MUAVİYE’NİN DEVE HİKAYESİ
VE
BAZI LİDERLERİN GÜÇ KAYNAĞI
Bir gün bir şahıs HZ. Ali’nin bulunduğu Küfe şehrinden Muaviye’nin bulunduğu Şam’a gelir.Küfe’den gelen şahsın altında erkek bir deve vardır.
Muaviye kavgalı olduğu HZ. Ali’ye ne kadar güçlü olduğunu göstermek ve Ali’ye mesaj göndermek için bir oyun tezgahlar.
Şamlı bir şahsa Küfeli’nin devesine el koyarak bu deve benimdir demesini ister.
Şamlı şahıs Muaviye’nin dediğini yapar ve Küfeli’nin devesini zorla elinden alır.
Küfeli bu durumu şikayet eder ve sonunda bizzat Muaviye kendisi olayı çözmek için devreye girer.
Muaviye onbinlerce kişilik bir kalabalığı meydanda toplar ve o kalabalığa erkek deveyi göstererek:
“Bu dişi deve Şamlınındır değil mi?”
Kalabalık hep bir ağızdan: “ Evet bu dişi deve Şamlınındır” diye Muaviye’yi onaylar.
Muaviye aynı soruyu defalarca tekrarlar ve kalabalık aynı soruya defalarca aynı cevabı verir.
Kalabalığın içinden bir kişi çıkıp da devenin dişi değil, erkek olduğunu söyleme cesareti göstermez.
Sonra Muaviye kalabalığı dağıtır ve Küfeli adamı yanına çağırıp şöyle der:
“Bu devenin dişi değil, erkek olduğunu, devenin Şamlıya değil sana ait olduğunu sen de, ben de, buraya toplanan kalabalık da biliyor, ama gördüğün gibi herkes benim dediğimi onayladı ve kimse itiraz etmedi.Küfe’ye dönünce HZ. Ali’ye aklını başanına almasını ve benimle uğraşmamasını söyle.Muaviye’nin erkek deveyi dişi deveden ayırtedemeyen on binlerce adamı var, Muaviye gücünü onlardan alıyor de Ali anlar”
Evet
Bazıları ne kadar güç sahibi olduklarını kendilerine körü körüne itaat ve bağlılık gösterenleri kullanarak ispatlamaya çalışır.
Bazıları anlamaz ama anlayan anlar.
Bir “barış sürecinden” söz ediliyor ve Kürt aydınlarının bu sürece ilgisizliğinden şikayet ediliyor. Bu öyle bir süreçtir ki, Kürtlerin kolektif hakları ve Kürtçe’nin statüsünden tek kelime söz edilemezken, sözde başmüzakerecinin statüsünden konuşuluyor. Bir şahsın statüsü, bir halkın statüsünün üstünde görülüyor. Dünyada bunun örneği yoktur. Ayrıca “başmüzakereci” her ağzını açtığında Barzaniler ve Kürdistan Federe Devleti’ne olan kinini dile getiriyor. Bizler bu kinin ve bu zatın Kürt düşmanlığının ne kadar derin olduğunu, 1992 ve 1995’te yaşayarak öğrendik. Terörsüz Türkiye sürecini elbette önemsiyor ve destekliyoruz. Zira biliyoruz ki, bu tarikat ortadan kalkmadan, Kürtler dünyanın hiçbir yerinde bir hak elde etmeyecektir.
Zonguldak’ta yaşanan olayla ilgili yeni görüntüler ortaya çıktı.
Görüntülerde, bazı kadınların mevsimlik tarım işçilerine yönelik küfür ve hakaret içeren ifadeler kullandığı, “Aç köpekler, memleketinizde iş yok mu?” şeklinde sözler sarf ettiği görüldü.
İşsizlik, imkânsızlık ve yoksulluk Kürtlerin kaderi değildir.
Alın teriyle çalışan insanların emeklerini çalmak için saldırmak namussuzluktur !
Ahlaksızlıktır !
Vicdansızlıktır !
