Deprem bölgesinde hayatını kaybeden tüm il ve ilçelerin belediye başkanları, imar ve iskan işlemlerinde imzaları bulunan her sorumlu, istisnasız istifa etmelidir. Eğer kendi istekleri ile yapmazlarsa, hükümet tarafından görevden alınmaları ve yargıya teslim edilmeleri gerekir.
You are right on this point: Crete is a large island, and the balcony analogy oversimplifies the island’s situation. However, having a right to an exclusive economic zone and obtaining full effect in maritime delimitation are two different legal issues.
The existence of legal departments within the European Union does not mean that every position it advocates is objectively and indisputably correct. In my view, the EU’s position is often shaped by political and economic interests. One of the clearest examples of this is its support for the genocidal Israeli regime despite the killings carried out by that regime. Therefore, I do not find the argument that “the EU has legal experts, so it must be right” convincing. However, the issue of Israel is a separate debate; let us return to our subject.
Do you really think that Turkey will back down from this step it has taken?
Turkey will not accept the Aegean becoming a “Greek lake.” I believe you underestimate how far Turkey may be prepared to go on issues it regards as threats to its sovereignty and security. My view is that, in such a situation, Turkey could be prepared to risk not only diplomatic and economic losses but, in the worst-case scenario, even war. It would be a serious miscalculation to assume that the commercial interests it might lose or the sanctions it might face would necessarily force it to retreat.
This does not mean that I want war. However, there is a difference between not wanting war and being prepared to accept it as a last resort in a matter regarded as an issue of sovereignty. You, of all people, should understand this best. Turkey’s position on Cyprus and the Turkish Republic of Northern Cyprus is an example of its willingness to bear costs for many years on issues it considers strategic.
Turkey has set out its map and position concerning maritime jurisdictional areas. Of course, publishing a map alone does not resolve an international legal dispute; the same applies to Greece. However, I do not believe that any country or organisation can pressure Turkey into abandoning this position. Those who believe that such pressure will succeed may try it; my assessment is that they will not see the retreat they expect.
I am not making these remarks as a populist slogan. I am expressing my assessment of how Turkey views this issue: I do not expect the Turks to retreat in the face of pressure on this matter.
In my view, the only realistic way to overcome this impasse is for our Greek neighbours to sit down at the negotiating table without preconditions and seek a solution based on friendship, good neighbourly relations and international law—one that takes into account the rights and legitimate interests of both sides.
Even if Greece had not only the European Union but the entire world behind it, I do not believe that Turkey would give up its own rights. Do not interpret Turkey’s openness to negotiations as meaning that it will accept a map imposed upon it.
Hayır, bu Azerbaycan’a yapılmış bir hürmetsizlik değildir. Türkiye’nin her platformda sergilediği net bir tavırdır. Okuma yazman varsa ve gözlerinde sorun yoksa, bunu rahatlıkla okuyup izleyebilirsin.
Asıl hürmetsizlik, Azerbaycan’ın soykırımcı bir hükümetin devlet başkanını kendimizden aziz bildiğimiz Azerbaycan’a davet etmesidir. Bu, bize değil tüm insanlığa yapılmış bir hürmetsizliktir. Tabii siz bunu realpolitik olarak da açıklayabilirsiniz. Fakat tüm dünya sizin soykırımcılarla aynı safta olduğunuzu hafızalarına kazır, bu mahcubiyeti hepiniz yaşarsınız. Önemli olan güçlü ile dost olmak değildir, hakkın yanında durmaktır.
Yapmayın, Türkiye’ye haksızlık etmeyin.
@nevzatcicek Yahu sen ülkende başörtüsü ile eğitimi yasaklıyorsun, Türkiye’den eleştiriler duyunca da, bunları susturun diyorsun... bu nasıl bir aymazlıktır?
Kardeşiz diye senin her yanlışına sesiz kalamayız.m
Sevda Hanım, "üzülmeyelim"; teşhisi net ve doğru koyalım: bu şerefsizliktir.
