2 yıl önce damar tıkanıklığına bağlı göz içi iğne önermişim 3 seans. İlkini yaptırmış acıdı diye gitmiş sülük yaptırmış. İyi geldiğini hissetmiş?! Bugün geldi hiç görmüyor. Yani kafayı yiyeceğim ya. Ve bu yanlışın sebebi de o instagramda milyonlarca kez izlenen saçma sapan videolar yok boynunu ittim düzeldi yok çıtlattım düzeldi. Yok kırlangıç otu. Yazık günah ya
Hatay Dörtyol Devlet Hastanesi’nde, anjiyo sırasında radyasyon alanına zorla giren bir kişi kardiyolog arkadaşımıza sözlü ve fiziksel saldırıda bulunmuş.
Saldırgan gözaltında.
Sizce sağlıkta şiddetin cezası, aşağıdaki Fransa örneğindeki gibi gerçekten caydırıcı olsaydı, bu kişi o alana girmeye cesaret edebilir miydi?
➖Yaren, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisiydi.
➖Sınavlarına hazırlanabilmek için bayram tatilinde memleketi olan Muğla’ya gitmedi, Kayseri’de kaldı.
➖Üniversitenin kütüphanesinde sınavlara hazırlanıyordu.
➖Dün kütüphaneden ayrıldı, motosikleti ile yola çıktı.
➖Ve maalesef lüks bir cipin çarpması sonucu hayatını kaybetti.
➖Bana gelen bilgi doğruysa “cipi kullanan kişinin güçlü bağlantıları var ve kaza esnasında alkollüydü!”
➖Bu konunun takipçisi olacağım!
➖Ve genç meslektaşımın hayatını kaybettiği bu elim kazada,
➖Adaletin yerini bulması için elimden geleni yapacağım.
➖Yaren’e Allah’tan rahmet, acılı ailesine başsağlığı diliyorum.
@RTErdogan@TC_icisleri@adalet_bakanlik
Buradan Sağlık Bakanı @drmemisoglu’ na sesleniyoruz.
14 Mart’ın anlamı yalnızca bir kutlama günü değildir. Bu tarih, tıbbiyelilerin tarihinden doğmuş; hekimliğin mesleki kimliğini, sorumluluğunu ve mücadelesini simgeleyen özel bir gündür.
Bu nedenle 14 Mart’ı “tüm sağlık çalışanlarının günü” olarak tanımlamak, günün ortaya çıkışındaki tarihsel gerçekliği ve tıbbiyeli geleneğini göz ardı etmektedir.
Elbette sağlık hizmeti ekip işidir ve sağlık alanında görev yapan her meslek grubunun emeği değerlidir. Ancak her mesleğin kendi günü, kendi tarihi ve kendi sembolü vardır. 14 Mart Tıp Bayramı da hekimlerin ve tıbbiyelilerin günüdür.
14 Mart’ın gerçek anlamını korumak; hekimliğin tarihine, mesleki kimliğine ve bu günün taşıdığı simgesel değere saygı göstermekle mümkündür.
Tüm Hekimlerin ve Tıbbiyelilerin Tıp Bayramı kutlu olsun!
#14MartTıpBayramı
14 Mart; “sağlık çalışanları günü” değil, tıbbiyelilerin ve hekimlerin bayramıdır.
1827’de II. Mahmud döneminde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin açılması ile başlayan ve 1919’da işgal altındaki İstanbul’da tıbbiyelilerin bağımsızlık duruşuyla anlam kazanan 14 Mart Tıp Bayramı, hekimlik mesleğinin onur günüdür.
Bugün ise bu tarih, hekimlerin sorunları konuşulmadan sadece protokol mesajlarına indirgenmektedir.
Sayın Sağlık Bakanı;
14 Mart gerçekten kutlanacaksa önce tıbbiyelilerin, hekimlerin sorunları görülmelidir.
Çünkü 14 Mart, adı üzerinde:
Tıp Bayramıdır.
#14MartTıpBayramı #Tıbbiyeliyiz
@drmemisoglu@saglikbakanligi
Yeni Düzenleme, Yeni Sorumluluk Yükü
Sağlık Bakanlığı’nın, MEDULA-Hastane sistemi üzerinden sağlık hizmetlerinin faturalandırılmasında “hekim e-imza onayı” zorunluluğuna ilişkin yazısı yayımlandı.