İşsizlik, imkânsızlık ve yoksulluk Kürtlerin kaderi değildir.
Alın teriyle çalışan insanların emeklerini çalmak için saldırmak namussuzluktur !
Ahlaksızlıktır !
Vicdansızlıktır !
YAKIN TARİHİMİZDEN BAZI NOTLAR
Güney Kürdistan 1975 te yapılan Cezayir antlaşması sonunda büyük bir kırılma yaşadı.
Savaşı sürdürecek durumda değildi.
Ama Irak devletine teslim olmadılar, ulusal taleplerinden vazgeçmediler.
Beklediler ve uygun fırsat kolladılar.
Bu fırsat körfez savaşında doğdu, Güney Kürdistan kaosun yarattığı bu fırsatı değerlendirmeyi başardı.
Kuzeyin farkı:
Kuzey Kürdistanda Öcalan’ın 1999 da yakalanması bütün Kürtleri harekete geçirdi, PKK li olan ve olmayan bütün Kürtler eylemlilik içindeydi.Türkiye’nin başa çıkmakta zorlandığı bir tablo oluştu.Fedai grupları oluşturuldu.Direniş giderek büyüyordu ve kitlesel boyutlara ulaşıyordu.
Tam bu sırada Öcalan’ın talimatıyla direniş bitirildi ve gerillanın mevzilerini terkederek Kuzey Kürdistan’dan ayrılması süreci başladı.
Halbuki devrimler ve devrimsel nitelikteki toplumsal altüst oluşlar böylesi dönemlerde gerçekleşir.
Onlarca yıllık hazırlık ve birikim bir anda ortaya çıkar, bunu yönetmeyi ve sonuç almayı bilmek gerek.
Suriye iç savaşı ve İŞİD e karşı direniş ise Kürtlere Suriye topraklarının yüzde otuzunu yönetme fırsatı verdi.
Suriye’nin en zengin tarım alanları, petrol ve diğer zenginlik kaynakları Kürtlerin kontrolüne girmişti.
Yüzbin kişilik askeri güç, eğitimli ve disipline olmuş fedakar bir halk, hatırı sayılır düzeyde uluslararası ilişkiler vardı.
Bu imkanlar bir kaç gün içinde hiçleştirilecek imkanlar değildi.
Ama hiçleşti.
Cihatçı bir yönetime entegre olma kararı aldı.
Bu kararın Öcalan’ın baskı ve telkinleriyle alındığını artık herkes biliyor.
Kürtlerin elindeki askeri imkanlar Ortadoğu’daki bir çok devletin ordusunun gücünden daha nitelikliydi.
ABD nin desteğini çekmesi bir gerekçe olabilir ama on yıllık bir süre içinde neden çareler aranmadı, neden diploması yapılmadı? Böylesi devasa bir güç nasıl kendisine dost ve müttefikler edinemedi?
Şara on bin kişilik gücüyle Suriyede iktidara gelirken SDG neden yüzbin kişilik gücüyle bir şey başaramadı.
Bölge ve dünya siyasi denklemleri böyle gerektiriyordu diyecekler.
Tamam da
O zaman sizin siyasi liderliğiniz kaç para eder.
Bu çağda akıllı siyaset yapma yerine, komünal toplum, ekolojik toplum gibi gülünç safsatalara inandırılan bir yönetimi, kitleyi kim ciddiye alır?
Türkiye ve Suriye devletlerine kayıtsız şartsız biat eden Kürt siyasetçilerine hangi devletler güvenip ilişki kurar?
Uluslar arası ilişkiler ciddi bir iştir.
Tarikat kafasıyla, mürit kafasıyla, amatörlükle yürütülemez.
Ortadoğu’da devlet kuracak kadar güç biriktirdikten sonra bunu hiç bir karşılık almadan elden çıkaran, hem de sömürgecisine hibe eden insanlar tarih önünde nasıl hesap verecekler? Gelecek kuşaklar bunları öğrendiğinde nasıl yargılayacak merak ediyorum.
