Trump’ın CAATSA yaptırımlarının kaldırılacağını açıklamasından sonra savunma şirketleri; ALTNY devre kesti, Aselsan %4 e yaklaştı düşüş.
Borsaya iyi haber gelince mersine gideceğine tersine gidiyor.
@petrolandeco Ben bunun bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. İleride ki zamanlarda daha kapsamlı daha fazla vergilere özellikle otomotiv gibi alanlara zemin hazırlıyorlar
Bugünkü düşüş benim fikrimce tamamen teknik. Son yükselişten sonra endeks inanılmaz bir gap bıraktı teknik tarafta. Hem FVG hem normal gap. Bankacılık tarafında da Akbank gibi çok belirgin bu gap. Yoksa faiz indirimlerinin yavaştan konuşulmaya başlandığı dönemlere giriyoruz. Bankacılık endeksinde bu satış bir haber akışı veya gündelik normal bir satış değil. Yükseliş trendinde olduğumuzu teknik olarak da buna uyarak zemin hazırlayarak/düzelterek gidiceğini düşünüyorum.
@azizserin75 Bence tamamen teknik. Son yükselişten sonra inanılmaz bir gap bıraktı teknik tarafta. Hem FVG hem normal gap. Bankacılık tarafında da Akbank gibi çok belirgin bu gap. Yoksa faiz indirimlerinin yavaştan konuşulmaya başlandığı dönemlere giriyoruz. Bankacılık endeksinde bu satış zor
@hsn61kskc34@petrolandeco Yazı bir sonuç sunmuyor ki, sokratik bir yapı kurmuş. Okuyucuyu adım adım kendi sezgisine karşı konumlandırıyor. O yüzden beğendim.
Bu okumayı bitirdiğinizde, başladığınızdan daha çok kafanız karışmış olacaktır.
Bu bir hata değil, amaç.
Hep %20 enflasyonu tutturan Merkez Bankası ile %2'yi Kaçıran Merkez Bankası..
Fiyat İstikrarı Üzerine Bildiklerinizi Manüple etmek için yazdık.
Çoğu insan fiyat istikrarını basit sanır. Enflasyon düşükse iyidir, yüksekse kötüdür. Bu cümle yanlış değildir ama bir merkez bankacısının kafasındaki resmin yanına bile yaklaşamaz. Çünkü fiyat istikrarı bir sayının küçüklüğü değildir; paranın üç işlevinin, yani değişim aracı, hesap birimi ve değer saklama aracı olma özelliklerinin birlikte korunabilmesidir. Bu yazı, sıradan görünen bir sorunun, "enflasyonu sürekli %20'de tutan bir banka başarılı mıdır" sorusunun, aslında modern makroekonominin en çetin tartışmalarından birine açılan gizli bir kapı olduğunu göstermek için yazıldı.
İlk yanılgıyı baştan dağıtalım. Fiyat istikrarı sıfır enflasyon demek değildir. Dünyanın büyük merkez bankaları, Avrupa Merkez Bankası, Federal Rezerv, İngiltere Merkez Bankası, %2 civarında pozitif bir oranı hedefler. Sıfırı değil. Bunun nedeni teknik ama hayatidir: %0 enflasyon, ekonomiyi deflasyon riskine, nominal ücretlerin aşağı yapışkanlığına ve faiz politikasının sıfır alt sınırına tehlikeli biçimde yaklaştırır. Yani fiyat istikrarının kendisi bile, sandığınız gibi "fiyatların hiç oynamaması" anlamına gelmiyor. Hedeflenen şey hareketsizlik değil, öngörülebilir ve ılımlı bir harekettir. Aklınızdaki "ideal" daha şimdiden çatladı.
İki ülke hayal edin. Birinci ülkede enflasyon tam 40 yıldır kesintisiz %20'dir. Sapma yok, sürpriz yok, her yıl %20. İkinci ülkede enflasyon ortalama %4'tür ama bir yıl %1, ertesi yıl %9, sonraki yıl %2, sonra %7 şeklinde zıplar. Şimdi cebinizdeki parayla 10 yıl sonrasına bir sözleşme yapacaksınız. Hangi ülkede daha rahat hesap yaparsınız? Cevabınız büyük olasılıkla birinci ülkeydi. Oysa birinci ülkenin enflasyonu, ikincisinin tam 5 katı. Demek ki içgüdünüz, yüksek ama öngörülebilir olanı, düşük ama kaprisli olana tercih etti. Bu rahatsız edici, değil mi? Daha yeni başlıyoruz.
