68 ve 78 kuşağı İlkokulda iken söyler ve radyodan dinlerdik...
Bu güzel marşı artık maalesef ki hiç duyamıyoruz..!
Çünkü bazı mısraları, bazılarına tokat gibi geliyor!...
Bu hafta;
Zafer Haftası...❤️🇹🇷❤️
Kutlu olsun..
Bembeyaz bir kuzu ve onu parçalamak üzere olan yedi aç kurt..
kurtların dişleri ete çoktan saplanmış durumda.
ama ortada tek bir damla bile kan yok.
kuzu en ufak bir direniş göstermiyor.
Gözleri kapalı ve her şeyden tamamen kopmuş bir sükunet içinde.
Çünkü başının arkasında parlayan altın bir hale var.
bu sıradan bir av sahnesi değil.
Konstantin Korobov bu esere "Agnus" adını verdi.
latince kökeniyle Tanrı'nın Kuzusu.
dünyadaki tüm saflığın, masumiyetin ve fedakârlığın fiziksel bedene bürünmüş hali.
etrafını saran kurtların sayısı basit bir tesadüf değil.
tam yedi taneler ve her biri yedi ölümcül günahtan birini temsil ediyor.
öfke, hırs, kıskançlık, açgözlülük, kibir, şehvet ve oburluk.
bunlar saf ve temiz olan her şeye saldırmak için programlanmış karanlığın ta kendisi.
ama sağdaki kurdun yüzüne çok dikkatli bakmak gerekiyor.
diğerlerinin aksine onun bakışlarında vahşi bir öfke yok.
gözlerinde çok derin bir tereddüt ve sessiz bir pişmanlık okunuyor.
karanlığın tam ortasında acı çekerek titreyen bir vicdan gibi.
kurtlar sadece fiziksel bedene diş geçirebilir.
ruha asla dokunamazlar.
kuzunun yüzünde korku ya da acı olmamasının tek nedeni bu.
huzuru hep kendi içinde taşıyor.
bu tablo bize kendi gerçekliğimizle ilgili çok sert bir aynalama yapıyor.
bu dünyada saf ve iyi kalmak insanı her zaman bir hedefe dönüştürür.
hayatın boyunca etrafın kurtlarla çevrili olacak.
Ama asıl mesele hayatta kalmak için onlardan birine dönüşmek değil.
Asıl mesele kurtların arasında bir kuzu olarak kalabilme iradesini gösterebilmek.
Geçenlerde bu tabloya iyice yakından bakarken aklımı başımdan alan bir şey fark ettim.
Hepimiz onu yıllarca "Kur'an Okuyan Kız" olarak tanıdık.
oysa işin aslı, Osman Hamdi Bey bu tabloya asla böyle bir isim vermedi..
bu isim tamamen sonradan uyduruldu.
Tabloyu kataloglayanlar ahşap bir rahle ve açık duran büyük bir kitap gördüklerinde ezbere bir mantık yürüttüler.
Rahlede duran kitap olsa olsa Kur'an olur dediler ve isim böylece yapışıp kaldı.
fakat tablodaki o açık kitaba gerçekten yaklaştığınızda devasa bir illüzyon çöküyor.
Sayfadaki yazılar ta'lik hattıyla yazılmış.
İslam sanatında Kur'an asla bu yazıyla yazılmaz.
Osman Hamdi araştırmacısı Prof. Edhem Eldem bu metni incelediğinde tablonun asıl şifresi gün yüzüne çıktı.
Sayfada Farsça "az ān" gibi kelimeler vardı.
Çok daha çılgın olan detay ise ressamın metnin tam içine Arap harfleriyle kendi adını, yani "Hamdi" kelimesini gizlemiş olmasıydı.
Sol altta ise halının hemen üzerinde tablonun en net yazısı olan Latin harfleriyle atılmış "O.Hamdy Bey. 1880" imzası duruyordu.