Özetlersek:
Kırılma 1999 da başladı ve günümüze kadar devam etti, bunu tersine çevirme yerine derinleştirmek için ellerinden geleni yaptılar, hala da yapıyorlar.
Xwebûn (benlik), kirar (özne), danizimkirin (indirgemek). Di zaroktiya me de, “kirarê vî tiştî filankes e” û hwd digotin. Çawa ku mirar ji mirinê tê, kirar jî ji kirinê tê. Kurdino, milletekî ku zimanê xwe winda dike, xwebûna xwe jî bi ser de dide. Xwebûn hebûn e! https://t.co/qD0k5h2jU4
ACEM KANCIKLIĞI
İran Molla faşizminin
Kürdistan Başbakanı Sayın Mesrur Barzani'nin ofisine yaptıgı drohn saldırısı, kancıkça bir terör eylemdir.
Bu saldırı,
İran'ın Kürt milletine olan düşmanlığının, İsrail ve ABD düşmanlıgından çok daha derin olduğunu ispatlıyor.
Kürt milleti buna göre bir duruş sergilemeli.
Dursun Ali Küçük’ün Facebook sayfasından aldım, olduğu gibi aktarıyorum
Durum tam böyledir
Karasu'nun TESLİMİYET, Bese Hozat'ın ALÇAK ve ŞEREFSİZ Paketine ne oldu?
Hiç merak etmediniz mi?
Yaklaşık iki yıl önce ne oldu?
62 veya 64 maddelik bir paket piyasaya düştü.
O zaman bu paketi yazdık.
Şimdiki Milli Dayanışma ve Toplumsal bütünleşmenin Güçlendirilmesi yasası orada sonuç olarak yazılıydı.
Sırrı Süreyya Önder'in yemin billah ederek "hiç bir pazarlık yok" dediği paketti.
O pakette neler vardı?
*PKK-KCK silahlarını bırakacak ve silahlı mücadeleye son verecek
*PKK*KCK bağlı olduğu örgütleriyle birlikte kendisini feshedecek
*Hiç bir hak ve statü istenmeyecek
*Yöneticiler sürgüne, diğerleri ceza dirimleri ile gelip teslim olacak
*Herşey sivil partide birleşecek vb vb
Özü itibariyle ayrıntıları ile birlikte paket bunu kapsıyor.
Bese Hozat; şerefsiz ve alçakça bir teklif yapılıyor gibisinden karşı çıkan bir açıklama yaptı.
Karasu, bu teslimiyet dayatmasıdır dedi
Murat Karayılan vb açıklamarıyla karşı çıktılar.
5 Ağustosta Bahçeli, Öcalan silahları bıraktırsın, PKK yi feshedsin, gelsin mecliste konuşsun vb konuşmalar yaptı.
Öcalan, İmralı Heyeti, devletin sunduğu telefonlar vb kullanarak devreye girdi.
Onlara küfürler ve tehditler etti. Zaaflarını kullandı, beraber yapılan kirli işleri vb hatırlattı, çıkar TV'de sizi teşhir ederim vb söyledi.
Neticede örgüt elinde olanlarla Öcalan'a teslim oldular.
27 Şubat açıklaması bütün Kurdi ve Kürdistan'i amaçların sonu oldu.
Öcalan, Erdoğan ve Bahçelinin sunduğu paradigmaya katıldı.
Kürdistan'a devlet, federasyon, özerklik ve hatta kültüralist çözümlerin olmayacağını açıklayarak, silahlı mücedelenin bırakılması, PKK'nin bağlı olduğu örgütleriyle birlikte feshedilmesi çağrısı yaptı.
Kandil ayak fazla diretmedi. Teslimiyet, onursuzluk dediği pakete katıldı. Öcalan açıklamasının manifesto olduğunu söyledi.
Kürdistan'a tamamen elveda ettiler.
Silahları bırakacaklarını, kendilerini feshedeceklerini kongre kararıyla onayladılar.
Pratik görevleri Öcalan'a devrettiler.
