"Paranın sana saglayacağı en büyük güç, ihtişamlı bir lüks değil; çıkarlarına ters düşen her masadan hiç tereddüt etmeden kalkıp gidebilme özgürlüğüdür."
— Niccolo Machiavelli
Hayattaki en büyük yaşam derslerinden biri:
Artık kimsenin gitmesinden korkmamak. Gideni durdurmamak.
Kendini bulan ruh,
Yalnız kalmamak adına artık katlanmayı seçmez.
Okudunuz mu bilmiyorum ama Gazap Üzümleri’nde şöyle bir cümle geçer: “Ancak yeni doğan bir bebek baştan başlayabilir. Sen, ben… Biz artık geçmiş zamanız.” Geçmişi silmeye çalışma; onu kabul et,anlamlandır ve ondan ders al. Gerçek başlangıç,unutmak değil; bilinçle devam etmektir.
Sizi sevmezler çünkü çok zekisiniz. Soru soran, sorgulayan, kandırılamayan biri olmak rahatsız eder onları. Onlara sadece başını eğen, her şeye “tamam” diyen, düşünmeyen biri lazım. Zeka, onların kurduğu düzende tehlikedir.
Geri dönmeyen yıllarım…
Şimdi içimde tuzlu bir deniz gibi kabarıyor.
Ne tam dinebiliyorlar,
ne tamamen yok oluyorlar.
Bazı geceler insan geçmişi özlemez aslında;
geçmişte kaybettiği kendisini arar.
Ve ben şimdi,
adını koyamadığım bir bilinmezliğin içinde
gelgitler arasında sürükleniyorum.
Bir kıyıya vuruyorum,
bir karanlığa çekiliyorum.
Med-cezirlerin intikamı bu belki de.
Zamanında susturduğun duyguların
yıllar sonra kapını kırarak geri dönmesi.
Unuttum sandığın bakışların,
bir şarkıda ansızın boğazına düğümlenmesi.
İnsan gençken acının geçeceğini sanıyor.
Geçmiyor.
Sadece şekil değiştiriyor.
Bazı hatıralar yara olmuyor artık;
iklim oluyor.
Nereye gitsen içine yağıyorlar.
Ve İstanbul…
Gece olunca eski bir fotoğraf gibi soluyor.
Vapurlar geçiyor, insanlar dağılıyor,
ama insanın içindeki o eksik sandalye hâlâ boş duruyor.
Belki de büyümek budur;
geri dönmeyecek şeylerin yasını tutmayı öğrenmek.
Sessizce.
Kimseye göstermeden.
Bir sigara dumanı gibi kendi içine çöke çöke.
31 Mayıs gecesi İstanbul’un üstüne kızıl bir hayvan çökecek sanki.
Adı: Antares.
Göğün kalbinde sigara söndüren eski bir tanrı gibi bakacak dünyaya.
Ve insanlar o gece birbirlerini sevmeyecek aslında.
Birbirlerinin yarasına saldıracak.
Çünkü bazı aşklar öpüşerek bitmez.
Bazıları ekran görüntüsüyle biter.
Bazıları hastane koridorunda.
Bazıları bir “çevrimiçi” yazısına bakarken.
Bazıları da sevişirken bile çoktan ölmüştür.
Antares Dolunayı geliyor.
Şehirde garip bir elektrik olacak.
Kadınlar bir anda susacak.
Erkekler sebepsiz öfkelenip gece araba sürecek.
Birileri bara gidip “iyiyim” diyecek.
Birileri tuvalette gizlice ağlayacak.
Birileri eski sevgilisinin yeni sevgilisini stalk’layıp kendi ruhunu parçalayacak.
Çünkü bu Dolunay hakikati nazikçe anlatmaz.
Yüzüne şişeyle vurur.
Ve herkesin içinde sakladığı o küçük savaş ortaya çıkar:
“Beni neden sevmedin?”
“Beni neden seçmedin?”
“Ben sana ne yaptım?”
Ama cevap gelmez.