Bu eserin dehasını anlamak için Avrupa'nın o dönemki oryantalist bakış açısını bilmek gerekiyor.
Osman Hamdi'nin Paris'teki hocası Gérôme ve dönemin Avrupalı ressamları, doğulu kadınları hep haremde, uzanmış, soyunmuş ve izleyiciye bakan birer obje olarak çizerdi.
Avrupalı alıcıların Osmanlı tablosundan tek beklentisi de buydu.
Osman Hamdi bu beklentiyi aldı ve darmadağın etti.
Kadını giydirdi, sırtı dimdik bir şekilde oturttu ve eline bir kitap verdi.
Üstelik kadının giydiği elbisenin kesimi ve kumaşı doğrudan Avrupa modasındandı.
Başı açıktı, turuncu başlığı sıradan bir gündelik anı yansıtacak şekilde arkaya atılmıştı.
Baktığımız şey bir ibadet anı değil, tamamen entelektüel ve sıradan bir okuma seansıydı.
Mekanın kendisi bile bir kurgudan ibaret.
Arkadaki o büyüleyici oda aslında gerçekte yok.
Ressam orayı Memlük ve Osmanlı yapılarının fotoğraflarını birleştirerek kendi zihninde inşa etmiş.
Biz bu şaheseri yıllarca sadece ucuz baskılarından tanıdık.
Çünkü tablo 1976'da Londra'da satıldıktan sonra tam 43 yıl boyunca İngiliz bir ailenin evinde dış dünyadan uzakta yaşadı.
Ta ki 2019 yılında bir müzayedede tahminlerin sekiz katına çıkarak 6 milyon sterlinin üzerinde rekor bir fiyata Malezya İslam Sanatları Müzesi'ne satılana kadar.
Avrupalı alıcılar haremde uzanan çaresiz bir figür görmeyi beklerken karşılarında tüm asaletini kuşanmış ve kendi dünyasına dalmış bir kadın buldular.
bazen en büyük devrimler, sadece dik oturup sessizce okuyarak yapılır.
Ege’li olmak ne demek?
Fasulye yerine börülceyi tercih etmektir mesela. Otlu gözleme yapmak; hangi gün hangi kasabada pazar kurulduğunu bilmek; motosiklete atlayıp pazara, denize, zeytinliğe gitmektir.
Bakla favanın sadece bir rakı mezesi olmadığının farkında olmaktır. Zeytinyağını yağ değil mahsul saymak; yeni sıkılmış yağın acılığını, yakıcılığını konuşmak; “bizim yağ bu sene çok güzel oldu” cümlesini büyük bir ciddiyetle kurmaktır.
Zeytin hasadını senenin en önemli dönemlerinden biri olarak yaşamak ve bütün yıl biraz da ona hazırlanmak demektir. İncirin, üzümün, enginarın, domatesin zamanını bilmek; mevsimi dışında önüne konduğunda pek yüz vermemektir.
Envai çeşit otu tanımak, hangisinin haşlanacağını, hangisinin kavrulacağını, hangisine yumurta kırılacağını bilmek; ama bütün bunlardan dolayı otobur sanılırken kokoreçten kelle söğüşe ne kadar sakatat varsa sevmektir.
Sabah güneş yükselmeden kalkıp dolmasını yapmak için kabak çiçeği toplamaktır. Bamyanın zeytinyağlısını da kızartmasını da sevmektir. Düğünde, hayırda keşkek dövmek; bir vesile bulup lokma dökmek ve tanıdık tanımadık herkese dağıtmaktır.
Oğlak, keçi beslemek; tepelere çıkıp incir toplamaktır. Biraz Yörük gibi olmak, biraz efelik taslamaktır.
Pazar günü çoluğu çocuğu toplayıp denize gitmektir. “Yüzmeye” değil, denize. Çünkü deniz bir faaliyet değil, günün kendisidir.