Kendi siyasi cenazelerini kendi elleriyle onlara kaldırttılar.
En son Kök yasa veya çerçeveye yasa çıkmak istenirken laf olsun diye 8 maddelik görüş söylediler.
Onları dinleyen yoktu.
Bu bir devlet projesiydi.
Başında Erdoğan ve Bahçeli var, yapmak istenileni MİT aracılığıyla Öcalan'a onaylatıyorlar.
Öcalan bunları alıp kendi görüşleri imiş gibi PKK_KCK'ye gönderiyor.
Ve kabul ettiriyor.
İşin gerçeği budur.
Devlet politikası Öcalan görüş ve kararı oluyor
Geri kalan Kandil, DEM ve herkes buna biat ediyor.
Nelerin döndüğünden çoğunun bilgisi ve haberi yoktur.
Öcalan'a güveniyoruz diyerek her zokkayı yutuyorlar.
Masa yok.
Erdoğan ve Bahçeli ve devlet var, Öcalan devreye konulan kontrol gücü, ve işlerini yürütüyorlar.
Bu pakettin son halkasına gelmiş bulunuyoruz.
Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmeyi Güçlendirme yasasını Türk meclisi kararlaştırdı.
Paket, MGK kararından sonra uygulamaya konulacak.
Silahların bırakılması, PKK_KCK nin bütün bağlı örgütleriyle tasfiye edilmesi, kalkması ile birlikte yasa yürürlüğe giriyor.
İşte PAKET'in sonuna geldik.
Bununla dosya kapatılacak
Beklenti, temenni ve hayal satanların posizyonunu sonra yazacağım.
Şimdiye kadar yapılan bir program ve plan çerçevesinde yapıldı.
Bazı aksamalar olsa bile tıkır tıkır işliyor.
Belki de daha sonra "alın Öcalan'ı, imzalayın yeni anayasayı diyecekler"
DEM kongresinden sonra muhtemelen tasfiye edilecek bütün örgütlerin yerine geçecek Demokratik Cumhuriyet Partisi kurulacak.
KCK İmralı'da kuruldu.
Sahte komünist partisi gibi, belkide sahte "Kürt" partisi İmralı'dan kurulacak.
Devletin izni ve onayıyla.
@AbdullahIncekan Kurdên li diasporayê, çawa bikaribin ji xeyrê partî û ideolojiyan rexistinan çebikin?
Wek mizgeft, wek mala çand û hünerên Kurdî, wek dersa zimanê Kurdi li mekteban...
"Ben bugün Kürt ulusal davası için hiçbir şey yapamıyorum" demeyin.
Sahada, reelde bir şey yapamıyorsanız bile sosyal medyada yapabileceğiniz çok şey var. Bir içerik paylaşabilirsiniz veya onu da yapamıyorsanız Kürdî-Kürdistanî çizgide içerik üreten birinin içeriklerini paylaşabilir, beğenebilir, yorum yapabilir veya başkasına gönderebilirsiniz.
Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Ama binlerce insan yaptığında büyük bir güce dönüşür. Bir paylaşım, hiç tanımadığınız bir insana ulaşabilir ve onun düşüncesini değiştirebilir.
Sosyal medyanın gücünü hafife almayın.
Reelde bir şey yapamıyorsan, burada yap.
#kurd #kurdistan #sosyalmedya #کورد #کوردستان
Seni mert olmaya ve iddianı ispat etmeye davet ediyorum Ruşen Çakır!
Sürece karşı olduğunu iddia ettiğin tek bir muhalif Kürt ile yayın yapmadan/yapamadan, aylardır tek taraflı bakış açınla algı yapıyorsun!..
Seni mert olmaya, Kürt muhalif kesimlerinden tek bir kişinin Pkk'nin feshi sürecine/Pkk'nin silah bırakmasına karşı olduğunu ispat etmeye davet ediyorum.