Sadece gökyüzü büyür.
Sadece alkol ağırlaşır.
Sadece sigara daha yavaş yanar.
Antares biraz da şudur çünkü:
İnsan kendi karanlığını yıldız sanır.
O gece birçok kişi yanlış insanı arayacak.
Yanlış yatağa dönecek.
Yanlış mesajı atacak.
Yanlış gururu savunacak.
Sonra sabah olacak.
Telefonun ekranında yarım kalmış bir kavga duracak.
Küllük dolu olacak.
Kalp boş.
Ve insan bazen en büyük felaketin terk edilmek olmadığını anlayacak.
Bazı insanlar vardır çünkü…
gitmezler.
İçinde kalırlar.
Kime hayatını adıyorsa insan, hayat da sonunda onunla sınıyor. En büyük sınavı oluyor. Özünü unutanı sevmiyor hayat, adanmışlığı alıyor duvardan duvara vuruyor. Kurtarıcıyı alıyor, kızgın ateşlerde dağlıyor. Çünkü kendini adayan kurtarıcı, hayatın planını bozuyor.
Hayat dediğiniz şey bazen
üstüne sigara külü dökülmüş bir hastane koridorudur.Kimse kimsenin değil artık.
Herkes birbirinin travmasına biraz yatak,
biraz alkol,
biraz gece oluyor.Sonra sabah.Bir bakıyorsun;
“ruh eşiğim” diyen kadın
seni engellemiş.
“ölene kadar severim” diyen adam
başkasının dudağında uyuyor.İnsan mezarlıkta çürümüyor sadece.
Bir mesajın “görüldü”sünde de çürüyor.
Cevap gelmeyen gecelerde.
Lavaboda unutulmuş diş fırçalarında.
Yabancılaşmış bir parfüm kokusunda.
Birlikte alınmış bardakların tek kişilik https://t.co/4Y2XONbDlc herkes bir gün gidiyor.
Öyle büyük vedalarla falan değil.
Sessizce.
Ceketini sandalyeye bırakıp sigara almaya çıkmış biri gibi.Hayat dediğin şey biraz da toplu terk edilme hissi zaten.Kendimize “ev” dediğimiz insanlar
aslında geçici sığınak.
Kimse kimsenin yuvası değil.
En fazla birkaç yıl
birbirimizin cehennemine battaniye oluyoruz.Sonra aşk bitiyor.
Saygı bitiyor.
Merhamet bitiyor.Bir tek hafıza kalıyor geriye;
gece üçte ansızın mideye giren o paslı bıçak https://t.co/euXhBNfOW5 en korkuncu ne biliyor musun?İnsan zamanla acıya bile alışıyor.
Bir süre sonra kalp kırılması değil de
günlük rutinin oluyor.Kahve içiyorsun.
Şarkı değiştiriyorsun.
Story atıyorsun.
Gülümsüyorsun.İçinde küçük bir mezarlık taşıyarak.
Her şey hemen olsun istiyoruz. Hemen iyileşelim, hemen şimdi mutlu olalım, bir an önce varalım istiyoruz. Sabırsız ruhların çağı bu. Aceleci, telaşlı ve kendine yabancı. Oysa görmenin ve hissetmenin bir ritmi var. Hızlandıkça bulanıklaşır, yavaşladıkça netleşirsiniz.
İnsan acı veren gerçeklikten kaçmak için ne yapar bilir misin? Gerçeği tatlı yalanlarla, düşlerle ve yanılsamalarla süsler. Sonra da buna 'Yok ki öyle bir şey!' der. Bir gün gerçeğe uyanmasının adı da travma olur.
Kedileri bu kadar sevmemizin nedeni sevgi kara deliği olmaları. Kendilerinin sevgiye değer olduklarını biliyorlar. O yüzden sonsuza kadar sevebiliyorsun. İstediğin kadar sev izin verirler. Bizim en büyük eksikliğimiz bu. Sevgiye değer olduğumuza inanamadığımızda ondan korkuyoruz