Rüzgârı adıyla bilmektir. Poyrazı yüzünde, lodusu havanın ağırlığında hissetmek; öğle sıcağında gölgeyi dünyanın en kıymetli mülkü saymaktır.
Ve biraz rahat olmaktır Ege’li olmak. Her şeyi vaktinde yapmak ama her şeyi aceleyle yapmamak. Gerektiğinde “koyver gitsin” diyebilmek.
Belki hepsinden önemlisi şudur:
Ege’li olmak, hayatı saate göre değil biraz da mevsime, rüzgâra, denize ve mahsule göre yaşamaktır.
MUZAFFER BEYAZ’DAN İMAMOĞLU’NA: HAKKIMI HELAL EDİYORUM
Ekrem İmamoğlu, Muzaffer Beyaz’a çapraz sorguda sorular sordu.
Ekrem İmamoğlu: Peki. Şimdi babamın ismi geçiyor burada. Bir alışveriş yapıldı. Alındı, verildi, parası ödendi. Ki sizinle bizim aramızda para ilişkisi de var yani. Borç alışverişli oldu. Doğru mudur?
Muzaffer Beyaz: Doğrudur. Onları bilmiyorum Başkanım. Bu Westsideile ilgili olan konuları, ben sadece.
İmamoğlu: Burada da parası ödendi. Şimdi “biliyorum” diye demişsiniz. Bugün ama değiştirdiniz dediniz ki "bu duyumla söylediğim şeyler" dediniz. Doğru mu?
Muzaffer Beyaz: Ben ilgilenmiyorum.
Ekrem İmamoğlu: İlgilenmiyorum, duyumla ilgili söylediniz. Peki. Şimdi şunu da söylemek istiyorum. Tabii ben burada dediğim gibi, az önce de söylediğim gibi, savunmam engellendiği için anlatamadığım bir husus üzerinde de tepiniliyor. Sanki iddia makamı da her işleri malzeme arar gibi gündem yarattığı için…
Muzaffer Bey, bu konuda şöyle ifade edeyim; Meydan Yakuplu konusu biliyorsun orada çok güzel bir kültür merkezi projesi var. Bu projeyle eklentili bir yer var.
Muzaffer Beyaz: Evet.
Ekrem İmamoğlu: Ve bu aslında yani 7 bilinmeyen bir denklem değil. Çok basit bir denklem. Burada o araziyi bağışlayan yine Çuhadaroğlu. Yanındaki arazinin sahibi de Çuhadaroğlu. Doğru mudur?
Muzaffer Beyaz: Doğrudur.
Ekrem İmamoğlu: Hatta projenin birbiriyle konuşması ve orada ben bir Fatih Sultan Mehmet Kültür Merkezi açmak istediğimi ve diğer bir Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi açtık. Bir de Fatih Sultan Mehmet Kültür Merkezi açmak istediğimi, burayı da Çuhadaroğlu’yla uzlaşabilecek, yapabilecek kalitede bir firmanın olması gerektiğini istediğimi, burayı düşünür müsünüz dediğimi de hatırlıyorsunuz değil mi?
Muzaffer Beyaz: Evet.
Ekrem İmamoğlu: Ve burayı anlaştınız doğru mu?
Muzaffer Beyaz: Doğru.
Ekrem İmamoğlu: Sonra da burayı Adem Bey'e devrettiniz.
Muzaffer Beyaz: Evet.
Ekrem İmamoğlu: Bir sorun var mı burada?
Muzaffer Beyaz: Bir sorun yok. "Devret" demiştiniz, biz de devrettik.
Ekrem İmamoğlu: Hayır. Senin de o dönemde bir arzunla, burayı yapmakla ilgili bir süreçle ilgili bir yavaşlık vardı.
Muzaffer Beyaz: Evet vardı.
Ekrem İmamoğlu: Yapılmıyordu, yapılması gerekiyordu.
Muzaffer Beyaz: Evet.
