AKP iti köpeği sokağa salacak. Peki niye? Ne getirisi olacak?
Bugünden tam 172 yıl önce
tarih 10 Aralık 1848’i gösterdiğinde;
Fransa’da cumhuriyeti yıkmaya and içmiş krallık hayalleri kuran Luis Bonapart kazanmıştı. Amcası Napolyon Bonapart’ın hayalini gerçekleştirme hırsıyla...
SENDİKAL MÜCADELE SUÇ DEĞİLDİR!
DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu’nun açıklaması:
Türkiye’de tutukluluk, giderek bir koruma tedbiri olmaktan çıkarılarak cezalandırma ve baskı aracına dönüştürülmektedir.
Gazeteciler, sendikacılar, sanatçılar, aydınlar, belediye başkanları ve siyasetçiler uzun sürelerle tutuklu yargılanmaktadır. İktidar, muhalif sesleri ve emekçilerin hak arama mücadelesini baskılamak için yargı süreçlerini araçsallaştırmaktadır.
Sendikal faaliyetlerin suçlama ve tutuklama gerekçesi haline getirilmesi kabul edilemez.
Örgütlenmek, insanca yaşam ve güvenceli çalışma talep etmek; ödenmeyen ücretlere, iş cinayetlerine, güvencesizliğe ve hak gasplarına karşı mücadele etmek suç değildir.
Sendikal örgütlenme ve mücadele, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış temel bir haktır. Bu hakları kullanan emekçilerin ve sendikacıların hukuki ve anayasal güvenceleri esas alınmalıdır.
Sendikal mücadele suç değildir.
Örgütlenmek anayasal haktır.
Gökçek'ten Yavaş'a ODTÜ'de rant yolu teşekkürü
💬'Ben tamamlayamadım, sen doğrusunu yapıyorsun.'
💬'Solcular tepki gösteriyormuş. Ne olur tepki gösterse?'
💬'İlk defa bir doğru iş yapıyorsun Mansur.'
💬'Teşekkür etmek aklımdan geçmezdi ama sana teşekkür ediyorum. Bu yolun yapılması lazım.'
https://t.co/fs2h3gtYLi
Karma Eğitimi Hedef Alanları Durduracağız
Çıkardığı genelgelerle okulları tarikat ve cemaatlere teslim eden, zorunlu eğitimi hedef alan, müfredatı daha da gericileştiren, son olarak da “Neyden kurtuluyoruz, ondan önce koskoca Osmanlı vardı" diyerek Kurtuluş Savaşı’nı müfredattan çıkarmaya hazırlanan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin döneminde karma eğitim hedef alınmaya devam ediyor
Bugün yandaş bir gazete tarafından atılan manşette “Asrın yanlışından dönülsün” denilerek “Karma eğitim sona ersin” çağrısında bulunuldu.
Yeni Akit bu cüreti açık şekilde Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’den almaktadır.
Bundan aylar önce yaptığı bir açıklamada bazı velilerin “Ben çocuğumu erkeklerle aynı okula göndermek istemiyorum” dediğini iddia eden Tekin, “Şimdi benim Milli Eğitim olarak birincil hedefim ne? Kız çocuklarının okullaşmasını sağlamaktı. O zaman veliyi ikna etmek için biz, gerekirse kız okulları da açabilmeliyiz, veli isterse çocuğunu kız okullarına gönderebilmeli, isterse erkeklerin gittiği okullara gönderebilmeli" ifadesini kullanmıştı.
Hem zorunlu eğitimi hedef alan hem de kız çocuklarının okula gitmemesini dert ettiğini öne süren Tekin, yalan söylemektedir.
Eğitim-İş’in açıkladığı verilere göre, Türkiye’de 2023-2024 eğitim-öğretim yılında zorunlu eğitim çağında olup örgün eğitime devam etmeyen çocuk sayısı yaklaşık 612 bin 814’tü. Bu sayı bir önceki döneme göre yüzde 38,4 artarken, tahminlere göre şimdi çok daha yüksek oranlara çıkmış, 800 bini geçmiş durumda.