Burada seviye ile varyansı birbirinden ayırmak gerekir. Bir merkez bankasının başarısının iki ayrı ekseni vardır: enflasyonun ne kadar düşük olduğu ve ne kadar öngörülebilir olduğu. %20'de istikrarla duran banka, en azından ikinci sınavı geçer. Beklenti çıpasını kurmuş, ekonomik aktörlerin sözleşmelerini, ücret pazarlıklarını ve faiz hesaplarını oturtabileceği bir zemin yaratmıştır. Enflasyonun %5 ile %60 arasında savrulduğu bir ülke, ortalaması %20'nin altında olsa bile bu öngörülebilirlikten yoksundur ve çoğu iktisatçı için ikincisi daha zehirlidir. İstikrarlı yüksek enflasyon, istikrarsız düşük enflasyondan daha az yıkıcı olabilir. Bu cümle ilk duyuşta yanlış gelir; üzerine düşününce kaçınılmaz hale gelir.
Şimdi en kışkırtıcı iddiaya geliyoruz, çünkü tam da bunu istediniz. Fiyatlar her yıl tıkır tıkır %20 artıyorsa, bu da bir tür fiyat istikrarı değil midir?
Cevap vermeden önce kavramı çıplak bırakalım. "İstikrar" kelimesi neyin istikrarı? Eğer "fiyat seviyesinin istikrarı" diyorsanız, %20 enflasyon bunu açıkça ihlal eder, çünkü seviye her yıl yükselir. Ama eğer "enflasyon oranının istikrarı" diyorsanız, değişmeyen %20 mükemmel bir istikrardır. İşte dilin kurduğu tuzak buradadır. "Fiyat istikrarı" terimi, aslında "fiyat seviyesi istikrarı" ile "enflasyon oranı istikrarı" arasında gizliden gizliye gidip gelir ve çoğu insan ikisini birbirine karıştırır. Manipülatif olan kişi, sizi "değişmeyen %20 de bir istikrardır" diyerek ilk tanıma çeker. Akademik olan kişi ise size şunu sorar: peki bu istikrarlı %20, paranın değer saklama işlevini koruyor mu?
İşte düğüm burada. Bir düşünce deneyi daha. %20 enflasyonun değişmez olduğu o ülkede, yatağınızın altına 100 lira koydunuz ve 4 yıl unuttunuz. %20 bileşik enflasyonla, o 100 liranın 4 yıl sonraki reel değeri yaklaşık 48 liradır. Yani paranızın yarısı, hiçbir hırsız girmeden, hiçbir kriz olmadan, sırf "istikrarlı" enflasyon yüzünden buharlaştı. Şimdi söyleyin: 4 yılda satın alma gücünün yarısını eriten bir sisteme "istikrar" demeye diliniz varıyor mu? Oran istikrarlıydı, evet. Ama değer istikrarsızdı. Para, hesap birimi olarak çalışıyordu belki, ama değer saklama aracı olarak çöküyordu. "Fiyatlar düzenli artıyorsa bu da istikrardır" cümlesi, işte bu yüzden yarı doğru yarı tuzaktır. Oranın istikrarını, paranın istikrarı sanmanızı ister.
Üstelik bu kışkırtıcı iddianın altında saklı bir gerçeklik daha var ve bu sizi öbür tarafa savuracak. Eğer fiyatlar gerçekten her yıl tam %20 artıyorsa ve aynı anda ücretler, kiralar, faizler, vergiler, emekli maaşları, sözleşmeler, her şey tam %20 artıyorsa, o zaman ne olur? İşte burada konunun en derin teorik katmanına düşüyoruz.
Çünkü şimdiye kadar gizli bir varsayımla konuştuk: sanki %20 enflasyon herkesi eşit vuruyormuş gibi. Bu neredeyse hiçbir zaman doğru değildir.
