Makyavel çok büyük bir kopuşu temsil ediyor. O dönemde Rönesans hümanistlerinin hepsi uyumcu (concordia). Makyavel'in toplumsal hiziplerin devleti zayıflatmak bir yana, ona güç katan asıl unsur olduğunu iddia etmesiyle "politik çatışmacılık" dediğimiz yeni bir görüş ortaya çıkıyor. Mesela pleb tribünlerinin kuruluşu, dönemin düşünürlerince sonun başlangıcı iken Makyavel'e göre çok hayırlı bir olaydır.
Ondan önceki ve sonraki neredeyse bütün düşünürler ya geçmişte ya da gelecekte politik düzenin çatışmalara son vermesi konsepti üzerinde dururlar. Mesela Hegel'de Tarihin Sonu veyahut Marx'ta komünist toplum örnekleri verilebilir.
Makyavel; sınıflar, hizipler, çıkar grupları vb. adına her ne derseniz onlar arasında bir uzlaşının çatışmayı bitirmesi yoluyla müreffeh olacağımıza inanmaz. Ona göre denge ancak taraflar arası *güç farkının* ortadan kaldırılması ile ulaşılabilir. Ama bu liberal ve neo-cumhuriyetçilerde olduğu gibi tek başına hukuki düzlemle de sağlanmaz. Hukuki düzlem ancak yenişememe durumu ile gelir. Çatışma sürer ama denge söz konusudur. Cumhuriyetler ancak böyle üretken ve özgür olur.
İyi bir cumhuriyet, bu denge durumunu yeni gelişmelere göre sürekli uyarlamalı ve kendini geliştirmelidir. Ancak olur da cumhuriyet yozlaşırsa radikal reformculara ihtiyaç duyulabilir. İşte Prens buraya yerleşir. Tabi orası başka bir konu.
@CeyhunElgin ve @AdemElveren_ ile üzerinde çalıştığımız, asgari ücretin Türkiye'de enflasyon, işsizlik, ve dış ticaret üzerindeki etkilerini incelediğimiz makalemizin ilk hali Greenwich Papers in Political Economy serisinde çalışma metni olarak yayımlandı.
İlgilenenler için ekte:
https://t.co/K5568f6ahj
Farklı ampirik tahminlerde asgari ücretteki %10'luk bir artışın enflasyonu bir yılda 1 ila 2 puan arasında artırdığını buluyoruz. Şu haliyle asgari ücret artışlarının enflasyon üzerindeki etkisi bazı kesimlerin düşündüğünden çok daha düşük. Etkinin talepten ziyade, maliyetleri artırma yoluyla olduğunu tahmin ediyoruz.
Ayrıca asgari ücretin işsizlik üzerindeki etkileri oldukça küçük. %10'luk artış işsizliği bir yılda 0.10 ila 0.15 puan artırıyor ve etkiler büyük ölçüde istatistiksel olarak anlamsız. Asgari ücretin dış ticaret üzerindeki olumsuz etkileri de düşündüğümüzden küçük. %10'luk artış dış ticaret açığını GSYH'nin %0.1-0.3 kadarı kadar artırıyor.
2021-2023 kâr enflasyonu ile geçilmiş, sonra faizler yükseltilince net kârlar hafif kısılmış deriz. Önce Conflict theory of inflation ardındansa Pivetti haklı çıkıyor.
Türkiye’nin 1980 sonrası uyguladığı ekonomik modelin muhtemelen en büyük eksikliği düzgün bir sanayi politikasının olmamasıydı.
Yatırımları yönlendirecek, koordine edecek ve destekleyecek tutarlı bir sanayi politikasının bulunmaması sonucunda, 1980’ler Türkiye ekonomisinde 2 tane yapısal bozukluk gözlemliyoruz:
1- Reel ekonomide sabit sermaye yatırımları aşırı azaldı. Sürdürülebilir bir sabit sermaye stoğu oluşturulamadı ve sabit sermaye yatırımlarının hızı 1970’lerin ancak yarısı büyüklüğündeydi. 1989’a kadar, sanayi sektöründeki toplam sabit sermaye stoğu, 1980 seviyesinin gerisinde kalacaktı. İhracata yönlendirilen bir ekonominin, bu yönelimi gerekli sabit sermaye yatırımlarıyla destekleyememiş olması, bize modelin sürdürülebilirliği hakkında ciddi soru işaretleri gösteriyor.
