiştirmek...
Hakkında soruşturma açmak...
Neden?
Konuşmasın diye mi?
Hekim konuşmasın mı?
Çalıştığı sistemde gördüğü aksaklığı söylemesin mi?
Hastasının, meslektaşının, sağlık sisteminin sorunlarını dile getirmesin mi?
Bir sendika yöneticisi, temsil ettiği insanların sorunlarını korkmadan anlatamasın mı?
Oysa bir ülkede sağlık sisteminin sorunlarını en iyi bilenler, o sistemin içinde her gün çalışan hekimlerdir.
Onların konuşması tehdit değil;
aksine sistemin kendisini düzeltebilmesi için bir fırsattır.
Ve sağlık sistemi, sorunlarını söyleyen hekimlerden değil;
sorunlarını söylemeye korkan hekimlerden zarar görür.
Bu nedenle bugün mesleki görüşümüz, sendikamız, geçmişteki fikir ayrılıklarımız ne olursa olsun;
Bir hekimin söz söyleme hakkını savunmak, hepimizin söz söyleme hakkını savunmaktır.
Dr. Hacı Yusuf Eryazğan yalnız değildir.
Hekimler susmaz!!!
#GerçeklerFeshedilemez
Yaşlı bir amca.
Polikliniğe geldi.
Eski zamanlardan bir ceket var üzerinde.
Boynunda kravatı.
Yine eskilerden.
Emekli memurmuş.
Berrak bir zihni var.
Anlatıyor, dinliyor...
Yanında kızı var.
Elli yaşlarında.
Sessizce ayakta bekleyen.
Tedavisini düzenledim.
İlaçlarında değişiklikler yaptım.
“Anlatayım amca.” dedim.
“Kızıma anlat. Bana o bakar, o ilgilenir. Her şeyimi takip eder sağ olsun.” dedi.
"Tamam.” dedim.
Tek tek anlattım.
Yeni ilaçlarını…
Nasıl kullanacağını…
İnsülin dozlarını…
Şeker takibini…
Amca da dikkatle dinliyor ama.
Sonra amca dışarı çıktı.
Kızı kaldı.
“Buyurun, bir şey mi oldu?” dedim.
“Hocam, ben kızı değilim. Küçük yer, duyarsınız falan, yanlış anlaşılmasın.” dedi.
Anlamadım.
“Siz kimsiniz?” dedim.
“Komşusuyum.” dedi.
“Kızları Almanya’da.”
“Sizin yanınızda kaldığını söyledi ama.”
“Yok hocam, yalnız yaşıyor.” dedi.
“Kimsesiz bilmesinler beni. İlgilenmezler o zaman. Bir sahip çıkanım olduğunu bilsinler, diyor. Onun için beni ‘kızım’ diye tanıtıyor.”
...
Boğazıma bir yumru oturdu.
Bütün gün yutkunmaya çalıştım.
Ama yine de gitmedi.
Ben üniversite mezunu, 20 yaşında #Otizmli bir evlat annesiyim.
Oğlum 18 yaşına kadar %80 ÇÖZGER raporuyla Evde Bakım Yardımı alabiliyordu.
18 yaşını doldurdu. Engel oranı yine %80. Otizmi aynı. Üstelik bakım ihtiyacı azalmadı; aksine yaşı ve bedeni büyüdükçe bakım, gözetim ve destek ihtiyacı da arttı.
Ama ÇÖZGER'den Erişkin Engelli Sağlık Kurulu Raporuna geçince rapora “KISMİ BAĞIMLI” yazıldı ve Evde Bakım Yardımı kesildi.
Soruyorum:
17 yaş 364 günlükken bakıma ihtiyacı olan evladım, 18 yaşına bastığı gün nasıl birden bakım desteğine ihtiyacı olmayan bir bireye dönüştü?
1 GÜNDE NE DEĞİŞTİ?
Üstelik yaşadığımız adaletsizlik bununla da bitmiyor.
20 yaşında, %80 engelli oğlum Engelli Aylığı alamıyor.
Ben oğluma bakım verdiğim için çalışma hayatına katılamıyorum.
Sosyal güvencem yok, GSS primimi cebimden ödüyorum.
Bakım veren anne olarak emeklilik güvencem de yok.
Ve bütün bunların üzerine oğlumun babasına açtığım nafaka davasında karşı tarafın avukatı savunmasına şu başlığı koyabiliyor:
“DAVACININ ANNESİNİN ÇALIŞMAMASININ MADDİ YÜKÜ MÜVEKKİLE YÜKLETİLEMEZ.”
Bunu söyleyen tarafın müvekkili ise 20 yaşındaki engelli oğlunu bugüne kadar hiç görmemiş, bakımında hiçbir sorumluluk almamış ve manevi olarak hiçbir destekte bulunmamış bir BABA!
Ben 20 yıldır evladımın bakımını, gözetimini, eğitimini, hastanesini, krizini, gecesini, gündüzünü üstlenirken; onun hayatında fiilen hiç bulunmamış bir babanın tarafından bana:
“Anne çalışmıyor.” deniliyor.
Üstelik benim “iş bulamamam veya çalışmayı tercih etmememden” söz ediliyor.
TERCİH Mİ?
20 yaşında otizmli bir bireye 7/24 bakım vermek ne zamandan beri “çalışmamayı tercih etmek” oldu?
Ben keyfimden çalışmıyor değilim.
BEN ZATEN ÇALIŞIYORUM!
Hem de 20 yıldır,
haftanın 7 günü,
günün 24 saati,
mesaisi bitmeyen, yıllık izni olmayan, emekliliği olmayan ve karşılığı ödenmeyen bir işi yapıyorum:
EVLADIMA BAKIYORUM.
Devlet bakım desteğimi kesiyor.
Engelli aylığı bağlamıyor.
Beni sosyal güvenceye almıyor.
Emeklilik hakkı vermiyor.
GSS'yi cebimden ödetiyor.
Sonra da mahkeme dosyasında karşıma:
“Anne neden çalışmıyor?” denilebiliyor.
O halde ben de soruyorum:
BEN ÇALIŞMAYA GİDERSEM OĞLUMA KİM BAKACAK?
Engel değişmedi.
Otizm değişmedi.
Bakım ihtiyacı azalmadı; AKSİNE ARTTI.
Bakım veren annelerin emeğini artık görün!
Biz “çalışmayan kadınlar” değiliz.
Biz emeği çalışma sayılmayan, görünmeyen BAKIM EMEKÇİLERİYİZ.
Sadaka değil; sosyal güvence, emeklilik, bakım desteği ve çocuklarımız için insan onuruna yaraşır bir gelecek istiyoruz ve hepsinden de ötesi, "BİZ ÖLDÜKTEN SONRA BİZİM ÇOCUKLARIMIZ NE OLACAK" ?!
BU BİR LÜTUF DEĞİL, HAKTIR!
#EngelliHaklarıİçinBirlikte
#Otizm365GünBizimle