Burada manşet enflasyon ile fiyat dağılımını ayırmak gerekir. Önce hayali, steril bir dünya kuralım. Bir ülkede enflasyon %20'dir ama tam tamına her şey %20 artar. Maaşınız %20, kiranız %20, ekmek %20, faiz %20, vergi dilimleriniz %20 ötelenir. Bu dünyada enflasyon ekonomik bir olay değil, muhasebesel bir olaydır. Bütün fiyat etiketlerine ve bütün gelirlere aynı anda bir çarpan uygulanmış gibidir. Kimsenin reel satın alma gücü değişmez. İktisatçıların "paranın süper-nötralitesi" dediği teorik uç durum tam budur: paranın miktarındaki değişim, reel değişkenleri hiç etkilemez, sadece nominal etiketleri büyütür. Bu steril dünyada %20 enflasyon, menü ve ayakkabı eskitme maliyetleri dışında, kimseyi gerçekten fakirleştirmez. Çünkü dağılım kusursuz homojendir.
Şimdi terazinin öbür kefesine, masum görünen rakamı koyun. Başka bir ülkede enflasyon yalnızca %2. Manşette küçük, ideal, neredeyse mükemmel. Ama içine bakın. Ücretler ortalama %1,5 artmış. Bazı temel gıda ürünleri %3,5 artmış. Kira %5 artmış. Buna karşılık televizyon, telefon, beyaz eşya fiyatları %2 düşmüş ve bu düşüş ortalamayı aşağı çekerek manşeti %2'de tutmuş. Şimdi sorun: bütçesinin büyük kısmını kiraya ve gıdaya harcayan, geliri %1,5 artan bir kişi için "gerçek" enflasyon nedir? Onun cebinden çıkan paraya göre enflasyon %2 değil, belki %4'tür, belki daha fazla. Üstelik geliri enflasyonun gerisinde kaldığı için reel olarak fakirleşmiştir. Manşet %2 derken, bu insan her ay biraz daha geriye kaymaktadır. Onun yıllık reel ücret kaybı, kabaca %1,5 eksi yaşadığı gerçek enflasyon, yani belki -%2,5'tir.
İşte sizi tam ortadan ikiye bölmesi gereken cümle: Kusursuz homojen bir %20 enflasyon, çarpık dağılımlı bir %2 enflasyondan, belirli kesimler için daha adil olabilir.
Bir kez daha sallayalım. Diyelim ki birinci ülkede enflasyon %20 ama herkesin geliri de %20 artıyor, kimse görece fakirleşmiyor. İkinci ülkede enflasyon %2 ama bir grubun geliri %6 artarken, başka bir grubun geliri %0 kalıyor. İkinci ülkenin manşeti çok daha güzel. Ama ikinci ülkede, geliri donmuş o grup için ne oldu? Onların satın alma gücü %2 azaldı, üstelik tam yanlarında başkaları zenginleşirken. Birinci ülkede ise kimse kimseye göre kaybetmedi. Şimdi tekrar sorun: hangi ülke daha "istikrarlı"? Manşet rakam birini, yaşanan adalet ötekini işaret ediyor. Kafanız karıştıysa, doğru yoldasınız. Çünkü "istikrar" tek bir şey değil; hangi istikrardan bahsettiğinize bağlı.
Enflasyonun asıl yıkıcı gücü, ortalamasında değil, dağılımındadır. İktisat bu olguyu nispi fiyat değişkenliği kavramıyla inceler. Enflasyon yükseldikçe yalnızca genel seviye artmaz, fiyatların birbirine göre konumu da daha çok oynar; bazı sektörler öne fırlar, bazıları geride kalır. Bu, kazananlar ve kaybedenler yaratır. Geliri otomatik endekslenen kamu çalışanı korunurken, pazarlık gücü zayıf çalışan geride kalır. Varlığını gayrimenkulde tutan zenginleşirken, birikimini nakitte veya düşük faizli mevduatta tutan eriyip gider. Enflasyon, hiçbir parlamentodan geçmeyen, hiçbir seçmenin onaylamadığı en sessiz servet transferidir. Ve bu transfer, manşet rakam %2 gibi masum göründüğünde bile pekâlâ çalışır; çünkü görünmezdir, çünkü kimse %2'den şikâyet etmeyi aklına bile getirmez.
Burada manşet ile çekirdek enflasyon ayrımı da devreye girer. Çekirdek enflasyon, gıda ve enerji gibi oynak kalemleri dışlayarak fiyat hareketinin altındaki eğilimi yakalamaya çalışır. Politika yapıcı için kullanışlı bir araçtır. Ama bir vatandaş için neredeyse hakaret gibidir, çünkü o vatandaşın bütçesinin en büyük kalemleri tam da çekirdeğin dışladığı gıda ve enerjidir. Banka "çekirdek %3, istikrar var" derken, hane halkı mutfakta %3,5 gıda zammını yaşıyor olabilir. Resmi gerçeklik ile yaşanan gerçeklik arasındaki bu makas, fiyat istikrarı tartışmasının en politik damarıdır.