Yine Eğitim-İş verilerine göre eğitim dışında kalan çocukların yüzde 53,6’sı erkek, yüzde 46,4’ü ise kız çocukları. Erkek çocukları genellikle ekonomik nedenlerle, çalışmak zorunda kaldıkları için okuldan koparken, kız çocukları ise erken yaşta zorla evlilik, ev içi yükler ve gericilik nedeniyle eğitimden uzaklaşıyor.
Bu tablonun sorumlusu içinde yaşadığımız düzen ve bunun temsilcisi Bakan Tekin gibilerdir.
Üstelik geldiğimiz noktada tehdit sanılandan çok daha büyüktür.
Geçtiğimiz yıl Ankara’nın Çankaya ilçesinde, Dikmen’deki bir okulda sadece kız çocuklara yönelik ortaokul açılmış, büyük tepki çeken bu adımın sadece başkentle sınırlı olmadığı ortaya çıkmıştı.
Şu anda tam 8 kentte sadece kız çocuklarının gideceği ortaokul açılarak karma eğitim zaten delik deşik edilmiş durumda.
Yandaşlar ise attığı manşetlerle AKP’ye gaza basma çağrısında bulunmaktadır.
Bu gerici saldırı püskürtülmeli, Cumhuriyet ve laiklik düşmanı, en başta da çocuk düşmanı olan bu girişim durdurulmalıdır.
Yıldızlar SSS Holding’e peşkeş çekilen maden işletmelerinde çalışan yüzlerce işçi aylardır maaşlarını almak için Ankara’nın göbeğinde direniyor.
Bu direnişe gözünü kapatan, patrona hesap sormayı aklının ucundan bile geçirmeyen iktidar, ilk günden itibaren işçilere eziyet ediyor.
Bu açık işçi düşmanı saldırı bugün yeni bir aşamaya taşındı ve işçilerin örgütlü olduğu Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır ve sendikanın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu tutuklandı.
İktidarın bu hukuksuz adımları derhal sonlanmalı, tutuklanan sendikacılar serbest bırakılmalı, işçilerin talepleri karşılanarak holdinglere peşkeş çekilen madenlerin tamamı devletleştirilmeli.
Onların kayyım atanacak ya da Varlık Fonu’na devredilecek şirketleri yoktur. Madende çalışır, sömürülür, göçük altında kalır, acımasız koşullarda patronu zengin etmenin “karşılığı” olan ücreti bile bazen alamazlar. Onlar direnir ve yücelirler.
Genişletilmiş Cumhur İttifakı cenahı "çözüm" sürecine ve yeni anayasa dayatmasına karşı oluşan her türlü toplumsal direnci "dış kaynaklı ve maksatlı" diyerek yaftalama telaşına düştü.
ABD ve İngiltere öncülüğünde uluslararası sermayenin, Orta Doğu'yu yeni ticaret, enerji, lojistik ve üretim ağları üzerinden yeniden yapılandırması ve bölge ülkelerini etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden parçalamaya girişmesi "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Türkiye'deki adımların, İran'ı çevreleme veya İsrail'in bölgesel güvenliğini sağlama gibi daha geniş ve yıkıcı senaryolar için bir pazarlık aracı hâline gelmesi, NATO'ya verilen tavizler, ABD'ye teslimiyet "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Barış ve demokrasi gibi kavramların arkasına saklanarak Türkiye ve bölge ülkelerdeki emekçilerin, çok uluslu tekellerin kâr hırsı uğruna ucuz, güvencesiz, en ağır koşulların dayatıldığı bir iş gücü deposuna dönüştürülmesi "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Eşitlikçi, laik bir toplumsal düzende Cumhuriyet'in yurttaşları olarak onurla yaşamak yerine, mezhepçi ve Yeni Osmanlıcı bir zeminde güya kardeşlik masalları anlatılması ve Türkiye'nin altına dinamit döşenmesi "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Türkiye işçi sınıfının sınıfsız, sömürüsüz, laik ve bağımsız Türkiye mücadelesini baltalayacak; bizzat sorunun kaynağı olan emperyalist, kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda yürütülen, ayrışmayı derinleştirecek her türlü süreç "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Sahte bir "yerli ve milli" söyleminin ardına gizlenerek ülkenin kaynaklarını, geleceğini, bağımsızlık ve egemenliğini emperyalizmin planlarına bağlayan "dış kaynaklı ve maksatlı" süreçlerin karşısında yükselen haklı itirazı yaftalamaya kimsenin gücü yetmeyecektir!