Hodri meydan!.. @cakir_rusen
Beyefendi hanutçuluk yapıyor. İfade Ermenice’den gelir; խանութ dükkan demektir. Hanutçu ise Kapalıçarşı vb yerlerde dükkana müşteri çekmek için etrafdaki turiste, gelip geçene dil döken, atraksiyon yapan kişidir. Böyle dükkana böyle hanutçu!
@seyitxankurd Yaw, apoci değilim,
Bir soru soracağım:
Bu pkk'lilerin ailelerini, sempatizanlarini ne yapacagiz?
Bunlar da sonuçta Kürt değil mi?
Kürtlükten kovacak miyiz?
@jindaraxe@Reberware Yaw Jîndar, dev ji vê "argument"ê berde.
Kurdekî ku demeke jîyana xwe de piştgirî nedabe pkkê heye gelo? Şaşî be jî, ji bo xatirê Kurdistanê her kesî anegorî kuweta xwe piştgirî dayê.
Herkes wek te ji "qalu bela"yê virde nizanibû ku pkk dijminê Kurdayetîyê ye!
Eşkıyaya Bile Verilen Af PKK’ye Verilmedi: Teslimiyetin Hukuki Rejimi
Türk devleti, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca PKK’yi “eşkıya” olarak adlandırdı. Bugün ise Öcalan’ın tam teslimiyet ve işbirliği çizgisi sayesinde örgüt, yalnızca söylem düzeyinde değil, hukuken de eşkıya statüsüne indirgeniyor. Hatta Türk Meclisi’ne sunulan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” dikkatle incelendiğinde, başka devletlerin gerçek eşkıya, haydut, korsan ve uyuşturucu kartellerine sunduğu koşulların PKK’ye dayatılanlardan çok daha elverişli olduğu görülüyor.
Bu teklif kesinlikle bir af yasası değildir. Nitekim genel gerekçesinde de mahkûmiyet hükümlerinin kaldırılmadığı, suçların hukuki niteliğinin değiştirilmediği ve cezai sorumluluğun sona erdirilmediği açıkça belirtilmektedir. Soruşturmalar, kovuşturmalar ve kesinleşmiş cezalar bütün hukuki sonuçlarıyla varlığını korumakta; yalnızca beş veya on yıl süreyle askıya alınmaktadır.
Üstelik bu askıya alma işlemi kendiliğinden de gerçekleşmemektedir. Öncelikle PKK/KCK’nin ve bağlantılı tüm yapıların fiilî varlığına tamamen son verdiği ve kontrolündeki bütün silahları teslim ettiği, Türk devletinin güvenlik kurumlarınca tespit edilecektir. Ardından Türk Millî Güvenlik Kurulu (MGK) bu tespiti teyit edecek ve karar Türk devletinin Resmî Gazetesi’nde yayımlanacaktır. Bireylerin ise altı ay içinde yazılı olarak başvurmaları gerekmektedir. Tutukluluk ve adli kontrol tedbirleri bile otomatik olarak kaldırılmayacak; Türk yargı mercileri tarafından yeniden “değerlendirilecektir.”
Yani anlayacağınız, PKK’den sadece öyle kibarca silah bırakması falan değil, Yüce 'Serok' Bahçeli Hazretleri’nin o ilk yüce fermanı doğrultusunda buharlaşıp örgütsel varlığına 'kayıtsız şartsız' son vermesi bekleniyor. Ne kadar da makul ve mütevazı bir talep!
Buna karşılık yüce Türk devletinin lütfedip sunduğu teklif ne mi? Tabii ki koca bir eşkıyalaştırma! Siyasal statü, kolektif hak, anayasal güvence, yerinden yönetim, anadil veya Kürdün fiziksel varlığını tanımak gibi 'lüks ve gereksiz' teferruatlara hiç girilmemiş bile; ne gerek var canım? Zaten Kürt milleti bu metne göre adeta bir halüsinasyon. Metnin kurgusu tam bir başyapıt: Sahnede tek bir şanlı özne var, o da Türk devleti; geri kalan her şey sadece tasfiye edilecek, üzerine basılıp geçilecek bir 'nesne'. Gerçekten eşitlik ve çözüm tarihine altın harflerle geçecek bir şaheser!