Ekrem İmamoğlu: Bir ortak olsun, nasıl devrettiğinizi bilmiyorum. Ama "oturup konuşun" demiştim.
Muzaffer Beyaz: Evet.
Ekrem İmamoğlu: Değil mi?
Muzaffer Beyaz: Evet.
Ekrem İmamoğlu: Doğru mu? Zorlama var mı burada size?
Muzaffer Beyaz: Zorlama yok ama devredebilirsiniz demiştiniz Başkanım.
Ekrem İmamoğlu: Zorlama yoksa burayı devredin. Ve burası da yapıldı. Peki buradan daire alacağın var. Bana niye gelip demedin ki "benim iki tane daire alacağım var"?
Muzaffer Beyaz: Başkanım, ben size böyle şeylerle ilgili, hiçbir şeyle gelmedim.
Ekrem İmamoğlu: Adamla konuşurduk yani, alırdık değil mi?
Muzaffer Beyaz: Yok, adamda sorun yok.
Ekrem İmamoğlu: Dolayısıyla orası bitti. Şu anda orada bir proje var. Fatih Sultan Mehmet Kültür Merkezi var. Bir tarafında bu sizin de başlangıcına imza attığınız proje yapıldı. Ve orada şu anda bir kamu alanı oluşturuldu. Meydan oluşturuldu yaklaşık üç dört bin metre kadar. Bu da sizin ilk başta çizdirdiğiniz proje. Doğru mudur?
Muzaffer Beyaz: Ben yaptım…
Ekrem İmamoğlu: Yok, yaptım demedin. “Çizdirdiğimiz proje” dedin. Doğru mudur? Projenin çiziminde siz vardınız.
Muzaffer Beyaz: Onu ben çizdirdim ama meydanla ilgili ben bilmiyorum.
Ekrem İmamoğlu: Tamam. Yani bu şekilde bir ticari, insani, vicdani bir süreç yaşatıldı. Yani sizin 18 senedir diyalogumuzla, seyahatimizle… Ancak nedir? Belki siz bana gelip bana yemek ısmarlamışsınızdır veya seyahat yapmışızdır; ben size yemek ısmarlamışımdır, buradan hak geçmiştir. Doğru mudur? Başka bir hak geçmişlik olabilir mi?
Muzaffer Beyaz: Yok.
Ekrem İmamoğlu: Hakkını helal ediyor musun?
Muzaffer Beyaz: Ediyorum yani.
Ekrem İmamoğlu: Ediyorsan, benden de helal olsun. Teşekkür ediyorum.
Mabel Matiz’in yeni şarkısı Ha Leylim neden müstehcen bulunmuş olabilir acaba diye izledim. Sözlerini açtım baktım. Sonra eleştirileri seyrettim, okudum. Eleştirilere göre sarı kafa / sarı ceket adam damadın eski yavuklusu imiş ve düğünü basmış, gelinin hiçbir şeyden haberi yokmuş. Düğün bitip herkes yere serilince damatla sarı ceket karşılıklı 9/8 lik oynayarak eşcinsel ilişki göndermesi yapıyormuş.
Bu kadar yanlış bir okuma hayatımda duymadım. Doğrusu şu:
📌 Aksine damat “tam erkek”. Sarı ceket abi baby face damadın alem gecelerindeki halini simgeleyen hegemonik erkeklik alter egosu. Damat düğünde gergin ve hüzünçlü çünkü evlilik boyunduruğu altına giriyor. Ama sarı ceket erkekliğin gem vurulamayan arzularını yansıtan arketipsel bir ego ideali olarak cisimleşiyor ve bir davetli gibi düğünde “görünüyor”, damat orda dissosiyatif bir an yaşıyor ve kadim patriyarkal bilgiyi hatırlıyor: “bi dakka ya ben erkeğim evlilik beni çok da bağlamaz ki ben yine istediğimi yaparım ve toplum susar” Zaten ondan sonra bi canlanıyo farkındaysanız oynamaya başlıyor🕺🏼Düğün dernek evlendikten sonra yine alemlere akacak, karısı çoluk cocuk evde otururken o sarı ceketini giyip hovardalık yapacak, şeker ezecek. Bütün bunlara hakkı olduğu için oynuyor, oynuyor, oynuyor.