ABD, Suriye’yi “teröre destek veren devletler listesi”nden çıkarmış. Böylece yıllarca el altından destekleyip iktidara getirdikleri HTŞ denen örgütün kanlı sicilinden de kurtulduklarını sanıyorlar.
O listede kalan az sayıda ülkeden biri Küba! Küba teröre destek veriyormuş…
Hadi oradan!
Bugün dünyada teröre destek veren ülkelerin başında ABD geliyor. Hatta, ABD’nin “terör” kapsamında değerlendirilebilecek açık ve örtülü ilişkilerinin listesini yapmaya kalksak, tam bir döküme hiçbir zaman ulaşamayız.
ABD yönetimi bu saçma sapan listeyle yaptırımlar ve ablukalar uyguluyor, işgallere yelteniyor, savaşlar çıkarıyor. Liste uyduruk, liste bahanesiyle girişilen saldırganlık ise fazlasıyla gerçek.
Dünyanın halleri böyle… Paranın gücüyle semirmiş zorbaların hiyerarşisidir emperyalizm denen sistem bir bakıma.
Tarih ve insanlık da onların listesini tutar bir yandan, hiçbirini atlamadan…
İmralı tutanakları her zaman “olay” oldu. Çünkü her iki “çözüm süreci” de halktan, hatta Meclis’ten gizli yürütüldü.
Aslında bu görüşmeler bir tarafıyla gizliydi ama tam olarak gizli kalmaması gerekiyordu! Bu görüşmelere heyet olarak gelen kişiler Öcalan’ın anlattıklarını başkalarına aktarmakla yükümlülerdi. Aktarıma konu olan meselelerin hassasiyeti ve anlatıcının üslubu yüzünden bir karmaşa yaşanmaması için zaten yazılı tutanak gerekiyordu.
Devletin de kendi ilgili yönetici ve kadrolarına bu görüşmelere dair bilgi vermesinin tek yolu tutanak tutulması.
Böylesi süreçlerde tutanakların kamuoyu ile paylaşılmamasına karar verilebilir. En azından bir süre. Bu anlaşılır.
Lakin İmralı örneğinde gazetecilere birkaç kanaldan “dosya” gitmekte. İstense bu engellenir, demek ki en azından bazı tutanakların daha geniş bir kesime ulaşması isteniyor. Ayrıca sürecin tümüne baktığımızda, bazı tutanakların iktidar kanadından dolaşıma sokulduğu da görüldü.
Ama şimdiye kadar hem AKP’nin hem DEM’in “işte tutanaklar budur” dediği bir belge ortaya çıkmadı. Yani istendiğinde her bir taraf “bu gerçek değil” deme hakkını elde tutuyor.
E o zaman neden şikayet ediliyor?
Gizli tutmak istemiyorsunuz ama ortaya çıkan bazı belgelerden rahatsızsınız!
Zor mesele…
Herkesi ikna etmek istiyorsunuz. Türk milliyetçisini de Kürt milliyetçisini de… Tarikatçısını da seküler olanı da… Sağcıyı ve de solcuyu, birlikte… Tutanaklar dolaşıma çıktıkça, her defasında, “bu tutanak şu kesime hitap ediyor” demeye başlıyor insan haliyle. O tarafa mı ulaştırıyorlar özellikle bunu bilemiyoruz!
Ama herkesi ikna etmenin pek yolu yok. Başından beri “doğrultu önemli” dedik. Hâla bunu diyoruz. Öngörülerimiz vardı ama gördüklerimiz, duyduklarımız, okuduklarımız bize epey bir fikir verdi. İkna olmayanlardandık, şimdi daha fazla öyleyiz. Deniyor ki, “ortalıkta dolanan tutanaklarda tahrifat var”. Kesin vardır. Böyle bir süreçte dengelere kurşun sıkmak isteyen de olur, provokasyon yaratmak isteyen de, küçük hesaplarla cinlik yapmaya kalkan da…
Ama bunu engellemenin yolu, sürecin artık sır olmaktan çıkan içeriğini halka açık açık anlatmaktır.
