"İnsan kalbinde ne taşırsa dünyayı da öyle görür. İnsan yüreğinde ne taşıyorsa karşısındakine onu verir. İnsan aklında ne taşıyorsa hayatına onu katar."
Johann Wolfgang von Goethe
ancak etrafındaki herkesi dibe çektiğinde kendini zirvede sanabilir. Başkasının hayat mücadelesini kendi çıkarına malzeme yapmak, insan denen o bencil hayvanın doğasındaki çiğ can sıkıntısının ve habis (kötücül) gururun en açık kanıtıdır.
Sıradan insanın en belirgin özelliği, kendisinde hiçbir içsel değer bulunmadığı için, gözünü hırsla komşusunun tarlasına dikmesidir. Kendi hiçliğini gizlemek için bir başkasının itibarını parazit gibi emen bu asalak güruh, çağımızın en sefil manzarasıdır.
Bu zavallılar için ahlak; hasetlerini tatmin etme sanatından başka bir şey değildir. Kendi vasatlıklarını yukarı taşıyamadıkları için, nitelikli olanı dedikodu çamuruyla aşağı çekmeye çalışırlar; çünkü kendi seviyesini yükseltemeyen bir sığlık,
Mesele basit:
Zemini kuran, oyunu yönetir.
Platform bedavaysa, bedel sensindir.
Sistem seni susturmaz; anlamı gürültüye boğar.
Başkalarının sahte cennetine bakmayı bırakmadıkça, kendi gerçekliğini kuramazsın.
İnsan, kendi hayatını yaşamaktan çok başkalarının gerçekliğine bakarak tükenir. Ekranda parlayan şey hayat değil; algoritmanın seçtiği, parlatıp dolaşıma soktuğu bir yanılsamadır.
Chomsky’nin “imal edilmiş rıza” dediği şey bugün daha incelikli bir forma büründü.
Çünkü kendine yeten, sınırlarını bilen, dikkatini koruyan bir zihin piyasaya fazla kazanç sağlamaz. Önce eksiklik duygusu üretilir; sonra o eksikliği kapatacak imajlar, ürünler ve sentetik statüler satılır.
Bedel çoğu zaman para değil; hayatındır
Mutfakta, o eski L koltuğun yumuşak köşesinde annemle otururduk. Bazen sadece ikimiz; bazen de kalabalık olurdu mutfak, ama en sevdiği, o baş başa uzun sohbetlerdi.
Annem mutfak sohbetini gerçekten severdi. Saatler akıp gider, dışarıdaki dünya susardı. Kahkaha, sessizlik, küçük sırlar… Hepsi orada pişerdi.
Şimdi kendi mutfağımda otururken anlıyorum: Bu alışkanlık ondan miras. Mutfak hâlâ çekiyor beni, çünkü orada annemin sıcaklığı, o sevdiği uzun sohbetlerin ruhu hâlâ yaşıyor.
Tarihin ilk kadın film yapımcısı ve yönetmeni: Alice Guy-Blaché
1906’ya kadar dünyanın muhtemelen tek kadın yönetmeniydi.
Ses senkronizasyonu ve renkli görüntü üzerine deneyler yaptı.
Yaklaşık 1000 film çekti.
Ama adı uzun yıllar sinema tarihinin dışında bırakıldı.
Bugün bildiğimiz sinemanın temellerinde onun izi var. Unutulan bir öncü. Hatırlanması gereken bir isim.
Bu dünyadan bir kadın geçti. Sıradan görünen bir hayatın içinde olağanüstü bir dirençle yaşadı. Dik yürüyen, gözlerini yere indirmeyen, omuzları çökmeyen bir kadındı. Hayat ona ne yük bindirdiyse bindirsin; ne fırtına, ne yokluk, ne ihanet, ne de acının en koyusu eğebildi onu. İçinden kırıldığı zamanlar oldu belki, ama dışarıya hep dimdik bir duruş bıraktı.
O, kadınlığın en saf ve en gerçek hâliydi. Gece yarısı gaz lambasının cılız ışığında sayfaları çeviren, köy yollarından çıkıp okulları dışarıdan bitiren bir iradeydi. Okumak onun için kaçış değil; kurtuluş ve başkaldırıydı. Tanımadığı yarınlara bıraktığı en büyük miras da buydu: Vazgeçmeyen bir irade.
Acının en ağır anında bile gözlerindeki o tanıdık ışık sönmedi. Zayıf görünen ama asla zayıf olmayan; susan ama suskunluğuyla güç veren; fedakâr ama kendini yok etmeyen bir kadındı.
Şimdi yok, ama bıraktıkları hâlâ burada: Dik duruşu, koca kalbi, kırılmayan sesi. Her zor anımızda sanki hâlâ fısıldıyor: “Kalk. Yürü. Eğilme.”
Ve biz, belki de onun sayesinde bugün daha güçlü, daha cesur ve daha kendimiz olarak yaşamaya devam ediyoruz.
Nokta çok önemlidir;
Bu arkadaş, sesin tükenişi değil, suskunluğun doğumudur. O küçük siyah iz, söylenmemiş olanın bütün ihtimallerini bir uçurum gibi önümüzde açar. Virgüle hiç benzemez; kendimizi dile borçlu olmaktan azat etmektir. Orada ne kelime kalır ne hece; yalnızca öznenin kendi çıplaklığıyla baş başa kaldığı, içsel bir eşiğin dinginliği vardır. Nokta, dilin geri çekildiği, anlamın ise ağırbaşlı bir açıklık olarak kaldığı yer; bir bırakış, bir teslim ve aynı anda mütevazı bir başlangıçtır. O yüzden çok dikkatli olunması gereken bir arkadaştır kendisi.
- Sen hiç depresyona girmez misin ?
+ Hayır. Depresyon burjuvalar içindir. Geri kalanlarımız sabah erkenden kalkıp işe koyuluruz.
Riff-Raff (1991), Ken Loach
Jostein Gaarder – Sofie’nin Dünyası
Bir roman gibi başlar, bir düşünce atlasına dönüşür. Felsefe tarihini bir genç kızın gözünden anlatırken, aslında her yaştan okura kendi içindeki filozofu hatırlatır. Büyüleyici, sade, ustaca.
#SofieninDünyası#Felsefe@PanYayincilik https://t.co/Fn15ZPU9Ow
Zihni özgürleştirmek, dünyayı yeniden düşünmek isteyenler için beş kitap. Antik Yunan’ın taş sütunları altından modern çağın yalnız düşüncelerine uzanan bir yol. Her biri, aklı zorlarken ruhu da dönüştürüyor.
#Felsefe#KitapÖnerisi
Nietzsche – Böyle Buyurdu Zerdüşt
Zihnin zincirlerini kıran, değerleri altüst eden bir felsefi şiir. Üstinsan, bengi dönüş ve çöküşün içindeki anlam… Nietzsche sadece yazmaz, sarsar. Bu kitapla sadece düşünmez, dönüşürsün.
#Nietzsche#Zerdüşt@canyayinlari https://t.co/NhIOHwtKWd