Kamuda malpraktis sorunlarının çözüldüğü ifade edilirken; sahada çalışan hekimlerin üzerine yeni idari ve hukuki yükler eklenmesi ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Hekimler; zaten yoğun iş yükü, şiddet riski ve artan bürokratik işlemler altında görev yaparken, faturalandırma süreçlerinin doğrudan hekim onayına bağlanması;
▪️ İdari sorumluluğun genişletilmesi,
▪️ Olası mali ve hukuki ihtilaflarda hekimin doğrudan muhatap hâline getirilmesi,
▪️ Sağlık hizmetinin tıbbi niteliğinden uzaklaşıp bürokratik baskının artması
gibi sonuçlar doğurabilecektir.
Sağlık hizmeti ekip işidir. Tıbbi karar ve uygulama sorumluluğu ile idari-faturalandırma süreçlerinin ayrımının net olması gerekir. Aksi hâlde sistemsel sorunların faturası yine sahadaki hekime kesilir.
Kamuda malpraktis yükünün hafifletildiği söylenirken, hekimlerin yeni düzenlemelerle dolaylı sorumluluk alanlarına itilmesi kabul edilemez.
Hekimlerin asli görevi hastaya nitelikli sağlık hizmeti sunmaktır; muhasebe ve faturalandırma süreçlerinin riskini taşımak değil.
📍 Sağlık politikaları, hekimi koruyan ve güçlendiren bir anlayışla düzenlenmelidir.
#tabipsen
Sadece özel hekimleri değil her branş ve birimden tüm hekimleri, geleceğin hekimleri tıp öğrencilerini ilgilendiren çok ciddi düzenlemeler bunlar. #HekimBağımsızlığınaDokunma
Sağlık Bakanlığı Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü’nün, “Sağlık Hizmetlerinin Faturalandırılmasında Hekim Onayı“ konulu resmi yazısı gereği hekimler, B ve C grubu sağlık kurumlarında yaptıkları işlemler için, dönem sonlandırma sırasında, MEDULA sisteminden ayrıca e-imza ile onay verecekler.
Reçete ve raporlarda e-imza kullanan hekimler, diğer tüm işlemlerini de zaten dijital kimlikleriyle yapmaktadırlar.
Dönem sonunda, faturalamada topluca bir onay sistemi, hekime ekstra iş yükü ve ekstra hukuki sorumluluk oluşturmanın yanı sıra, yapılanları tek tek hatırlamanın zorluğu nedeniyle, zannedildiği gibi “doğru faturalama” demek değildir, toplu onay yaklaşımı ile, sorumluluğun hekime yüklenmesidir.
Doğrusu, tek e-imza ile tüm süreci yönetmek, bir yandan idari olarak denetimleri yapmak ve emin olunamayan durumlarda hekime başvurmaktır.
Hekimi fatura odaklı iş yapmaya yönlendiren bu sistem yerine, hasta güvenliği odaklı tıbbi yaklaşıma yönlendiren bir kurgu benimsenmelidir.
6 Ekim yönetmeliğiyle beraber serbest çalışmak isteyen hekimler mesleklerini icra edecek hastane bulamıyorlar. Özel hastanelelerin çarklarına girmek istemeyen veya kamuda yüksek hasta sayısı,sağlıkta şiddet,geçici görev,nöbet, ameliyathane sırası bekleme ya da mobbinge katlanmak istemeyen hekim ne yapacak?
#HekimBağımsızlığınaDokunma
#KotaHastayaEngel
#EliniHekiminCebindenÇek
#ÖZEL Kenevir kongresinde kendini ‘onkoloji-hematoloji profesörü’ olarak tanıtan ancak tıbbi ve akademik geçmişi olmadığı ortaya çıkan Dilek İnan’ın, kanser hastaları için seans başına 50 bin lira talep ettiği ve yasaklı bir maddenin teminine yardımcı olacağı vaadiyle yaklaşık 400 bin liralık ‘tedavi’ paketi sunduğu ortaya çıktı.
✍🏻 Büşra Cebeci (@nojnest)
https://t.co/HvfYRQHoen
Çocuk doğarken komplikasyon sonucu engelli kalsa doktora 100 milyonluk malpraktis cezası verirlerdi. Bilerek şiddet uygulayanlara, sokakta silahla adam vuranlara da 2 3 yıl ceza..
30 Euro düzenlemesinin amacı yerli üreticiyi ve esnafı korumaktır.
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak bugün ortaya çıkan tablo, bu amacın ciddi biçimde saptırıldığını göstermektedir.
50 liralık ürün 750 liraya çıkıyorsa,
2500 liralık cihaz 15 bin liraya satılıyorsa,
burada artık koruma değil, açıkça fırsatçılık ve istismar vardır.
Elektronik komponentten yedek parçaya kadar pek çok alanda vatandaş adeta cezalandırılmakta,
3 dolarlık ürün için insanlar gümrük müşavirlerine yönlendirilerek binlerce liralık masrafa mecbur bırakılmaktadır.