Şimdi en başa, o iki bankaya dönelim ve soruyu artık çok daha keskin bir bıçakla keselim. Enflasyonu %2'den %4'e çıkaran banka mı, yoksa %20'den %24'e çıkaran banka mı daha başarısızdır? Dikkat: biri oranı 2 katına çıkardı, %2'den %4'e, yani %100'lük bir sapma. Öteki oranı yalnızca beşte bir artırdı, %20'den %24'e. Yüzde olarak ilk banka çok daha büyük bir hata yaptı. Ama puan olarak ikinci banka 4 puan ekledi, ilki 2 puan. Hangi ölçü doğru? İşte ilk tuzak burada: "ne kadar arttı" sorusunun cevabı bile, hangi gözlükle baktığınıza göre değişiyor.
Birinci mercek mutlak refah maliyetidir ve bu mercek doğrusal değil, dışbükeydir. İktisat literatürünün yerleşik bulgusu şudur: enflasyonun zararı seviyesiyle birlikte hızlanarak artar. Yani %20'den %24'e geçişin verdiği marjinal zarar, %2'den %4'e geçişin marjinal zararından daha büyüktür. Yüksek enflasyon bölgesinde endeksleme yaygınlaşır, sözleşme vadeleri kısalır, fiyatlama davranışı bozulur ve en kritiği, enflasyonun seviyesi yükseldikçe oynaklığı da artar. Bu, iktisatta neredeyse bir yasa gibidir: yüksek enflasyon yalnızca yüksek değil, aynı zamanda öngörülemezdir. Bu mercekten bakınca %24'e çıkan banka çok daha tehlikeli bir araziye girmiştir.
Ama ikinci merceği kaldırın gözünüze, manzara tersine döner. Bu mercek kredibilite ve sinyaldir. %2 hedefiyle yaşayan bir ülkede enflasyonun %4'e çıkması, sadece 2 puanlık bir kayma değildir; bir sözün bozulmasıdır. Halk %2'ye inanıyordu, banka bu inancı kırdı. Beklentilerin çıpadan kopması riski doğar. Oysa zaten %20 ile yaşamayı öğrenmiş bir toplumda beklentiler büyük olasılıkla çoktan çıpasızdır ya da geçmişe bakarak ayarlanır; %24'e çıkış marjinal bir kötüleşmedir, bir rejim çöküşü değildir. Bu mercekten bakınca %2'den %4'e çıkış, yarattığı güven tahribatı yüzünden daha vahim olabilir. Düşük enflasyon rejiminin tüm değeri, tam da o güvenin kırılganlığında saklıdır.
İki mercek, iki zıt cevap. Refah teorisi "%24'e çıkan daha kötü" diyor, kredibilite teorisi "%4'e çıkan daha kötü olabilir" diyor. Peki hangisi haklı? İşte tam burada modern merkez bankacılığının en zarif kavramı düğümü çözer: niyet ve patika.
Bir merkez bankasının başarısı, tek bir anlık gözlemle ölçülmez. İlan ettiği hedefe ve o hedefe giden patikaya ne kadar sadık kaldığıyla ölçülür. Esnek enflasyon hedeflemesi çerçevesinde bankanın kayıp fonksiyonu, enflasyonun kendi ilan ettiği hedeften sapmasının karesidir. Dikkat edin, mutlak seviyeden değil, kendi sözünden sapmasından bahsediyoruz. %20'yi hedef ilan etmiş bir banka için %24'e çıkış, 4 puanlık bir söz ihlalidir. %2 hedefli banka için %4'e çıkış, 2 puanlık bir ihlaldir. Bu çerçevede, paradoksal biçimde, kendi sözüne daha sadık kalan banka, mutlak enflasyonu daha yüksek olsa bile daha başarılı sayılabilir.