2- Türkiye ekonomisinde, 80 sonrası yatırım öncelikleri ihracata yönelik sektörlerden ticarete konu olmayan sektörlere doğru kaymıştı. Bu dönemde ihracata yönelik bir ekonomik modeli öngörülmüştü, ama buna rağmen ulusal ekonomideki yatırım öncelikleri, uluslararası rekabete girişen sektörlerde değil; inşaat gibi ticarete konu olmayan sektörlerdeydi. Ortada büyük bir çelişki var. Çünkü ekonomide ihracat öncelikleri ile yatırım öncelikleri arasında çok büyük bir uyumsuzluk var.
Bu iki olgu, esasında düzgün bir sanayi politikası ile gayet tabii çözülebilecek sorunlardı. Özellikle yatırımların koordinasyonu sağlanabilse, kolayca ikinci sorun hallolabilirdi. Fakat bu yönde adımlar atılmadığından, bu iki yapısal bozukluk modelin sürdürülebilirliğini baltalamıştı.
2012'de İngiltere'deki National Army Museum Britanya'nın gelmiş geçmiş en büyük askeri düşmanlarıyla ilgili bir oylama yapar. Listede 5 kişi vardır, biri Atatürk'tür. https://t.co/KgzAdeUJWp
Bu sabah okudum ve bu sene sene yayınlanan en iyi makalelerden biri olabilir. Eğitimin yaygınlaşmasının küresel kalkınma ve sefaletin düşmesi üzerindeki rolünü araştırıyor. Makalenin temel bulguları, 1980-2019 arasında küresel ekonomik büyümenin yüzde 45’inin okullaşma ve eğitimin yaygınlaşmasından kaynaklandığına işaret ediyor.
Daha da önemlisi, bu büyüme katkısı en fazla da dünyadaki en yoksul yüzde 20’lik kesimde yoğunlaşıyor. Şöyle ki, dünya genelindeki en fakir yüzde 20’lik kesimin 1980-2019 arasındaki gelirlerindeki artışın yüzde 60 ila 65’inin eğitimin ve okullaşmanın yaygınlaşmasından kaynaklandığına işaret ediliyor. Bu bağlamda da söz konusu dönem aralıklarında azalmış küresel fakirliğin, yüzde 40’ının doğrudan eğitimin yaygınlaşmasının bir sonucu olduğuna işaret ediliyor.
Kendini düzeltemeyen, toplumu düzeltemez.
Toplumu düzeltemeyen, kamuyu düzeltemez.
Kamu düzelmeden güç olmaz; güç olmadan ne uluslararası ilişkiler yürür, ne vizyon olur, ne de gelecek kurulur.
Denetimin olmadığı, merkeziyetçiliğin baskın olduğu, herkesin yalnızca “ben” dediği bir yerde kötü son kaçınılmazdır.
Lozan'ın Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusu olduğu çok söylenir.Bunun tersi de doğrudur:1923 Cumhuriyet Devrimi,Lozan'ın kazanımlarının güvencesidir.Atatürk ve arkadaşları Lozan'ı elde edip bizi Sevr'e götüren koşulları değiştirmeselerdi,asıl o zaman Lozan eksik kalırdı.Kutlu olsun!
Ünlü 1919-1923 Alman hiperenflasyonunun esasında şirketler üzerinde olumlu etkiler de yaratmış olduğunu gösteren çok ilginç bir makale yayınlandı American Economic Review’un yeni sayısında.
Makale, Weimar hiperenflasyonunun şirket bilançoları üzerinden borç-enflasyon kanalıyla reel ekonomiyi aslında pozitif yönde etkilemiş olabileceğini gösteriyor. Çünkü, makalenin gösterdiği üzere, Weimar hiperenflasyonu şirketlerin reel borç yüklerinde ve iflaslarında çok büyük bir azalmaya yol açmıştı. Öyle ki, 1919-1924 arasında, şirketlerin borç/varlık oranı neredeyse yüzde 50 düzeyinde azalmıştı.(Aşağıdaki 1 fotoğraf6 Çünkü böyle bir beklenmeyen hiperenflasyon, şirketlerin borçlarının reel değerini neredeyse yok etmişti. Dolayısıyla Alman şirketlerinin iflas etme olasılığı epey düşmüş(2. Fotoğraf) ve şirketlerin faiz giderleri azaldığından, yatırım ve istihdam harcamaları epey artışa geçmişti.(3. Fotoğraf)
Cidden çok ilginç, demek ki her ne kadar hiperenflasyon Weimar cumhuriyetinde ekonomik bir felaket yaratsa da, bundan faydalanan bir zümre de mevcutmuş.