Dahası, örgüt faaliyeti kapsamında işlendiği kabul edilen kasten öldürme suçları bütünüyle kapsam dışında bırakılmaktadır. 1 Haziran 2005’ten önce işlenmiş ve müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren diğer suçlar da bu düzenlemeden yararlanamamaktadır. Mal varlıklarına ilişkin müsadere hükümleri uygulanmaya devam edecek; dosyalar ve deliller beş veya on yıl boyunca muhafaza edilecek ve zamanaşımı işlemeyecektir. Bu süre zarfında yeni bir “terör suçu” işlendiğine hükmedilirse bütün dosyalar yeniden açılacak ve ertelenen cezaların infazına derhal devam edilecektir.
Dolayısıyla bu düzenleme doğrudan bir af değil, geciktirilmiş ve her an geri alınabilir bir tür koşullu tasfiyedir. Kişi ancak beş veya on yıl boyunca Türk devletinin belirlediği sınırlar içinde kalırsa soruşturması kapatılacak, davası düşürülecek veya cezası infaz edilmiş sayılacaktır. Başka bir deyişle özgürlük, anında tanınan bir hak değil, yıllarca sürecek siyasal ve cezai denetim karşılığında elde edilebilecek koşullu bir devlet lütfudur.
Gerçek Eşkıyalara Sunulan Koşullar
Karşılaştırma son derece çarpıcıdır. Nijerya devleti, 2009’da Nijer Deltası’ndaki siyasi talepleri bulunan ancak petrol hırsızlığı, adam kaçırma, sabotaj ve haraççılık gibi örgütlü suç faaliyetleriyle de bağlantılı silahlı gruplara, silahlarını teslim edip silahlı mücadeleden vazgeçmeleri karşılığında doğrudan başkanlık affı sunmuştur. Resmî olarak “koşulsuz af” diye tanımlanan bu düzenleme, silahların teslimi ve silahlı mücadeleden vazgeçildiğine ilişkin belgenin imzalanmasıyla yürürlüğe girmiştir. Haklarında devam eden kovuşturmalar da affın kapsamına alınmıştır. Ayrıca binlerce militan mali destek, eğitim ve topluma yeniden katılım programlarından yararlandırılmıştır.
Nijerya’nın Zamfara eyaletinde adam kaçırma, hayvan hırsızlığı, silah kaçakçılığı, gasp ve cinayetle geçinen silahlı haydutlara, silahlarını teslim etmeleri karşılığında kovuşturma dokunulmazlığı, maddi destek, rehabilitasyon ve iskân imkânları verilmiştir.
Myanmar’da dünyanın en büyük eroin kartellerinden birini yöneten Khun Sa, 1996’da ordusunu dağıtıp Myanmar devletine teslim olduğunda yargılanmamış, Amerika Birleşik Devletleri’ne iade edilmemiş, servetinin önemli bir bölümünü korumuş ve Yangon’da özgür bir iş insanı olarak yaşamaya devam etmiştir. Bu, resmî ve şeffaf bir af olmasa da fiilen son derece geniş bir dokunulmazlıktır.
Somali hükümeti, 2013’te korsan çetelerinin alt kademelerine korsanlığı bırakmaları karşılığında af ve alternatif geçim imkânları önermiştir. Kolombiya devleti, Medellín Karteli mensuplarına dahi teslim olmaları karşılığında ceza indirimi ve ABD’ye iade edilmeme güvencesi sunmuştur. Hindistan’da yüzlerce Chambal eşkıyası yargılanmış olsa da idamdan korunmuş, açık cezaevlerine yerleştirilmiş; tarımsal faaliyet, mesleki eğitim ve topluma yeniden katılım imkânlarından yararlandırılmıştır.