Şöyle düşünün, AKP’yi 25 yıldır tanıyoruz, iyi tanıyoruz. Öcalan’la ilgili bir bilgi kısıtından da söz etmek mümkün değil. Buradan ne çıkacağı ya da ne çıkmayacağı aslında belli.
Ama madem “bir tarihsel dönüşüm”den söz ediliyor o zaman neyi nasıl dönüştürüyorsunuz, ayrı ayrı değil, birlikte bir güzel açıklayın. Eğip bükmeden.
Ha, sürecin sessiz sedasız, tartışılmadan ve kimsenin itirazı olmadan ilerleyeceği düşünülüyorsa, yok öyle bir ülke.
Bakkaldan ekmek alınmıyor…
Liberallerin kişisel gelişim anlatıları her geçen gün anlamını daha da yitiriyor.
Kişisel gelişimciliği de işçilerin alın teriyle fonlamışlar.
Yazlığa ek vergi falan yok. Direkt ne varsa el konulacak!
📍 Steve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
📍 CIA çalışanlarının 1980’li yılların ortasında Steve Jobs’ın kurduğu NeXT şirketiyle gizli bir sözleşme imzaladığı ortaya çıktı
📍 The Wall Street Journal’ın haberine göre uydu istihbaratı için verilen yıllık 20 bin bilgisayarlık sipariş şirketi iflastan kurtararak Jobs’ın Apple’a dönmesinin önünü açtı
Detaylar🔗https://t.co/nK0Vr92G94
Suriye’de iktidar değişikliğinden en fazla memnun olacak ülkelerden birinin İsrail olacağı belliydi. Açık gerçek bu ve tartışılacak tarafı yok. Dolayısıyla “İsrail planlarını bozuyoruz” söylemi, daha baştan inandırıcı olmaktan çıkıyor. Suriye’de kazananlar arasında Türkiye’nin olması ya da gösterilmesi, İsrail’in de çok büyük bir kazanç elde ettiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
İsrail ile Türkiye arasında bir çıkar çatışması var mı? Var. Bölgesel rekabet konusu var her şeyden önce. Sonra Türkiye’nin Arap coğrafyasındaki etkisini sürdürebilmesi için İsrail saldırganlığının gemlemesi ya da en azından gemler gibi durması gerekiyor. ABD’nin rol dağıtımında öne geçmeye çalışmak gibi bir başka rekabet alanı da var.
Buna karşılık ortak noktalar daha öenmsiz değil. Her iki ülke de ABD’nin müttefiki. Her iki ülke de İran’ın bölgesel etkisini kırmak istiyor. Her iki ülke de geniş bir coğrafyada yeni sürüm Pax-Americana dayatmasına ortak durumunda.
Dikkatle bakınca Türkiye ile İsrail arasındaki çekişmenin sınırları olduğu görülür. Bu sınırlar ABD tarafından çizilmiştir. ABD’nin bugünkü ağırlığında yeni bir kırılma elbette bir dizi önemli başlıkta değişim demektir. Ancak bugünkü verilerde İsrail ve Türkiye gerilimi, yönetilir. Yönetirler.
Bunu her iki taraf da bilmektedir. Zaten Netenyahu bir biçimde gidecek, onun fanatizmiyle elde edilen kazanımları arsızca cebine koyan daha “makul” bir siyonist gelecek ve gerilimlerin daha kolay kontrol edileceği bir süreç başlayacaktır.
Suriye’de iktidar değişikliği ile birlikte “yeni çözüm süreci”nin gündeme gelmesi rastlantı değildir. Sürecin başlamasıyla birlikte yine “İsrail’in planlarını bozduk” iddiası önce Bahçeli, sonra Öcalan ve nihayetinde AKP kanadınca defalarca dillendirildi. İsrail’in bölgedeki Kürt gerçekliğini bir koz olarak kullandığı açık. Ancak bu kozun ABD ve İngiltere’nin isteği doğrultusunda Türkiye’yi belli bir yöne doğru ittirmek için şantaj olarak değerlendirilmediğini kim söyleyebilir?
Geldiğimiz noktada Öcalan İran’ı halletmek için göreve talip olmakta, daha da önemlisi, Cumhuriyet’in formatlanarak Yeni-Osmanlıcı bir yapıya ulaşılmasını, sürecin temel hedefi olarak ilan etmektedir.