Ama buradaki tuzağa da düşmeyin. Eğer %20'deki banka aslında bir dezenflasyon patikası ilan etmişse, "enflasyonu kademeli %20'den %10'a indireceğim" demiş ve sonra %24'e çıkmışsa, o banka yalnızca sapmamış, sözünün tam tersini yapmıştır. Bu, basit bir hedef sapmasından çok daha ağırdır; bir taahhüt ihanetidir. Tersine, %2 hedefli banka enflasyonu %4'e, bilinçli olarak, bir durgunlukla mücadele için, geçici olduğunu inandırıcı biçimde taahhüt ederek çıkarmışsa, optimal politika çerçevesinde başarılı bile sayılabilir. Burada Kydland ve Prescott'un yarım yüzyıl önce formüle ettiği zaman tutarsızlığı problemi ve "kurallar mı, takdir yetkisi mi" tartışması bütün ağırlığıyla masaya iner. Başarı, sonucun kendisinde değil, sonuca giden yolun tutarlılığında aranır.
Son bir düşünce deneyiyle kafanızı tam ortasından bölelim. Üç banka düşünün. A bankası enflasyonu 30 yıldır tıkır tıkır %20'de tutuyor, hiç şaşmıyor. B bankası enflasyonu %2 hedefliyor ama gerçekleşen her yıl %0 ile %5 arasında zıplıyor, ortalama %2 ama tahmin edilemez. C bankası enflasyonu %2'de tutuyor ama bunu yaparken gelir dağılımını öyle bozuyor ki nüfusun yarısı her yıl reel olarak fakirleşiyor. Şimdi soru: hanginiz hangi ülkede yaşamak isterdiniz, ve daha da önemlisi, hangi banka "başarılı"? A öngörülebilir ama fakirleştiriyor. B düşük tutuyor ama güven vermiyor. C rakamı tutturuyor ama adaleti çökertiyor. Üçünün de bir sınavı geçip bir sınavı çaktığını fark ettiniz mi? İşte fiyat istikrarının çıplak gerçeği bu: tek bir rakamla ölçülen tek boyutlu bir başarı yoktur.
Şimdi geri çekilip bütün tabloya bakın. Başladığımız yerde basit bir soru vardı: %20'yi tutan banka başarılı mı? Bu soruyu yanıtlamaya çalışırken katman katman açıldı. Fiyat istikrarının %0 enflasyon olmadığını gördük. Seviye ile öngörülebilirliğin ayrı şeyler olduğunu gördük. "Düzenli artan fiyatın da bir istikrar olduğu" iddiasının, oranın istikrarını paranın istikrarı sanmaktan doğan bir yarı tuzak olduğunu gördük. Enflasyonun maliyetinin doğrusal değil dışbükey olduğunu gördük. Manşet rakamın altındaki dağılımın, ortalamanın kendisinden daha belirleyici olabileceğini gördük. Homojen %20'nin, çarpık %2'den belirli kesimler için daha az adaletsiz olabileceğini gördük. Ve nihayet başarının, mutlak bir rakamda değil, bankanın kendi sözüne sadakatinde ve beklentileri çıpalama kapasitesinde aranması gerektiğini gördük.
Geriye tek bir rahatsız edici sonuç kalıyor. "İyi" bir merkez bankasının ne olduğu sorusunun tek bir doğru cevabı yoktur. Hangi merceği seçtiğinize, hangi kaybı tartmaya razı olduğunuza, kimin refahını öncelediğinize göre cevap değişir. Endeksli geliriyle korunan memurun cevabıyla, nakit birikimi eriyen emeklinin cevabı aynı değildir. Manşet rakama bakan ekonomistin cevabıyla, market kasasında bekleyen hane halkının cevabı aynı değildir. Ve belki de fiyat istikrarı denen şey, hiçbir zaman bir rakam değil, bir vaadin tutulup tutulmadığına dair toplumsal bir inanç meselesidir.
Bu yazıya %20'yi mi yoksa %2'yi mi tercih edersiniz diye başladınız. Umarım şimdi, sorunun kendisinin yanlış kurulduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü doğru soru "kaç" değil, "kimin için, ne kadar öngörülebilir ve hangi söze sadık" sorusudur.
Ve eğer bu yazının sonunda kafanız başladığınızdan daha karışıksa, içiniz rahat olsun: o karışıklık değil, konuyu nihayet hak ettiği derinlikte görmenin ta kendisidir.
SEÇİM EKONOMİSİ NE ZAMAN? NE ALALIM?
Türkiye'nin kontrollü bir seçim ekonomisine gireceğini düşünüyorum. Tam gaz değil, ama tamamen ırak da değil.
