Tomris Uyar'ın "Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz, farkında mısın?" dediği o kördüğüm...Aynı dünyada nefes alıp da birbirimizin hikâyesine böylesine geç kalmak, yalnızlığın en ağır hali.
Yüksek lisans 1. asilliği hayırlı olsun... İşin trajikomik kısmı ben sınav dönüşü yolda okumaktan vazgeçmiştim. Aileme kazanırsam okurum demiştim istemediğim bir şeyi mükemmel bir şekilde başardım, başarısız bile olamıyorum. Kendi kazdığım kuyuya bu kadar şık düşebilirdim...
dünyanın bir yerlerinde, henüz bilmediğin ama seni bekleyen güzel günler var. kalbini yormayan insanlar, içini ısıtan hikâyeler. kırılmamış hevesler, eksilmemiş umutlar, sessizce bekleyen güzel ihtimaller var.
Zaman, aramızdaki o mesafelerden usulca sızıp bizden habersiz alıp götürüyor gençliğimizi. Aynı gökyüzünün altında nefes alıyoruz ama birbirimizin rüzgarından çok uzağız.
İnsan sevdikleriyle yan yana değilken yaşamıyor, sadece yaş alıyor. Birbirimizin elini tutmadan, omzuna yaslanmadan, yüzündeki değişimi ezberlemeden geçen her gün, aslında en büyük israfımız. Birbirimize geç kalıyoruz ve en kötüsü, buna alışıyoruz.
Her şeyi çabalayarak çözemiyorsun işte... İnsan o yabancı hayatlara tutunmaya çalışırken ne kadar yorulduğunu ancak nefesi kesilince fark ediyor. Bazen ipleri bırakmak pes etmek değil, o koca yorgunluğun ardından sessizce kendi evine dönmektir.
bazı şeyler vardır; ne biraz daha sevmekle olur, ne biraz daha beklemekle. insan bir ömür kapısını çaldığı hakikatlerin, aslında kendisine ait olmadığını geç fark eder. ve bazı kabullenişler, kaybetmekten çok eve dönmeye benzer.
şule gürbüz, ‘sabah uzun, öğle uzun, akşam kısa, gece nihayetsizdir. çocukluk kısa, gençlik daha kısa, yetişkinlik uzun, ihtiyarlık bir akşam saatidir’ diyor ya işte dünya, sabahın hevesiyle kurulup akşamın yorgunluğuyla terk edilen bir misafirhane, bizse kapıdan sızan bir ışığız
İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.
Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.
‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın.
Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.
Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız.
Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek.
Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini vererek iyileşir.
Bugünün dünyası, insanı fark ettirmeden yoruyor. Gürültü çok ama temas az. İlişkiler var ama derinlik yok. Pek çok insan, kendi hayatının seyircisi gibi yaşıyor. Hayat yanı başımızdan geçip gidiyor.
Her şey yerli yerinde görünür, ama hiçbir şey tam olarak hissedilmez. Adeta, yaşanmamış bir hayattan ölürüz.
Çare ise büyük devrimlerde değil, küçük uyanışlarda. İnsanın yeniden bir şeye yönelmesinde, bir heves, bir tutku, bir ülkü sahibi olmasında.
Bir işe dalıp zamanın akışını unutmasında.
Bir dostun gözlerinde kendini hatırlamasında.
Kendinden büyük bir anlamın çağrısına kulak vermesinde.
Çünkü insan, ancak bağ kurduğu ölçüde vardır.
Ve hayat, ancak içine karıştığımızda, onunla alış verişe girdiğimizde, varoluşun sevincini hissettiğimizde başlar.
@Fatma_anur Teşekkür ederim. Hiç çekinmeyin, ilk başta ben de yapabilir miyim diye çok tereddüt etmiştim. Ama inanın bu güzellik benim yazımdan değil, Allah'ın kelamı olmasından kaynaklanıyor bence. 🤍