Bu tablo, ne vicdanla bağdaşır ne de sosyal devlet ilkesiyle.
Devletin aldığı her kararın merkezinde millet olmalıdır.
Uygulama vatandaşın omzuna yük bindiriyorsa, orada durup samimiyetle hesap yapılmalıdır.
Evet, yerli üretici desteklenecektir.
Ama bu destek, vatandaş ezilerek değil; adaletle ve ölçüyle sağlanmalıdır.
Sağlık Hizmeti Kaynaklı Zararların (Malpraktis) Tazminindeki Mevcut Uygulamalar Mesleğimizi ve Toplum Sağlığını Riske Atmaktadır!
Son dönemde hekimlere verilen olağanüstü yüksek tutarlardaki malpraktis tazminatları sağlık hizmetinin niteliğini, erişilebilirliğini ve sürdürülebilirliğini tehdit eden bir noktaya ulaşmıştır. Daha önce Gaziantep’te özel bir hastanede çalışan kulak burun boğaz uzmanına verilen 109 milyon TL tutarındaki cezanın ardından, bu kez Diyarbakır’da çalışan bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı aleyhine hükmedilen yaklaşık 78 milyon TL tutarındaki tazminat, hekimlerin ve tüm sağlık camiasının kaygısını artırmıştır.
Bu meblağlar hekimlerin ezici bir çoğunluğu için bir ömür boyu çalışmayla bile elde edilemeyecek kadar büyük tutarlardır. Bu düzeydeki tazminatlar yalnızca bireysel olarak hekimleri değil, toplum sağlığını da olumsuz etkilemektedir. Zira hekimlerin, olası komplikasyonlarda tüm yaşamları boyunca kazanamayacakları tutarlar ödemek durumunda kalmamak için, riskli cerrahi ve girişimsel işlemleri yapmaktan kaçınmalarına defansif (çekinik) tıp uygulamalarına ağırlık vermelerine neden olmaktadır. Defansif tıp uygulamaları gereksiz tetkiklerin istenmesine, hastaların vakit kaybetmesine, özellikle riskli işlemlere ihtiyaç duyan hastaların tedaviye zorlukla ve yüksek ücretler ödeyerek erişmelerine yol açmaktadır.
Yüksek tazminatlar genç hekimlerin uzmanlık alanı seçimlerine de etki ederek hizmet kaynaklı zarar riski yüksek branşlardan uzak durmalarına sebep olmaktadır. Nitekim son uzmanlık sınavı yerleştirme sonuçlarına bakıldığında ne yazık ki çocuk hastalıkları, beyin cerrahisi, göğüs cerrahisi, çocuk cerrahisi gibi branşların tercih edilmediği görülmektedir. Halk sağlığını tehdit eden ciddi bir sağlık insan gücü krizi kapımıza dayanmıştır.
Hastaların Karşılaştığı Hizmet Kaynaklı Zararı Karşılamanın Yolu Yüksek Primli Bireysel Zorunlu Mesleki Sorumluluk Sigortası Değildir!
Tıbbi uygulamaların istenmeyen, ancak öngörülen ve gerekli tüm önlemlere rağmen gerçekleşen zararları olabilir. Hekimin eksik, kusur veya özensizliğinin olmadığı bu sonuçlar komplikasyondur. Komplikasyonla hizmet kaynaklı kusurun (malpraktis) birbirinden net çizgilerle ayrılması da pek çok durumda son derece zordur. Uzun değerlendirme ve dava süreçleri, zaman ve emek kaybına, gereksiz yargılama masraflarına neden olmaktadır. Ayrıca bu ayrım net yapılsa dahi, hizmet kaynaklı zarar hekimleri mağdur ederken komplikasyon sınıfına giren sonuçlarda da hastaların zararı hiç karşılanmamaktadır.
Ülkemizde 2010 yılından beri zorunlu olan “Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası” (hekim mesleki sorumluluk sigortası) uygulamasında teminat türü ve üst limitler net biçimde sınırlanmıştır (En yüksek riskli grupta maksimum teminat 4 milyon TL’dir). Bu nedenle aslında zorunlu sigorta, bilinenin aksine hekimleri güvence altına almamakta ve “tüm tutarı” karşılamak bir yana, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi son derece önemsiz bir kısmını telafi etmektedir. Ancak bunun çözümü sigorta risk teminatlarının ve buna bağlı olarak ödenecek primlerin yükseltilmesi olamaz. Çözümü burada arayan Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde bu sefer de hekimler yüksek sigorta primlerini ödeyemez hale gelerek mesleklerini bırakmakta veya primin düşük olduğu uzmanlık alanlarına geçmek zorunda kalmaktadır.