En yüksek gelir elde eden iki gruba (yaklaşık 35 milyon kişi) baktığımızda toplumun iyi bir yaşam sürdürdüğünü, istediği şeyleri alabildiğini, tatile gidebildiği kanısına varıyoruz ve diyoruz ki “alış veriş hız kesmiyor, marketler, kafeler, restoranlar dolu demek ki durum iyi.” Buna karşılık bu grubun dışındakilere (yaklaşık 50 milyon kişi) baktığımızda diyoruz ki “kriz var.” Tuhaf ama ikisi de doğru
https://t.co/mL9FCFn5XD
Çin maddi genişlemesi zincirlerinden kurtulmuş bir canavar gibi geliyor. Endüstrideki arkadaşlardan duyduklarımız doğru çıkıyor bu veri ile. Çin ile ticaret gittikçe tek taraflı bir hale geliyor. Ticari açığın ivmesi ve sanayisizleşme dalgası çok sert olacak bizim adımıza.
ABD 1930’lu yıllara kadar muhtemelen dünyanın en eşitsiz yerlerinden biriydi. Fakat 1950’ye gelindiğinde, gelir dağılımının ekseriyetle adil biçimde gerçekleştiği bir ülke haline gelmişti. Peki 1930-1950 arasında ne olmuştu? Cevap basit aslında: Roosevelt’in New Deal politikaları. New Deal, esasında Büyük Buhran’a tepki olarak, ABD’nin ilk sosyal demokratik politikalara kayışını temsil eder.
Kabul etmek gerekir ki, New Deal’ın mâli politikaları Büyük Buhran’ı bitirmede çok başarılı olamamıştı.(Romer 1992’ye bakılmalı bu konuda.) Ama New Deal, 1945-1970 arasında ABD’nin altın çağı ve devlet öncülüğünde ekonomik kalkınmanın temelini oluşturması bakımından uzun vadeli olarak savaş sonrası refahın temelini atmıştı. New Deal, ABD’de devletin ekonomiye müdahalesini normalleştirmiş ve sıradanlaştırmıştı; bu açıdan bakınca özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında uygulanan ARGE sübvansiyonu vb. gibi araçlarla uygulanan sanayi politikasının temelidir New Deal.(WW2 uygulanan sanayi politikaları da doğrudan ABD’nin soğuk savaş dönemindeki teknolojik liderliğinin temelini oluşturue.) Ama bence New Deal’ın en önemli yaptığı şey, sosyal adaleti sağlayabilmiş olmasıydı.
New Deal, felsefi olarak adil bölüşümün yeniden dağıtım ve vergiler yoluyla değil, işçilerin ve alt sınıfların pazarlık güçlerini artırarak “pre-distribution”ı sağlama hedefi güdüyordu. Galbraith’in tabiriyle, “birbirini dengeleyen güçler.”(countervailing powers) yaratılacak ve böylece ekonomideki adil bölüşüm kendiliğinden gerçekleşecekti. Bu bağlamda, New Deal 1936’da ABD’de sendikalaşmayı yasallaştırmış ve hatta işçilerin sendikalaşması için kampanyalar başlatmıştı. O dönemin çok ünlü bir sloganı vardır: “President wants you to join union.” Adeta New Deal sendikalaşma seferberliği başlatmıştı özetle.
Bu sendikalaşma seferberliği de işte 1930-1950’lerde ABD’de ekonomik eşitsizliğin azalmasının en önemli sebeplerinden biriydi. Bu konuda muazzam bir makale yayınlandı son yıllarda. Farber ve diğerlerinin (2021) hesaplamalarına göre, 1936-1968 yıllarında Gini Katsayısındaki düşüşün en az 1/4’ü sendikalaşma sayesinde gerçekleşmişti.(makaleyi aşağıya bıraktım.) Yani, ABD’yi Gilded Age’de dünyanın en eşitsiz ülkelerinden, ww2 sonrası dönemde gelirin adil bölüşüldüğü ve herkesin refahtan yararlanabildiği bir ülkeye dönüştüren en önemli olgu, sendikalaşmaydı.
Özetle, tarihi örneklerle de sabittir ki, adil bölüşümün yolu sendikalaşmadan geçer.
@Osman_Tunaboylu@yseminaksoy@ekonomikanaliz Hocam merhaba, maalesef baskısı kalmamış ikinci el olarakta bulunmuyor bir Mülkiyeli olarak okumak isterim temin edebileceğim bir yer var mı acaba?
Ünlü Napolyon-Goethe diyaloğu üzerine düşünceler.
"...değişen ise, ekonominin de siyasal bir unsura dönüşmüş olması, dolayısıyla 'kaderimiz' haline gelmesidir."