Bu örneklerin hiçbiri PKK ile özdeşleştirilemez. PKK, ortaya çıkış nedenleri ve toplumsal zemini itibarıyla sıradan bir çıkar veya suç örgütü falan değildir. Bugün, ortadaki o kaba haysiyetsizliğe bakın ki, lideri bile çıkıp kendi deyimiyle '60 milyon Kürdün önderi' olduğunu ve hepsini yüce Türk devletine bağlayacağını iddia edebiliyor.
Tam da bu yüzden ortaya çıkan tablo çok daha trajiktir: Dünyanın dört bir yanında gerçek haydutlara, uyuşturucu baronlarına ve azılı korsanlara bile doğrudan af, dokunulmazlık, ceza indirimi, rehabilitasyon ve maddi güvence altın tepside sunulurken; Kürt meselesi gibi koskoca tarihsel ve siyasal bir çatışmanın silahlı tarafına bunların kırıntısı bile çok görülmektedir.
Nijer Deltası ve Zamfara düzenlemeleri bile, PKK’ye lütfedilen o 'muhteşem' tekliften açık ara daha cömerttir. Bir uyuşturucu baronu olan Khun Sa’nın kişisel durumu, PKK yöneticileri ve o çok bahsedilen 'sayın önderliği' için öngörülen karanlık tablodan katbekat elverişlidir. Somali korsanlarına (evet, bildiğimiz deniz korsanlarına!) yönelik teklif, lider kadroyu dışarıda bıraksa bile, kapsama girenler için çok daha doğrudan ve net bir af içerir. Medellín Karteli ve Chambal eşkıyalarının örnekleri tam bir af olmasa da, onlarda dahi ceza indirimi, idamdan korunma, iade edilmeme veya somut rehabilitasyon gibi 'insani' güvenceler mevcuttur.
Gelgelelim 'yüce Türk devletinin' dillere destan teklifine... Bu teklifte bırakın Kürt milletini, bireyleri bile insan yerine koymak ne haddimize! Öcalan ve örgütüne hukuki ve siyasal bir statü vermek şöyle dursun, onlara ancak 'eşkıya' muamelesi layık görülüyor. Dahası, Öcalan'ın işbirlikçi tutumu da kullanılarak Kürdün o tarihsel ve siyasal mücadelesi basit bir 'terör' meselesine indirgeniyor; PKK üzerinden Kürt ulusun talepleri ibretlik bir eşkıyalık hikayesine dönüştürülüyor. Hâl böyleyken, bireyler için dişe dokunur, kapsamlı bir topluma dönüş programı falan beklemek zaten hayal. Yani yine bolca hamaset, yine koca bir sıfır!
Öcalan’ın 1999’da Verdiği Sözün Hukukileştirilmesi
Elbette bu acınası tablo bir tesadüf falan değildir. Öcalan, ta 1999’daki o meşhur sorgusunda PKK’yi 'yüce' Türk devleti için zararsız, uysal ve pek kullanışlı bir aparata dönüştürmeyi bizzat teklif etmişti zaten. Yayımlanan o ibretlik sorgu kayıtlarında geçen; '60 milyon Kürdü bir mimar edasıyla Türkiye’ye bağlayacağım' ve 'Kafkasya’da, İran’da sizin taşeronunuz olacağım' şeklindeki o 'gurur verici' sözler, sadece o günün değil, sonraki yirmi altı yıllık teslimiyet çizgisinin de adeta özlü bir manifestosudur.
Bu 'muazzam' program, 27 Şubat 2025 bildirgesinde en açık, en çıplak haline ulaşmıştır. Öcalan, PKK’nin “anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara” düştüğünü buyurarak, örgüte adeta dükkanı kapatıp kendini feshetme ve silah bırakma çağrısında bulunmuştur. Sadece bununla da yetinmemiş; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve siyasi statüyü geçtik, en basit 'kültürel haklara' dayalı çözüm arayışlarını bile büyük bir şevkle aforoz edip mahkûm etmiştir. Hâl böyleyken insan sormadan edemiyor: Bütün bu pespayeliğin, İsmet İnönü’nün o meşhur “Vazifemiz, bu vatan içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır” sözünden zerre kadar farkı var mı?