Ülkemizdeki mevzuat düzenlemesi, kamuda çalışan hekimlerle özel sektörde çalışan ve sayıları 40 bine yaklaşan hekimler arasında da ciddi bir eşitsizlik yaratmaktadır. Sağlık Bakanlığı’na bağlı kuruluşlarda çalışan hekimlerin eylemi nedeniyle ödediği tazminatı bakanlık, ancak hekimin “kasten görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığının kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı ile tespit edilmesi halinde” hekimden tahsil etmekte iken, özelde çalışan meslektaşlarımızın böyle bir koruması da yoktur. Üstelik “kasten görevinin gereklerine aykırılığın” ne olduğu da tartışmalı olduğundan kamudaki hekimlerin de rahat olduğu söylenemez. Ayrıca özel sağlık kurumlarında veya muayenehanelerde verilen hekimlik hizmeti, niteliği gereği kamusal bir hizmettir. Özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimler, mesleklerini icra ederken kendilerini güvende hissedebilmelidirler.
Uygulanan sistemin bir diğer sakat yönü hizmet kaynaklı zararın (malpraktis) hekimin bireysel suçu, eksiği veya yetersizliği gibi gösterilmesidir. Oysa sağlık uygulamaları geniş bir ekiple, yeterli donanım ve fiziki koşullar altında, güncel bilimsel bilgilere göre gerçekleştirildiğinde bile hataya açık karmaşık uygulamalardır. Herkesi şu sorulara yanıtlarını düşünmeye davet ediyoruz:
📌 Yeterli donanım, alt yapı ve ekip sağlanmayan, bilgisini becerisini güncellemesine, kendini geliştirmesine fırsat verilmeyen bir hekimin yaptığı kusurun ne kadarı gerçekten kendi kusurudur?
📌 Randevu sistemi yüzünden hastaya yeterli zaman ayıramayan, Sağlık Uygulama Tebliği ve hastane yönetiminin getirdiği kısıtlamalar altında işini yaparken hata yapan hekim hatadan sorumlu tutulabilir mi?
📌 Daha çok hasta bakması, ameliyat, girişim, inceleme yapması istenen üstelik bunları da gerekenden kısa sürelerde gerçekleştirmesi beklenen hekimlerin yorgunluk, uykusuzluk, tükenmişlik nedeniyle yaptığı eksiklik hekimlerin suçu mudur?
Elbette bu soruların yanıtlarına kimsenin gönül rahatlığıyla evet diyebilmesi mümkün değildir. O zaman bütün yükü hekimlerin omzuna yüklemeyen, işlerini hapis cezası ve tazminat korkusuyla yapmak zorunda kalmadıkları, dikkatlerini sadece hastayı korumaya ve sağlığına kavuşturmaya verebildikleri, hastaların da komplikasyon dahi olsa uğradıkları zararların hızla tazmin edildiği bir sistemi kurmak gerekir. Böyle bir sistem mümkündür.
Türk Tabipleri Birliği olarak bu tartışmaların ilk gündeme geldiği 2010 yılından beri defalarca yaptığımız öneriyi tekrarlıyoruz:
Komplikasyon ve hizmet kaynaklı zararları karşılamak üzere ağırlığı genel bütçeden sağlanan, sağlık kuruluşlarından katkıyla büyütülen kamusal bir fon oluşturulmalıdır. Ayrıca hekimlerin yargılama süreçlerinde komplikasyon ile hizmet ilişkili zarar ayrımını yapmak üzere ilgili branştan uzman hekimlerden oluşan bilimsel heyetler oluşturulması ve bu heyetlerin raporlarının esas alınması sağlanmalıdır.
Etik Yargılama Meslek Örgütünün Yetkisindedir
Ceza hukuku ve tazminat mekanizmalarının, etik ihlal değerlendirmesinin yerine geçirilmesi; hekimliği hukuki baskı ve korku alanına hapsetmektedir.
Hekimlerin yaptıkları meslek etiği ihlallerinin değerlendirilmesi, yargı organlarının değil; meslek etiği konusunda yetkin ve sorumlu kurumların, yani meslek kuruluşlarının görevidir. Bu bağlamda hekimlerin mesleki etik değerlendirmeleri, Türk Tabipleri Birliği tarafından yapılmalıdır.
Türk Tabipleri Birliği, hekimliği savunmanın aynı zamanda kamusal sağlık hizmetini ve toplum sağlığını savunmak olduğunu bir kez daha vurgular.
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
👇
https://t.co/FGeEwjfS0x