Stop the Deportation of Tuğba Koç – She Faces Immediate Arrest and Persecution in Turkey - Sign the Petition! https://t.co/vBhF024uyH @Change aracılığıyla
Stop the Deportation of Tuğba Koç – She Faces Immediate Arrest and Persecution in Turkey - Sign the Petition! https://t.co/zNcob3n1ic @Change aracılığıyla
İTİBAR MEZARLIĞI
Bir ülke düşünün ki, ömrü boyunca karakol kapısından içeri girmemiş insanlara, bir sabah devletin en yüksek makamından dönülüp “siz teröristsiniz” denildi. Ne silah gördüler, ne örgüt toplantısı bildiler, ne yeraltı dünyasının karanlık koridorlarında dolaştılar; hayatlarının büyük kısmını çocuk okutmakla, öğrenci yetiştirmekle, kitap taşımakla, burs vermekle, insanlara “iyi insan olun” demekle geçirmiş insanlar, bir anda memleketin en büyük düşmanı ilan edildi.
Ve işin daha trajik, daha ironik, daha insanın içine işleyen tarafı şuydu: Kendilerine yöneltilen suçlamaların çoğunu ilk defa televizyon ekranlarında duydular. Çünkü isnat edilen dünyanın diliyle kendi hayatlarının dili arasında korkunç bir uçurum vardı. Bir taraf “terör” diyordu; öbür taraf ise hâlâ çocuklarının okul taksidini, üniversitedeki öğrencisinin tezini, komşusunun cenazesini, annesinin ilaç parasını düşünüyordu.
Fakat modern çağın en büyük felaketlerinden biri tam da budur: Bir insanı öldürmeden önce adını öldürmek. Ve bazen devletler bunu tankla değil, kelimeyle yapar.
Sonra korkunç bir sahne başladı. İnsanlar yalnız hapse atılmadı; hafızadan silinmek istendi. Sanki yıllarca aynı sofralarda oturulmamış, aynı ülkenin vergisi verilmemiş, aynı bayrak altında yaşanmamış gibi davranıldı.
Dün “hizmet insanı” diye alkışlananlara ertesi gün “vatan haini” denildi. Dün okul açarken kurdele kesenler, ertesi gün aynı okulları “ihanetin merkezi” ilan etti. Dün aynı fotoğraf karelerinde gülümseyenler, ertesi gün milyonların hayatını karartan konuşmalar yaptı. Ve insan bazen tarihin bu kadar büyük ironisini taşımakta zorlanıyor. Çünkü burada yalnız siyasî bir dönüş yoktu; burada hakikatin devlet eliyle eğilip bükülmesi vardı. Güç, kendi geçmişini inkâr ederek kendini kurtarmaya çalıştı. Fakat en korkuncu şuydu:
Milyonlarca insanın hayatı, bir siyasî anlatının devam edebilmesi için harcandı. Çocuklar babasız büyüdü, anneler evlatlarının mezarına uzaktan ağladı, insanlar vatansız kaldı, mezar taşları bile sürgüne çıktı. Ve bütün bunlar olurken ekranlardan hâlâ aynı cümle tekrarlandı: “Teröristler.” Oysa ortada çoğu zaman ne silah vardı, ne örgüt eylemi, ne hukuk önünde ispat edilmiş bireysel suç; sadece korkuyla büyütülmüş devasa bir etiket vardı.
Fakat insanı asıl titreten şey, bütün bunların yalnız tarih önünde değil, Allah’ın huzurunda da cevap bekleyen bir mesele olmasıdır. Çünkü iftira, İslam ahlakında sıradan bir günah değildir; bir insanın hayatını, haysiyetini, çocuklarının geleceğini, annesinin duasını, evinin huzurunu yıkan bir zulümdür.
Hele bunu milyonlara yapmak, üstelik devletin kudretiyle yapmak, sonra da yıllarca aynı ithamı tekrar ederek insanların ekmeğini, mezarını, hatırasını hedef almak… Bu, yalnız siyasî bir hata diye geçiştirilemez. Kur’an’ın “zulüm” dediği şey tam da budur: Gücü hakikatin önüne geçirmek. Çünkü Allah bazen insanın işlediği günahı affeder; fakat kul hakkı, gözyaşı ve iftira başka bir defterdir. Bugün makamların, ekranların, kalabalıkların verdiği sarhoşlukla insanlar alkış tutabilir; fakat tarih çok acımasızdır ve ilahî adalet daha da acımasızdır.
Bir gün herkes susar, sloganlar söner, televizyonlar kapanır, siyasetçiler ölür; geriye yalnız şu soru kalır: “Madem bunlar teröristti, suçları tam olarak neydi?” Eğer o gün bu soruya vicdanı tatmin eden bir cevap verilemezse, o zaman bu çağ, yalnız bir siyasî baskı dönemi olarak değil; milyonlarca insana topluca iftira atılmış büyük bir ahlâk çöküşü olarak anılacaktır.
100 binlerce Cemaat mensubunu gözaltına aldılar, ne arsızlık, ne hırsızlık çıktı kardeşim.
100 CHP’liyi aldılar neler neler çıktı.
AKP’liler daha beter. Cemaat bu topluma bir kaç gömlek büyükmüş
https://t.co/GVK3KyLb9c