Burada İsrail’in oyunu filan bozulmamaktadır. Tersine bölgede ABD ve İngiltere’nin kurduğu yeni bir oyunun içinde sürüklenilmektedir.
Sürüklenilmektedir çünkü AKP iktidarı tam olarak ne yaptığını bilmemektedir, ABD her istediğini alacak durumda değildir, kartlar yeniden karıldıkça bölgede rekabet derinleşmektedir, kafalardaki plan ya da fantezilerin yol açağı türbülanslarla başa çıkacak bir akıl da göze çarpmamaktadır.
Ve bütün bunlar olurken, “muhalif” birileri Türkiye’nin demokratikleşeceğini, birileriyse ulusların kaderlerini tayin hakkında ilerleme kaydedileceğini anlatıp durmaktadır.
Hani ne oldu “Saray rejimi”ne?
Pardon, “halkların mücadelesi” onu geriletti, köşeye sıkıştırdı değil mi!
Totaliter Sovyet komünizmi insanları kolhozlarda ve fabrikalarda çalıştırıp çocuklarını akademisyen, uçak tasarımcısı, yazar, sanatçı ve mühendis olmaya zorluyordu. Şükür ki piyasa ekonomisi geldi, şimdi özgürce kasiyer, güvenlik elemanı, bekçi, kurye ve tezgahtar olabiliyorlar.
“Memur çok” diyen liberallere gelsin: ABD’de kamu istihdamının toplam istihdam içindeki payı Türkiye’den yüksek.
Mesele memur sayısı değil zaten.
Mesele kamu hizmetinin piyasanın dışında kalması.
Liberallerin derdi verimlilik değil, kamusal alanı küçültüp piyasaya teslim etmek!
EMEP'i de unutmadık. Ergenekon zamanı EMEP, operasyonları aklamış ve "çetelerle hesaplaşmak boynumuzun borcu" demişti.
Aradan 18 yıl geçti. AKP'ye can suyu olmaya, tuzlukla koşmaya devam eden solun misyon partilerinden EMEP, AKP'nin yasasına "evet" dedi.
Şaşırtıcı mı? Değil.
Alper Taş: "Bir oyun tezgahlıyor iktidar, Özgür Özel onu bozdu, komisyona dahil olarak bozdu. İkincisi, bugün kendisi evet oyu vererek bozdu.
Zaten ana muhalefeti iktidara taşıyan en önemli dinamiklerden biri Kürt dinamiği.
'Bak gördünüz işte, bu sürecin önüne taş koyuyorlar.
İşte bunlar Kürt düşmanı, bunlar barış düşmanı' buradan bir siyaset dili kuracak.
Şimdi Özgür Özel bence akıllı bir taktik yaptı."
Finlandiya'nın NATO'ya katılım oylamasına yetişemediği için katılamayan TİP'liler, çerçeve yasa adı altında AKP'nin projesine evet demek için mecliste nöbet tuttular. Çakma devrimciler sizi :)))
Cumhuriyet bir devrim sürecine doğdu. İleriye doğru atıldı. Büyük dönüşümler yaşandı. Bazı meselelerse çözümsüz kaldı, geriye gidişin dinamikleri bu tarihsel sıçramanın içine sinsice yerleşti.
Kürt meselesi çözülemedi örneğin. Karmaşık nedenlerle.
Şimdi bir karşı-devrim gündemde ve devrimin çözemediğini karşı-devrimin çözeceğine inanmamız isteniyor.
Olmaz, asla olmaz.
Hayat böyle parçalı değil.
Bu Türkiye her konuda bir yöne gidecek ama Kürt yurttaşlarımızı başka bir yöne, özgürlüğe, demokrasiye götürecek.
Bu olmaz.
Karşımıza çıkarılan hukuki çerçeve kendi başına bir anlam taşımıyor. Oraya sıkışıp kalınamaz.
Konu bir seçimi daha kazanma çabasından ibaret değil.
Konu “yeni” bir Türkiye’dir! “Yeni” Türkiye, eskidir, Yeni-Osmanlı’dır.
Türkiye etnik temeller üzerinde hiçbir sorununu çözemez. Dile getirilen Türk-Kürt ittifakı ya da Türk-Kürt-Arap ittifakı ancak bir emperyalist projenin kodlanması olabilir.