Bu şerefsizliğe sesimizi yükselttiğimiz için bize "iç işlerimize karışma" denilmiştir. Bunu söyleyen adam, Karabağ için ise "pulunu vererek silah aldık" demiştir. Demek ki o saate kadar pulu yokmuş adamın…
Üzülmeyelim, bir diktatörün despotluğu diye adlandıralım…
Nihat Zeybekci, Gazze’de yaşanan s*ykırıma karşı “İtrail’i kınadık ama serbest ticaret anlaşmamız var, altı satıp bir alıyoruz” sözleriyle hafızalarımızda….
Denizli’deki üç beş kablo üreticisinin ticari menfaatini, Gazze’de katledilen masumların canından üstün tutan biri…
Şimdi insan sormadan edemiyor:
Gazze’deki s*ykırıma rağmen satılan o kabloların kazancı mı acaba fonlarda eridi?
İnsan unutur, tarih unutmaz, HUDA hiç unutmaz!
Canlı yayında, saat 21.46’da “Aradım” diyorsun.
Sana yanıt gelince, paylaştığın ekran görüntülerinde net olarak saat 23.00 civarında aradığın ortaya çıkıyor. Yani net bir şekilde yalan söylemişsin.
Hem de çok net! Üstelik toplumu manipüle etmek için arama saatini de gizlemişsin. Ekran görüntüsünde sadece “Dün” yazıyor. Yani paylaştığın ekran görüntüsüyle bile yalanını kapatmaya çalışıyorsun.
Ayrıca, “Ben sadece iddia olduğunu söyledim” diyerek mesnetsiz ithamlarda bulunmak hem gazetecilik etiğine sığmaz hem de büyük bir ahlaksızlıktır. Sağdan soldan duyduğun şeyleri muhataplarına sormadan, net ve somut şekilde belgelemeden, “Ben sadece iddia olduğunu söyledim” savunmasına sığınmak Şark kurnazlığıdır ve halk dilinde “ yavşaklıktır”
“Kimin kimi aradığı önemli değil” diyerek söylediğin yalanı değersizleştirmeye çalışıyorsun. Bu da bir gazeteci için başka bir utançtır.
“Yalancı ve iftiracı diye nitelendirilmeler soruları ortadan kaldırmaz” diyorsun. Evet, doğru söylüyorsun. Ancak o soruların varlığı da senin yalan söylediğin gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Ticaret Bakanı’ndan veya basın müşavirinden izin almak zorunda tabii ki değilsin. Evet, elinde somut başka kaynaklar varsa onları da değerlendirebilirsin. Fakat yaptığın araştırma hakkında doğruyu söylemek zorundasın. Heleki canlı yayında…
Senin soru sorma hakkın, sana açıkça yalan söyleme hakkı vermez. Karşı tarafa olan nefretin o kadar belli ki, bunu gazetecilik mesleği ve görevi ile gizlemeye çalışıyorsun...
Bu doğru değil….
Ben hocanızın kutup olup olmadığını bilmiyorum... Umarım öyledir... Fakat şunu biliyorum ki, bu kadar methiye düzmenin ne ahiretinize ne de dünyanızda bir faydası yoktur.
Kutupsada Allah razı olsun, değilse de Allah razı olsun... Mesele üstadınınızın ne olduğu değil, sizin ne olacağınızdır.
Yarın mizana çıktığınızda, Hesabı siz vereceksiniz, Üstadınız, Kutbunuz, Gavsınız değil… Mesela bu dünya kime intisap ettiğiniz değil, inanıp, salih amel işleyip işlemediğinizdir...
Hazreti peygamber kızı, Ayşe’ye “Babanın peygamber olması seni kurtarmaz” Demiştir.
Schon bei Ihrem ersten Kommentar unter diesem Beitrag hätte ich eigentlich erkennen müssen, was für ein Gaul Sie sind.
Ja, Herr Gaul, waschen Sie sich heute Abend vor dem Schlafengehen die Hände, denn weil Sie diejenigen unterstützen, die dieses Blut vergießen, klebt es auch an Ihren Händen.
Ist das nicht eigentlich überall im Leben so? Welches Thema kann man schon völlig losgelöst von seinen Ursachen, seiner Vorgeschichte und seinen Zusammenhängen beurteilen? Das ist doch kaum möglich. Und ich wüsste auch nicht, wie man es anders machen sollte.