Herkesin yere serilmesi de tesadüf değil bu kolektif bir suç ortaklığını betimleyeyazıyor. Gelin boşanmak isteyince aynı bedenler doğrulup “erkeğin elinin kiri, bozma yuvanı, hepsi böyle” diyecek. O devriliş, yan yatış öğrenilmiş çaresizliğin, o toplumsal suskunluğun ve rızanın koreografik dışavurumu.
Ha şarkıya yine soruşturma açılmalı ve şarkı yasaklanmalı. Ritim çok hızlı, ben 9/8 lik ritmi o hızda oynayamıyorum. Ben oynayamıyorsam, bana kötü hissettirdi ise bence yasaklansın. Bence günaydın 🌱
Bana yazılan ve konuyla ilgili yazılan çoğu şeyi okudum (çoklar tabi, hepsine yetişememiş olabilirim)
📌Çerçeve Yasa konusuna şöyle bakmanıza dair bir öneri koyuyorum masaya:
Özel’i 2014 Soma’dan beri izliyorum. Son zamanlarda da başka eski CHP / yeni Yeni isimleri de izliyorum yakaladıkça (sonuçta hiçbirini birebir görmediğim için, röportajları ve açıklamaları birleştirmeye çalışıyorum). İmamoğlu ise apayrı bir dünya gibi duruyor, o zaten tipik bir “Ankara siyasetçisi” değil.
Yeni’nin “Ankara siyasetçileri” bildiklerinin artık işe yaramayan kısımlarını bırakıp yeni şeyler öğrenmek ve Ankara siyasetinden çıkmak zorundalar. Ya çıkacaklar ya da iktidar onları ve hayalimizdeki ülkeyi (ya da o ülkeye en yakın bir versiyonu) boğacak. Ve bunu 100 yıllık bir geçmişe ve iktidarın bütün bir devlet mekanizmasını ele geçirdiği, her sabah bir operasyona uyandığımız bir gerçekliğe rağmen yapmak için öne çıktılar. Biraz da halk tarafından arkadan itildiler. Biraz da tarih tanrıları onları ortaya attı.
Dün sabah da yazdım. Hayır da deseler Evet de deseler, iyi anlattıkları sürece desteklemeyi makul buluyorum. Kalbim “barışa evet” dese de, aklım Erdoğan’a zerre güvenmediği için “yasaya hayır” diyordu. Ama Özel Evet’ini (bence) iyi açıkladı.
Önemli kararlar duygu ile alınır, akıl o kararı nasıl bilgelikle uygulayacağını gösterir. Çoğu insan için kalbimizin pusulası barışa evet diyor. Ama aklımız ve tecrübemiz Erdoğan’a güvenilmez ve bu yol çok meşakkatli diyor.
Özel de konuşmasında bunu dedi:
(1) Barışa evet diyorum, ama aklım Erdoğan’a ve iktidara “dikkat et” diyor ve buna dikkat edeceğim, sizi de duydum ve anlıyorum mesajını bütün bir konuşma boyunca verdi.
(2) Ayrıca milletvekillerini serbest bıraktı ve tabanınıza göre karar verin dedi, yani halk referandumunu kendi imkanları dahilinde uyguladı.
Siz şu anda “ama yok, evet dediyse bu iş bitmiştir” diyorsanız, konuşmayı tekrar dinleyin, duygunuza bakın, Katıldığınız ve katılmadığınız yerleri düşünün diye önermek isterim. Buna mecbur değil kimse, bu bir seçenek, isterseniz yaparsınız.