Bugünkü yasa teklifi, işte bu teslimiyetin hukuki rejimidir.
Bu rehineliğin hukukudur.
Örgüt tasfiye ediliyor; fakat mensupları özgür yurttaşlara değil, davranışları yıllarca gözetlenecek koşullu tebaalara dönüştürülüyor. Türk devletinin geniş biçimde tanımladığı “terör suçlarından” yeni birinin işlendiğine hükmedilmesi halinde, geçmiş dosyaların yeniden açılması tehdidi altında tutuluyorlar. Böyle bir yapıdan bağımsız bir siyasal irade doğamaz. Bu yapı ancak, kendisine özgürlük vaadinde bulunan Türk devletinin bölgesel ihtiyaçlarına göre yönlendirilebilecek bir insan ve örgüt ağına dönüşebilir. Öcalan'in “taşeronluk” vaadinin maddi zemini de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır.
Türk Devleti Adım Atmadı” Diyenlere: Alın Size Adım!
27 Şubat 2025 bildirgesinden beri o malum 'Abevi' tarikatının müritleri koro halinde “Türk devleti henüz adım atmadı” diye mırıldanıp duruyordu. Şükürler olsun, sonunda o yüce Türk devletinin attığı 'muazzam' adıma da tanıklık ettik! Yüce 'Serok' Bahçeli buyurdu, 'sayın önderlik' de kulluk hakkını eksiksiz yerine getirip PKK’nin kayıtsız şartsız tasfiyesini onayladı; böylece örgüt mensuplarını yıllarca Türk ceza hukukunun o şefkatli (hani şu PKK’li akademisyenlerin pek bir sevdiği o meşhur devlet şefkati!) kollarına rehin bırakan bu şahane düzenleme ortaya çıktı.
Buna rağmen PKK’nin o çok bilmiş akademik müritlerinin ve kadrolu politik yorumcularının, bu ağır aşağılanmanın içinden yine nasıl bir 'hermenötik' meal ve mucizevi ilmi(!) açıklamalar çıkarıp önümüze koyacaklarını inanın merakla bekliyorum. Şimdiden “Bu daha ilk adımdır, arkası gelecektir” masallarıyla, metinde zerre kadar bulunmayan o ulu demokratik vaatleri zorla metne yamamaya uğraşıyorlar. Oysa Türk yasa teklifinin kendisi tokat gibi nettir: Yüce devlet PKK’yi bir müzakere tarafı falan olarak muhatap almamakta; onu sadece kökünden kazınacak sıradan bir suç örgütü olarak tanımlamaktadır. Kürt milletini ise çözümün kurucu bir öznesi olarak değil, devletin o meşhur “toplumsal bütünleşme” (siz onu asimilasyon diye okuyun) siyaseti tenceresinde eritilecek sıradan bir kalabalık olarak görmektedir.
Elli yıllık hamasi 'eşkıya' söylemi, Öcalan’ın o destansı işbirlikçi çizgisi sayesinde nihayet kusursuz bir hukuki gerçekliğe dönüştü; üstelik dünyanın en azılı uyuşturucu kartellerine bile sunulan ufacık bir affın dahi çok görüldüğü zavallı bir eşkıyalık statüsüyle! Öcalan sadece örgütü 'anlamsızlaştırmakla' kalmadı; Kürtlerin siyasal taleplerini devletin iki dudağı arasına hapsedilmiş kullanışlı bir aparata çevirdi. Kısacası; allanıp pullanan bu yasa teklifi bir 'barış adımı' falan değil, düpedüz bu tarihsel tasfiyenin ve taşeronlaştırma projesinin kapı gibi tescil belgesidir.
Öyle bir şey isteyen yok.
Sadece
"yıllardır Kürtlerin bu kadar kaynaklarını harcadınız, bari dogru dürüst diplomasi ve pazarlıkla harcadiklariniz karşılığında Kürtlere bir hak talep etseydiniz."
diyoruz.