Natürlich ist die begangene Tat nicht akzeptabel. Und selbstverständlich lehnen wir sie ab. Aber was ist mit dem, was davor war? Und was ist mit dem, was danach geschah? Sollen wir darüber nicht sprechen?
Wenn man wirklich eine Lösung finden will, muss man über das Davor genauso sprechen wie über das Danach. Man muss Ursachen, Entwicklungen und Folgen betrachten. Denn wenn das Ziel tatsächlich eine Lösung ist, haben wir letztlich keine andere Möglichkeit, als miteinander zu reden und uns mit der gesamten Geschichte auseinanderzusetzen.
JaDudeR,
DNatürlich halte ich es für richtig, gegen ein Regime zu protestieren, dessen Nationalspieler nach einem Tor mit der Eckfahne eine Botschaft an israelische Soldaten sendet, während Zehntausende Menschen getötet wurden; gegen ein Regime, dessen Armee als „die moralischste Armee der Welt“ bezeichnet wird und dessen Vorgehen unter Berufung auf Amalek sogar theologisch gerechtfertigt wird – ohne Unterschied zwischen Alten, Kindern, Babys, Frauen oder selbst Tieren.
Ja, ich halte es deshalb für richtig, einem solchen Regime deutlich die Anerkennung zu verweigern und ihm zu zeigen, dass man dieses Handeln nicht akzeptiert.
Und bitte kommen Sie jetzt nicht reflexartig mit dem Etikett „antisemitisch“. Hier werden weder Juden noch das Judentum kritisiert oder angegriffen.
Meine Kritik und meine Empörung richten sich gegen die israelische Staatsführung und diejenigen, die für dieses Vorgehen verantwortlich sind – gegen ein Regime, dem ich Genozid und Blutvergießen vorwerfe und das international zunehmend isoliert wird.
Kritik an einem Staat und seinen Verantwortlichen ist nicht dasselbe wie Hass auf Juden.
Die Angriffe vom 7. Oktober lehnen wir entschieden und ohne jede Einschränkung ab. Jedes Menschenleben ist wertvoll, ganz gleich, ob jemand Jude oder Muslim ist.
Der 7. Oktober war jedoch nicht der Anfang dieser Geschichte. Wenn man sich intensiver und tiefergehend mit dem Konflikt beschäftigt, erkennt man, dass der 7. Oktober nicht isoliert betrachtet werden kann, sondern im Kontext eines seit rund 70 Jahren andauernden Leidens und Konflikts steht. Das bedeutet ausdrücklich nicht, dass wir die Angriffe vom 7. Oktober rechtfertigen, wir lehnen sie entschieden ab.
Zumindest haben Sie geantwortet, ohne beleidigend zu werden. Dafür danke ich Ihnen. Ich würde Ihnen wirklich empfehlen, sich einmal ausführlich und möglichst unvoreingenommen mit der Geschichte und den Hintergründen des Nahostkonflikts auseinanderzusetzen.
Kaum machen Sie den Mund auf, und schon weiß man nicht, was unerträglicher ist: der Gestank oder der Unsinn, der dabei herauskommt.
Dummheit erkennt man nämlich nicht daran, dass jemand etwas nicht weiß. Dummheit beginnt dort, wo man das, was man irgendwo aufgeschnappt hat – ein bisschen aus den Medien, ein bisschen vom Hörensagen –, ungeprüft nachplappert und sich dabei auch noch einbildet, man hätte gerade etwas Kluges gesagt.
Nur zur Erinnerung: Sie sind nicht verpflichtet, zu allem eine Meinung abzugeben. Wenn Sie etwas wissen, bringen Sie Argumente. Wenn Sie nichts wissen, wäre Schweigen vielleicht der intelligenteste Beitrag, den Sie zu diesem Thema leisten können.
Wie schnell Sie doch jede scharfe Kritik reflexartig als „antisemitisch“ abstempeln schneller als ein Blitz, als wäre dies der schnellste Reflex überhaupt.
Treten Sie aus Ihrer Komfortzone heraus und setzen Sie sich mit dem Inhalt auseinander, statt sofort ein Etikett zu verteilen.