Ben Ankara ve Erdoğan kıskacından çıkmaya çalışan “adamımızı” boğmaya çalışan bir dünyada onu yalnız bırakmayı ne insani ne mantıklı buluyorum.
Özel’in misyonu belli: Yeni’yi ayakta tutacak ve bizi iktidar olasılığı olan bir seçime ulaştıracak, tutuklu seçilmişleri unutturmayacak. Bu çok büyük bir iş zaten.
Ve Erdoğan’ın tek pusulası iktidar. Adamımızın her şeyi mükemmel, tam da istediğimiz gibi yapıp, milyonlarca insanı da memnun edip yine de bütün bu görevleri yapmasını bekliyorsak, hemen şimdi kendimize bir hobi bulalım, siyaset konuşmayı bırakalım.
Ve hayır Kılıçdaroğlu’na bence benzemiyor. Kılıçdaroğlu hiçbir başarı göstermeden sadece ona açılan mevcut krediyi kullandı. Özel ilmek ilmek o krediyi üretiyor, harcadığı zaman da oradan harcıyor. Ve Kılıçdaroğlu tarafından o da ihanete uğradı. Özel ile hiçbir siyasetçi ile olmadığımız kadar aynı gemide olabiliriz.
Velhasılı ben Özel’den razı olmaya devam ediyorum. Daha yola yeni çıkıldı. Daha çok kararlar ve bedeller olacak. Bu yolda yorulan, üzülen, kızılan biraz dinlenecek bu insani, yüksek duygulardan ve zor kararlardan kaçış yok, bedel ödenecek. Umudunuzu bir ideale bağlamak yanlış değildir, insanlık milyon yıldır böyle ilerliyor. Zaten daha ona otobüs alcez. Günaydın 🌱
Un paseo en avión, un lavado de pelo, Meryl Streep, la música de John Barry, y por supuesto, Robert Redford…
Vaya película bonita es “Memorias de África”❤️
“Giyimde edep ahlaksız olanın gözlerinden korunmak için bir kalkandır”
Halil Cibran
Ahlaksız olan ,şeytan kovalayan ahlak bekçisi kılığında her yerde dolanıyor
Kadim Kültürümüzde “Yaşamak” nedir?
Bir şaman öğretisi şöyle der:
“ Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Nehirler kendi suyunu içemez.
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez.
Güneş kendisi için ısıtmaz.
Ay kendisi için parlamaz.
Çiçekler kendileri için kokmaz.
Toprak kendisi için doğurmaz.
Rüzgar kendisi için esmez.
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz. ”
Doğanın anayasasında ilk madde şudur:
Her şey birbiri için yaşar.
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur.
Arkadaşlar hesabımız yoğun şikayet ve saldırı altında. Diğer birçok hesabın kapanması gibi hesabımız kapatılırsa Yeni Parti Gönüllüleri’nden paylaşımlara devam edeceğiz.
Takip edip paylaşarak bizlere destek olabilirsiniz.
Dayanışma!
Genel Başkanımız Özgür Özel'in sesini daha fazla kişiye ulaştırabilmesi için destek hesabını takip etmenizi rica ediyoruz.
Lütfen bu paylaşımı RT ve takip ederek destek olun. Desteğiniz bizim için çok önemli çok kıymetli.
Sevgili komşularım,
Bu sabah yanınızda olamasam da her sabah olduğu gibi bugün de aklım ve kalbim Üsküdar’ın sokaklarında.
Tüm çalışma hayatımı gözden geçirdiğimde, olmayı hak ettiğim ve hayal ettiğim yer elbette nezarethane değildi. Ama sağlığım yerinde çok şükür. Sizlerin de vermiş olduğu destekleri avukat arkadaşlarımız bana ulaştırıyor, gerçekten çok mutlu oluyorum. Sizden haber almak, destek almak moral veriyor.
En yakın zamanda görüşmek ümidi ve sevgilerimle.