Neden kontrollü olacak? Çünkü 2018 ve 2023'te ne olduğunu herkes gordü. Vatandaş gördü, piyasa gördü, iktidar da gördü. Artık ucuz kredi açıklandığı an insanlar refleks olarak dövize, beyaz eşyaya, stoğa koşuyor. Öğrenilmiş bir davranış bu. Yani musluğu tam açarsan sistem eskisinden çok daha hızlı çığırına döner. Bunu iktidar da hesap ediyor.
Ama hiç uygulanmayacak demek de safdillik olur. İktidar için siyasi matematik net: AKP oyları eriyor, ekonomik memnuniyetsizlik birinci şikayet, seçimsiz iki yıl daha bu tabloya katlanmak riskli. Dolayısıyla asgari ücrete ek zam, emekliye ikramiye, hedefli kredi paketleri gibi hissettiren ama sistemi patlatmayan hamleler gelecek.
Asıl tehlike burada, Bu hamleler bile artık beklenti kanalını tetikliyor. İnsanın aklında "seçim var, enflasyon gelir" denklemi oturmuş. Yani iktidar dozu çok tutsa da az tutsa da beklentiler fiyatlanmaya başlıyor. TCMB bunu frenlemek için faizi bir yerde tutmak zorunda, ama maliye genişlerken para politikası yalnız bırakılır.
Sonuçta kontrollü seçim ekonomisi yangını söndürmek değil, seçime kadar yakmamak demek. Fatura gelir, her zaman gelir. Sadece tarihi seçimden sonraya kalır.
İşte o zaman gelen için de giden içinde konuşmak anlamsız kalır faturası bize/halka kalır.
@Yatirim101 Eminim ki yarısından daha fazlasının bes hesabının olduğundan haberi yok. Çoğu şirket anlaşmalı olduğu bankayla yeni ile girenlere zorla hesap açtırıyor. Sonra unutulup gidiyor.
Son günlerde ki sert düşüşler tamamen endeksin düzeltme isteğine tuz biber oldu. Özellikle böyle siyah kuğu haberlerden sonra V şeklinde sert dönüşler olabilir. Şirket seçiminiz doğruysa buralar fırsata çevrilir. Makroekonomik tarafta herhangi bir olumsuz olay yok.
Türkiye ile ABD arasında 500 milyar dolarlık büyük bir anlaşma konuşuluyor. Eğer öyle birşey olucak olursa ülkemiz de daha önce görmediğimiz çok farklı şeyler göreceğimize eminim.
Kredi derecelendirme kuruluşu Rating and Investment Information (R&I), Türkiye'nin yabancı para cinsinden uzun vadeli kredi notunu "BB-" seviyesinden "BB"ye yükseltti, böylece ülkenin kuruluş nezdindeki kredi notu 8 yıl sonra ilk kez artırılmış oldu.
BlackRock dünyanın en büyük fon yöneticisi, 14 trilyon $ yönetiyor.
Laurence D. Fink (Blackrock yöneticisi) öyle turist gibi gezmez. Ortada ciddi bir para kokusu var ve bu koku genelde boşuna çıkmaz.
Böyle dev fonlar bir ülkeye bakıyorsa, o piyasada ya ciddi bir iskontolu değer ya da orta vadede güçlü bir hikâye vardır. Türkiye tarafında bu, bankacılık, enerji ve altyapı tarafında bir hikaye ve borsada yeniden fiyatlama potansiyeli demek. Yani mesele girer mi girmez mi değil, ne zaman ve nereden girerler.
Büyük para sessiz girer, trendi sonradan herkes fark eder. Şu anki tablo, iyimser. Önümüz de ki günler güzel haberler almak dileğiyle.
Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Bolat ile Yönetim Kurulu Üyeleri Bilal Ekşi ve Prof. Dr. Mecit Eş görevlerinden istifa etti. #THYAO
Boşalan Yönetim Kurulu Başkanlığı'na Prof. Dr. Murat Şeker atanırken; Ahmet Olmuştur, Metin Gülşen ve Hasan Murat Mercan'ın ise yapılacak ilk Genel Kurul'da onaya sunulmak üzere Yönetim Kurulu Üyesi olarak atanmalarına karar verildi.
İsrail ile Lübnan tarafında iyimser gelişmeler var. İyi haber. Bu şekilde devam edilirse borsa tarafında eski zirveleri test etmemiz kaçınılmaz. Özellikle bankalar ve havayolu bu süreçte çok düştüler. En hızlı toparlanan da bunlar olucaktır.
Akşam seansında bist30 u güzel aldılar. Yarın pozitif bir açılış bizi bekliyor.