Bugün yaşananları “terör örgütüne taviz” diye okuyanlar yanılıyor. Tanık olduğumuz, çok kapsamlı bir dönüşümde yeni bir evreye geçiş girişimidir. Bu girişimin aktörleri doğru tespit edilmeli, tek bir noktaya odaklanılmamalıdır.
Bu sürecin başında doğrultu önemli demiştik. Çok alametler belirdi üstüne. Sadece şu son bir aya sıkışanlara bakmak yeterli. Ha bakınca “Ankara NATO planlarını bozuyor” sonucuna ulaşanları tarihe havale edebiliriz.
Hayır demek için fazlasıyla neden var. “Siz demokrasi istemiyorsunuz” diyenlere de söyleyecek çok sözümüz.
8-9 Ağustos tarihlerinde Ankara’da toplanan Parti Meclisimiz, dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmeleri değerlendirerek önümüzdeki döneme ilişkin çeşitli siyasal ve örgütsel kararlar almıştır.
Parti Meclisi Sonuç Bildirgesi'ni okumak için tıklayın⬇️
https://t.co/jUeuoL7PDS
Haluk Levent vakası, toplumun “kahraman” bağımlılığının yol açtığı yeni bir yıkım olarak görülmeli. Dayanışma gibi son derece toplumsal bir eylemin çürüyen bir düzenin kurumlarından alınıp bu kez kerameti kendinden menkul bireylere emanet edilmesi, yurttaşlarımızın karşı karşıya kaldığı çaresizlik ve kuşatmanın boyutlarını gözler önüne seriyor.
Kızılay’a güvenmeyenlerin aslında hiç tanımadıkları bir kişiye sonsuz bir güvenle milyarlar bağışlaması birden fazla düzlemde sorgulanmalı. “Kahraman” bağımlılığı bu düzlemlerden bana göre en önemlisidir.
Siyasetten diğer toplumsal alanlara varıncaya kadar “star” sisteminin yarattığı bu “kahraman”lar, bizzat toplum tarafından giydirilen dokunulmazlık zırhına sığınarak vasatı, cehaleti, zaafları kolayca gizleyebiliyor.
Bu “kahraman”lar çoğu kez kendilerini yaratan mekanizmalar tarafından kısa sürede yerin dibine batırılmakta. Depremzedeler için toplanan paralarla kumar oynamak bayağı ağır bir çürümenin ifadesi elbette. Ancak sistemin Haluk Levent’i tepetaklak indirmesi ne bir arınma çabasının ne de gelişkin ahlaki değerlerin ürünüdür.
“Kahraman”lar doğası gereği gerçeklik algısını yitirir ve çoklukla kendilerine ayrılan sınırların ötesine geçerler. Sistemin onları yerin dibine geçirmesi genellikle çok hızlı ve zahmetsiz bir işlemdir.
Bu konu siyasette özellikle yaşamsaldır. O yüzden, ideoloji önemli, program önemli diyoruz. O yüzden ekip çalışması, kolektivizm diyoruz. O yüzden gelişkin örgüt diyoruz.
İdeoloji geriye çekilmişse, bir gün sağa bir gün sola şirinlik yapılır örneğin ve kimse ses etmez. Program önemsizleşmişse, kişiler her şeyi belirler, itiraz edecek kimse çıkmaz. Örgüt yoksa, “kahraman”lara bağımlı olursunuz. Oysa gerçek “kahramanlar” ideolojilerin ve doğrultusu olan toplumsal hareketlerin ürünüdür. Toplumsal hareketleri ortaya çıkarıp, tarihin akışını değiştiren bireylerin sayısı ise tarihte çok azdır; onlar da son tahlilde koşullar tarafından şekillenmişlerdir.
Halkımız “kahraman”lar yaratıp hayal kırıklığına uğramaktan vazgeçmeli. Bu nedenle çubuğu tersine iyice büküp “kahraman diye bir şey yok” demek bile gerekebilir.
Haluk Levent vakasının siyaset alanında çok daha vahim örneklerine tanık olacağımızdan emin olabiliriz. Burada esas olan “en ahlaklı kişi”yi aramak değil, en yüksek denetim, kolektif akıl ve geliştirici mekanizmaları yaratmaktır.